4 Aralık 2017 Pazartesi

KARŞIYAKA’DAN

Törene katılacakların çoğu kendi arabasıyla gitmiş, camiye kaldırdıkları midibüste az kişiydik.

Füme cama burnumu dayadım. Açık trafikte, işinin ehli bir terzinin kumaşa daldıra çıkara işlettiği iğnesi gibi yerin bir altı bir üstünden geçerek şehrin çehresinin asıl değişime uğradığı Eskişehir yoluna saptık, devasa temel çukurları ben görmeyeli dolup yükselmiş binaların diğerlerine katıldığı çelik, cam ve beton cengelinden kuzeye döndük. Toptancıların, sanayi sitelerinin yayvan yapılarının ovasında ilerledik.

(Ateş ta dibine düşmedikçe –gerçi düştüğünde bile- dikkat ölümün, acının üzerinde kalmaz, yakınlık derecesi arttıkça açılan aralıklarla bambaşka yerlere kayar, sıçrar. Trafikte şu gidiş misali, kesintisiz algı ırmağına dalar. Ama usulca onunla, gidenle kalmayı seçebilirsin. Son bir selam olarak, kucaklaşma niyetine. Varlığına canlıların bu hoppa, bir orada bir burada aleminde son bir yer açarak, sessizlikte onunla bir olarak.)

Çok geçmeden ileride solda şimdilik boş duran boz tepeler göründü, sağda da ama oradakilerin üzeri yüksek bloklarla kaplıydı, etekleri ise herhangi bir yükseltiye artık ihtiyacı kalmamışların mezarlarıyla. Yerle birliğin sessizce uzanıp gidişi ile onlara tepeden bakan henüz hayattakilerin alemi.

İndik. Şimdiden biriken kalabalığa karıştık. Cami avlusunun tepesi, açılabilir brandalarla karmaşık bir iskelet etrafında örtülmüş, kenarlar boyunca ısıtıcılar çalışmaktaydı. Hava açık ve güneşliydi oysa, sonuna kadar da öyle kaldı. Gözüm direklerin etrafındaki ufak hoparlörlere (meşum çağrışımlar) takıldı ve cenazelerin kalkış saatleri ile destinasyonlarının belirtildiği ekranlara. Öğle namazıyla kaldırılacak on iki cenaze vardı. Dört kadın, bir çocuk, yedi erkek. Bebek Çabuk (Erkek), Mutlu Tosun (Erkek), Menevşe.. (Kadın) …

Arka tarafta banklar dolmuş, sohbetler koyuydu. Uğultu içinden tabutların sıralandığı ön tarafa ilerledik. Hayat arkadaşıyla son kez baş başa olsun isteyip önceden gelen yarım yüzyıllık komşumuzu bulduk.

Bastonuna dayanmış, sarsıla sarsıla ağlayarak yürüyordu, sessiz, için için. Diğer koluna girdim. Tabutun yanına gittik. Dörtlü sıradan ikincisi. Diğerleriyle birörnek, nihayet ölümde eşitlenmiş yüklerini boşalttıktan sonra yenilerini alacak, paralanana dek de aynı işi yapacak tabutlar.

Yakınları, arkadaşları da oradaydı. Birkaç kişi. Kocasını daha önce kaybetmiş biri abartılı bir canlılıkla, “Bak hava ne güzel, mutlu ol, kimse çamurlara batmayacak, görevimizi kolayca yerine getireceğiz!” diye avutmaya çalışırken kalın kaşlı, hatları güçlü başka bir kadın, bu kadar ağlamasının yettiğini bildirdi, kendini hasta mı etmek istiyordu, toparlanmalıydı, bak, hepimiz aynı yolun yolcusu değil miydik ?! Bırakın ağlasın demek istedim, demedim. Sırtını sıvazladım onun yerine. (“Bildiğin gibi yap, içinden taştığı gibi.”) Acısı ta derindendi, sadece kocasıyla onun arasında. Vitrinlik değil. “Tam da..” diye söze başladı, karşılaşacağı direnci kıracak takati bulamayıp neye yarar ki dercesine başını iki yana salladı, sustu.

İlk kadın yeni bir avuntu bulma umuduyla “Bak bak” dedi, “Sadece onun tabutu camlı, görüyor musun, yanına cam bir pencere yapmışlar. Sadece onun tabutunda.”

Epey sonra gelin, dedim, birazdan bizi buradan uzaklaştıracaklar, arka tarafta bekleyelim. Yanlarda boş bir iki bankta oturduk. Hoparlörlerden alçak sesle dualar, kalabalıktan da hararetli sohbet-ağıt-kahkaha ibrişimlerinden kaba dokuma kesintisiz bir uğultu dalgalanarak yükseliyordu.

Yan kapının önündeki servis arabalarında yığılı yaygılarla çabucak bir son cemaat yeri oluşturuldu. Ezan okundu. Ayakkabılar yaygıların yanına sıralandı, erkekler üzerine.

Daha arkalarda ayakta duranların tespihli, sigaralı, dizginlenmeyen iri gülüşlü öbekleri etrafında gidip gelenlerin, koşuşturan çocukların hareketi kesintisiz sürdü.

İlk kez gelenin ne satıldığını çıkaramayacağı bir hal gibiydi, mezat yeri. Panayır?

Gözüm avludan ayrılarak karşı kaldırımdaki büfelere ilerledi. Yanlarında Büyükşehir Belediyesinin bedava çay sunduğu büyük salon.



Geri döndüm, çömelen, uzanan, öne çıkan kalçalar denizine baktım. Nihayet cenaze namazı başladığında doğrulup dikilen aynı toplulukta kendini duaya kaptırmış bir genç dikkatimi çekti. Yirmilerinin sonunda, tıraşlı tepesi şimdiden açılmış. Âdeti yerine getirmenin ötesinde bir can katıyordu dudaklarının sessiz ama ateşli kıpırtısına, başını sağa, sonra sola çevirişlerine.

“Hakkınızı helal eder misiniz?”

Elbette. Döne döne. Ne hakkım olmuşsa? Ama helal olsun, helal olsun, helal olsun.

Çıktık.

Arabasını orada bırakıp bizimle gelenlerle midibüs şimdi daha doluydu. Daracık yollardan on bir diğer ahret yolcusunun trafiğine katıldık. Eski mezarların durmuş oturmuş, çiçekli, bakımlı sıralarını, köşe başı hayratlarını, anıt mezarları geçip kullanıma yeni açılan bir yamacın başında durduk. Tepeden aşağı yarım düzine bitişik düzen, dar çukur kazılmış, toprakları kenarda atılmaya, taşları üzerlerini kapamaya hazırdı. Çiğ toprak. Çiğ bir yara gibi. Çıplak. Çamur. Ölümüzü yeni deşilmişliğin teselli sunmazlığına bıraktık. Teselliyi sonradan gelmeye, kapanan mezarları örtecek çayır çimen gibi. Zamana.

Burada koşturmaca, hangi çukurun kime ait olduğunu soruşturarak birbirine karışan ölü sahipleri kalabalığının gidiş gelişi, işçilerin çabuk çabuk çalışması, mezara sırayla toprak atmaya bile fırsat tanımayan seri işlem öyle mekanik, kaba ve acayipti ki artık gözlerim dolamadı.

Dönüş yolunda bir yanda aynı atölyelerin (Huzur Mezar-Show Room, Güneş Mezar vb), avlularındaki kabir örneklerinin, yontulmuş, yontulmamış mermerlerin, seralar ve peyzaj hizmetlerinin, büyük taş blokları imalathanelerinin, diğer yanda hastalıklı çamlarla selvilerin arasından geçip ana caddeye çıktık, yaşayanların hayhuyuna karıştık.


Yakamdaki fotografı örselemeden çıkarıp buruşmayacağı bir şekilde çantama koydum, burnumu cama dayadım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder