27 Nisan 2022 Çarşamba

KISA BİR KAÇAMAK -3

Kıyısından geçerken insanın içini karabasan gibi daraltan beton çölü İzmir’e Urla’dan sonra artan trafikte hazırlanmaya başladık.

Geniş bir kordon boyu olan Güzelyalı, yolun kara tarafındaki bakımlı apartmanlarla alımlı görünüyordu. (Bu izlenimim az sonra çaylarımızı içerken düzeltilecekti. “Sen bakma öyle göründüğüne; arka tarafları yamaç ile o binalar arasına sıkışmış, ışıksız ve havasız, tıklım tıkıştır.”) Trafikle birlikte üst geçitler, yonca kavşaklar, iç içe geçen çevre yolları yoğunlaştı. Dikkat çekmek için kıvranan kuleler arttı, sanayi tesislerinin burnu dibine gelen yerleşim iyice sıkılaştı. Navigatör bizi sağa sola döndüre döndüre içeri çekti. İzmir’in yer adlarına aşina olduğumuz çekirdeğindeydik. Basmane, Konak, Kültürpark. Geniş, düzgün bulvarlarıyla dışından ummayacağın bir ferahlıkta kalmış. Sonra başlı başına ve yeni (galiba) bir şehir olan Bayraklı’ya daldık. Ankara’nın Ulus’unu, Kale’ye çıkışı hatırlatan yokuşlar, daralan yollar.. Sonu ne olacak derken yeşil kalmış bir tepeye tırmanmaya başladık. Hengame geride kalmış, boş bir alan.

“Bu yeni adresleri GPS’siz bulduğunu hayal edebiliyor musun?”

“Eskiden GPS mi vardı?”

“Yoktu ama şehirler çok daha basitti.”

Artık seyrüsefer konusu, obez bir gövdenin yağ tabakalarını kat eden damarlar misali, plansızlığın iyice karmaşıklaştırdığı bir yollar ağı.

Ve tepedeki siteye vardık.

Bizi çok sıcak karşılayıp kutladılar. Evlerine daha önce gelenler bile kayboluyormuş. İlk seferinde kaybolmadan ulaştığımız için. Bir iki saate kadar olacakları bilseydik..

Evin anneannesi Gülin’i görmeyi çok istemiş. Yanında Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı duruyordu. Kalın bir kitap. Aydınlık, sevecen, esprili, ne hoş bir insan. 96 yaşındaymış ama kısa zaman önceye kadar evin idaresini, mutfağı kimseye bırakmamış. Şimdiyse hayatını giderek kısıtlayan yaşlılık ve sağlık sorunlarıyla bilgece barışık. Babamı hatırladım.

Anılar yad edildi, göçmüşler anıldı. Nefes alan, aldıran bir aile, içim açıldı.

Şehir sorumu onlara da sordum: “Enerjinizi tazelemek, negatif birikimi atmak için ne yapıyorsunuz burada? Egzozlarınız neler?”

Güldüler. Ailenin 40’ına merdiven dayamış oğlu, kendimizi evlerimize atıyoruz, dedi. “Kafamızı anca orda dinleyebiliyoruz. Bir de evinde huzursuzluk olanların hali duman tabii.”

Yenilenmenin kabuğuna çekilmek olduğu bir şehir hayatı. Kim diyordu kentler milyonluk nevrotik insan fabrikaları diye?

Akşam olmuştu, izin istedik. Fatuş, kızıyla önümüze düşeceklerini, bize otelimize kadar yol göstereceklerini söyledi. Oteli bilmiyorlardı, google’da baktılar, nasıl gidileceğini kararlaştırdılar. Onlar önde, biz arkada yola koyulduk.

Düşüne taşına seçtiğim ikinci oteldi. Şehrin merkezinde her yere en fazla 1 km uzakta, demek Kordon’a yakın (“Eşyamızı atar, sahilde yürürüz”). Adı da ferah: Marina İzmir.

Navigatör elimdeydi. Onun dediği hiçbir şeye uymadan gidiyorduk. Bir bildikleri olmalıydı. Basmane Garının önünden yeniden geçtik. Geniş bulvarları, büyük meydanları geride bırakıp kendimizi bir anda Ankara (eski) Altındağ benzeri Kadifekale eteklerinde bulduk. Kargacık burgacık sokaklar, yoldan yürüyen (kaldırım mı vardı), önümüze atılan insanlar, kedi köpek, bisiklet, mobilet, minibüs. Gülin gerildikçe gerilirken sokaklar iki arabanın yan yana geçemeyeceği kadar daralıp dikleştiğinde gerilimi yerini paniğe bıraktı. Gelen geçene bağırıyor, kornaya asılıyor, düz vites arabayı çarpılmadan ilerletmek, kaydırmadan kaldırmak için ter döküyordu. “Kaldık! Kaldık burda!” En sakin sesimle yatıştırmaya baktım. “Merak etme. Böyle düğümler oluştuğu gibi çözülür. Kimse yolda kalmaz. Bırak Fatuş’ları, biz bir aşağı inelim, kendi başımıza arayalım.”

Etrafa baktım. Suriye mahallesindeydik! Tevekkeli değil, iftar vakti olmasına rağmen insanlar çok daha telaşsız.

Aşağı, bulvara inebildiğimizde Fatuş önümüzde durdu ve kuşkumuzu doğruladı: GPS’le geliyorlarmış ama kaybolmuşlar. Hiç bilmedikleri yerlermiş kan ter içinde geride bıraktıklarımız. Onları yolladık. Marina Oteli ilk benzincide sorduk, bilmiyorlardı (eyvah, hiç hayra alamet değil). Yanımızdan geçen taksi şoförlerine, kapısında durduğumuz başka otellere.. Bilen yoktu. Telefonumun şarjı tam o sırada bitti. Önümüze düşmesi için taksi de bulamıyorduk, iftara az kalmış. Sonunda biri durdu, google’dan bakarız deyip yola koyulduğunda Basmane Garı önünden üçüncü geçişimizdi. Çok geçmeden sağa çekti. Yolun karşısını gösterip orada görünüyor ama buradan arabayla geçiş yok, siz gerisini bulursunuz dedi ve gitti.

“Oteller bölgesinde” bir gece kulübünün önünde kaçak park ettik. Gülin’i arabada bırakıp fırladım. İkinci daldığım otelde resepsiyondaki çocuk çok yardımcı oldu. Önündeki ekranda oteli buldu, telefonunu da yazıp verdi. “Aslında çok yakın, sadece bilmeyene ulaşımı zor.” Döndüm. Oteli arayacaktım ki Gülin’in telefonunun da şarjı bitti. O rahatlamış, gerilme sırası bana gelmişti, beni sakinleştirdi.

Aynı adanın etrafındaki son dönüşümüzde sağır dilsiz bir değnekçi önümüze atıldı ve bizi otoparkına çekmeye çalıştı (şimdi düşünüyorum da, kılık değiştirmiş Hızır olabilirdi pekala). O kadar yorgun ve umutsuzduk ki dediğini yaptık. Oradakiler Marina’yı biliyordu. Hemen iki sokak arkasıymış. Gerçekten merkezi ama tek yönlü sokaklarla bir labirentin ortasında. Arabayı bırakıp eşyamızı aldık, telefonlarımızın şarjını izledi izleyecek enerjimizin sonlarındaydık. İki saate yakın süren debelenişin ardından kendimizi deniz (şehir) kazazedesi gibi otelden içeri attık.

Artık halimize gülebilirdik.

Biz yola çıkalı mevsim iki günde değişmiş, yaz gelivermişti. Yanımızda polar ceketler, rüzgarlıklar, sıcaklık şehirde 28 dereceyi bulmuş. Duş kurtarıcı, uyku onarıcı, dalıp gittim.

*

Sabah perdeleri açtığımda karşıda çürük bir diş gibi dikilen üç katlı metruk binanın korkuluksuz çatısındaki çardak ve altındaki derme çatma oturma köşesiyle burun buruna geldim. Otelin internetteki tanıtımında adı geçen “şehir manzarası” buymuş demek. Gülin de kalktı, baktı ve gülme krizine kapıldı. Kapılmayacak gibi değildi.



Tazelenmiş, kahvaltı edip sağ salim bizi bekleyen arabaya döndük. “Kaçan kurtulur!”

Navigatör bizi hızla şehrin dışına çıkardı. Otoyolda derin bir nefes aldık.




Hep yanından geçerim, hiç gezmemiştim. Magnesia’ya ne dersin, dedim.

“Hadi gidelim.”

Bütün bildiğim büyük bir İyon kenti olduğu ama ne kadar büyük olduğu hakkında da bir fikrim yokmuş. Artemis Tapınağı ile kutsal agora bahar örtülü geniş bir alana yayılıyor. Dolanıp kahvesine oturduk. Gülin ilgisini çok çeken ibikli kuşu bekçiye sordu. Bir tür ibibik cevabını aldı. (Değilmiş. Sonradan araştırmaya devam edip “tepeli toygar kuşu” olduğunu öğrenmiş.)




Levhalarda rekonstrüksiyonunu gördüğümüz stadyumun yerini öğrendik. Arabayla gidilse iyi olacağı kadar uzaktaydı. “Tel kapıda zile basın, açılır.” Gördüğüm en iyi durumda kalmış stadyum Aphrodisias’ınki ama büyüklük olarak Magnesia’nınki ondan hiç geri kalmıyor. İS 1-2. yy’dan ve 30 bin kişilik. Bugüne ulaşan epeyce bir kısmı en üstteki kemerli galerisine kadar da ayakta. Localar, aşağıda korumaya alınmış kabartmalar. Görkemli! Sırf bunun için gelmeye değermiş.







Belki Labranda’ya da saparız diyorduk ama güneş altında bu kadar zaman yetmişti. Bir de Güvercinliğe, onun yeni keşfettiğim koyuna uğrayalım deyip yola koyulduk.



*

Gülin’le zaman içinde o şehir senin, bu ülke benim, birlikte çok gezdik. Yol arkadaşlığımız ayakta eskitilen terlik gibi rahat bir yoldaşlık olmuş. Nasılsan öylesindir, o da öyle, istedikleriniz istemedikleriniz, ilginizi çekenler dünyanın en doğal şeyiymiş gibi uyuşur. Yol da keyifle, keşiflerle akıp gider.

Baktım da, bu hissi hiç kaybetmemişiz.

*

Fotolar için:

https://photos.app.goo.gl/U2H9xbAtGGo7mJL2A

26 Nisan 2022 Salı

KISA BİR KAÇAMAK -2

Güzel bir güne uyandık. Duru, bahar. Karaburun’a giderken Kaynarpınar’a uğramamızı tavsiye ettiler. “Küçük iskelesiyle hoş bir koydur.” Dönüşte yarımadanın diğer tarafındaki eski yoldan gelmek de vardı “ama galiba pek iyi değildi o.”

Elimde ayna gibi tutarak Gülin için yorumladığım navigatörün 150-100-50-10 m içinde sapın dediği yerde yolun bariyeri ve şarampol devam ediyordu. Aletin aşağıda kıvrılan eski yola göre konuştuğu anlaşıldı. Böylece Kaynarpınar’ı kaçırdık ama aklımıza da not düştük.

Yol çam, zeytin, maki kaplı vadiler, koylar, açıklardaki adacıklarla hareketli bir kıyı şeridi arasında uzanıp gidiyordu.

Gülin “Ne güzel, buraları bakire kalmış” dedi bir kez daha. Düzeltmedim. Yapılan düşünüldüğünde bakire aslında daha yerinde: Söz konusu olan deneyim değil, ırza geçilme değil mi? Olmadık yerlerde bekaret bozulmuş, yamaçlara beyaz bir heyelan gibi siteler yığılmış. Araları şimdilik açık ama çok geçmeden kaçınılmazca sıklaşacak. Burada kat sınırlaması da yok -ya da istisnası çok. Ufacık koylara azman azı dişleri gibi enli boylu binalar dikilmiş. Yine de doğa görkemi ve sessizliğiyle ağır basıyor.




Arkadaşımız Behzat da çok konuşmamanın ağırlık kazandırdığı biri. Sabahları okul grubunda iyi günler diler. “Günaydın ciğerler.” Arada bir taşı gediğine oturtur. Çocukları kediler, köpekler olan, merhameti bunlardan taşan, sağduyu, vicdan atfettiğim “iyi bir insan.” Karısıyla (“Hilal’im”) Karaburun’un tepelerinde köy evi yapmaları epey sürmüştü. Müteahhit kazığı ardından kendileri tamamlamış. Ama ne güzel olmuş! Sebze, meyve bahçecikleri içinde, sırtında dağ, dik bir yamacın tepesinden denize, Midilli’nin bir ucuna, açıklı koyulu siluetler halinde sıralanan adacıklara, neyin ne olduğu seçilmeyen kıyı şeridine, insanın içini acıtacak kadar güzel rengiyle denize bakan bir taş ev. Adını da gönüllerindeki yeri ayrı bir kedilerininki koymuşlar. Giren çıkan, devamlı kalan, yeme içmeye uğrayan kedilerle hareketli.

Kahvemizi Behzat yaptı. Hilal de bizi köy kahvesine götürdü. “Siz manzarayı bir de oradan görün!” Gerçekten de, biraz daha yukarıdan, soluk kesici bir bakıştı. Hemen altımızda selvilerin, çamların koyu gölgeli yeşiline gömülmüş mezarlık. “Yatana da oturana da ne kadar huzur sunan bir yer!”

Gidecek yerimiz çoktu, daha fazla kalamadık. Gülin hayıflandı. “Beco ile konuşamadık..” Belki daha kalsak da konuşamazdık. Behzat anlatmayıp dinleyenlerden. İnsanın kendi içindeki, gevezeliğinden fırsat bulup ortaya çıkamayan pusulasını, doğal bilgeliği yansıtmaya elverişli, sakin bir ekran.





Sonraki durağımız Barbaros köyüydü. 23 Nisan dolayısıyla ortalık bayraklar, dışarıdan gelenlerle daha da şenlenmiş. Köyün her yerinde karşımıza çıkan geleneksel “oyuk”lar, bin bir kılıkta yapılmış kadın-erkek-çocuk suratlı bostan korkulukları başlı başına bir renk. Taş evleri, büyücek meydanı, kahveleri, arada şehirlilerin açtığı öteberi dükkanları ile hâlâ köy, Barbaros. Gelenler artarken ayrılıp şaşıra sora Alaçatı yoluna koyulduk. Navigatörün de kafasının karıştığı anlardandı. Seçeneğimiz varmış, içerde tepelerden ineni deneyelim dedik. Kimseyle karşılaşmadan (dublesi ve yenisi varken eskinin yüzüne kim bakar) hayli uzun bir süre bakire yerlerden geçtik. En fazla ekili alanlar, tarla bahçe ile inşaatsız topraklar. Ilıca’da kavuştuğumuz denizle birlikte art arda siteler de başladı. Ama çoğu eski usul; iskeleler, beach’lerle oynanmamış, işlenmemiş kıyılar, arada kayalık cepler, sazlıklar, kumullar.. hoşumuza gitti.



İkimiz için de yeni olan Alaçatı’ya vardığımızda iyiden iyiye acıkmıştık.Girişte adı güncel politik çağrışımından ötürü itici gelebilecek Avrasya lokantasını istedi Gülin. Turist kafilelerine hızlı servis sunan yerlerden. Büyücek, standart. Fakat yumulduğumuz yemekleri, tatlılarından çok memnun kaldık.

Ve daldık araç trafiğine kapatılan “asıl” Alaçatı’ya.

İki yanında taş evler (kapıları, cumbaları, nice ince ayrıntı), dar sokaklarda başta fazla bir kalabalık yoktu ama biz dolanırken ortalık da hareketlenmeye başladı ve yazın bir de sıcakla gelen ezici insan trafiğine dair caydırıcı bir fikir verdi. Nerdeyse evden çok bar, kafe, lokanta vardı, hepsi de işletmecilerini eli böğründe bırakmayacak müşteriyi çeker görünüyor. Alaçatı bu haliyle dedikleri kadar dizi dekoru havalı. Ortalıktakilerin çoğu genç. 

“Kayda geçiriliyor mu acaba bu evler?” dedi Gülin. “Korunmaları gerek!” Tam da duvarına rengarenk eski kapıların sıralanıp satıldığı bir sokağın yanından geçiyorduk. Bıkkın, “Sen ne diyorsun?” dedim, “burası Ayasofya’nın imparatorluk kapısının kilidini kırmış insanların ülkesi!”



Alaçatı konusunda bekaretimizi kaybetmiş, arabaya döndük. Çeşme’ye vakit kalmamıştı. İzmir’e, Gülin’in bizi bekleyen akrabalarına anca yetişecektik.

25 Nisan 2022 Pazartesi

KISA BİR KAÇAMAK

Gülin iki haftalığına geldi. İzmir’e, yaşlı bir yakınımı ziyarete gidiyorum, hadi gel, birlikte gidelim, dedi. “Hem Karaburun’a, Beco’ya da uğrarız.” İçim şöyle bir durdu, sonra havalandı.

Depoyu neredeyse Belçika fiyatına doldurup yola koyulduk.

Herakleia’yı ister misin, dedim.

“Tabii. Sen nereye dersen.” Kırdık Kapıkırı’ya. Doğum günümden bu yana doğa canlanmış, kalıntılarla sarmaş dolaş köyü bahar çiçekleri, gür çayır çimen kaplamış. Kadınlar agora meydanına çıkmış, el işleri tezgahlarını açmış. Onlardan birinin söylemesiyle geçen sefer denemediğim Athena tapınağına silme papatya arasından çıktık. Karşıki kayalık adacığa kurulu manastırıyla Bafa gölüne daha yüksek, başka bir açı sunuyor. Kıyıya indik. Su girildi girilecek kıvamda. Geri gidip Türk dönemi kalesini gezdik -arkeologlar harıl harıl çalışıyordu. Mevsimle birlikte dışa dönerken ısınıp renklenen yerden pek mutlu ayrıldık. Aralarına yeşilin, ekili tarlaların, hayvanların dolanıp otladığı çayırların serpiştirildiği dev modern heykelleri andıran kayalıkları hayranlıkla seyrederek yola döndük.



Şoför Gülin’di. Yolcu olmak güzel bir değişiklik. Kullanırken fark etmeyeceğim şeyler göre göre uzanıp gitmek.

Kalacağımız iki oteli internette dolana bakına ben ayarladım. Fiyatını vs de gözeterek tabii ama galiba adlarına tav olup özene bezene seçtim. İlki, ismi ve ünlü olduğu söylenen dört mevsim rüzgarıyla hayal gücüme çok şey vaat eden Mordoğan’daydı. Zeytinli Konak Butik Otel. Fotograflarda biraz uzaktan deniz görüyordu. Urla’dan sonra iyice rahatlayan trafikte Mordoğan’a geldik. Navigatör elimdeydi. Daha içeri, yerleşime sapmadan “Hedefiniz 300 m ileride, sağda” deyince afalladım. Onca yer arasında bir yol kenarı hanı bulmuşum. Sahibe karşıladı. “İki tek yatak ayırtmıştınız.” Evet. Peki madem der gibi bomboş otelde bizi üçüncü katta, yola bakan bir odaya gönderdi. Ayrı yatakları olan tek odaları buymuş. “Kocamla bir hata yapmışız, herkesin bizim gibi çift olduğunu düşünmüşüz..” Temiz pak, yatakları rahat, duşu gürül gürül sıcak sulu, personeli ilgili -Rusça şiveli bir kadın hoş geldiniz böreği ve çayı getirdi- asansörsüz, yol gürültülü ve bağırtkanca rüküş bir yerdi. (Adındaki “zeytinleri” de bir süre arandıktan sonra bunların girişteki toprak küplere saplanmış birkaç daldan ibaret olduğunu anladık.) Denize ne kadar uzak olduğunuysa çıkıp uzun S’ler, kıvrım büklüm C’ler çizen sokaklardan yürümeye koyulduğumuzda.

“Şuraya bak! Evleri arsaların içine kafalarına göre yerleştirmişler..” Her açıdan, müteahhitlerin aklına esmiş, keselerin yettiği her biçim, renk, malzeme ve tamamlanmışlıkta, evet. Burada yaşarken gözümüze batsa da artık yerimizden sıçratmayan şey, dışarıdan geleni çarpıyor.

Bir süre sonra ıssız sokaklarda birilerini bulup deniz daha uzak mı diye sorduk. Orada burada arsa içindeki evler seyrelmişken oldukça eski, yerleşik görünümlü bahçeli evlerin sıralandığı sokak içlerinin yanından geçmeye başlamıştık. Kendi halinde, derli toplu, oturmuş. Belki 70-80’lerden? Çirkinliği bile mütevazı, “yuva” duygulu. Son 20-30 yılın çiğ site arsızlığı, iddiasından uzak. Hakiki. Kıvrıla büküle yürümeye devam etmemiz söylenince geri döndük. Hava kararıyordu. Ufak bir keçi sürüsünün başındaki adama buranın iskelesine nasıl gidileceğini sorduk. Ters yönde birkaç kilometre varmış. Kafasına peştamal dolamış, konuşması ofis tınılı biriydi. Sütü için mi besliyorsunuz dedi Gülin sürüyü gösterip.

“A yok. Bunlar benim değil. Ben sadece otlamaya çıkarıyorum. Aslında emlakçiyim. Ama hipertansiyonum vardı. Baktım yürüyüş, hele bunlarla çok iyi geliyor, şimdi ben çıkarıyorum. Şifa bunlar! Tansiyon filan kalmadı.”

Ayrıldık. Gülin kahkahalarla gülmeye başladı. “Böyle acayip hikayeleri ancak bu memlekette duyarsın!”


Arabayı alıp “şehir merkezine” indik. Küçük bir balıkçı barınağı. Uçta bir taş binada “Üzüm İskelesi” adlı kahve, meyhane, ufak tekneler, kahveler, balık lokantaları, arada talihsiz heykel denemeleri, bir süs köprüsü, beride 4-5 katlı upuzun cepheli, adliye sarayı kılıklı bir bina (otelmiş, kapanmış, dönüştürüldüğü 2+1 “konutlar” 2,5-3 milyona satılıyormuş). Kıyıyı dik kesen sokakta bir çorbacıya daldık.



Zaten fazla olmayan trafik beklediğim gibi akşamın erken bir vakti kesildi ama kesilmese de kolayca yuvarlanırmışız uykuya.




6 Nisan 2022 Çarşamba

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE NOTLAR

George Orwell’in Notes on Nationalism / Milliyetçilik Üzerine Notlar’ı yazıldığı 1945’ten beri tazeliğinden bir şey kaybetmemiş.

Altını çizdiklerimden:

“Milliyetçilik” ile kast ettiğim, birincisi, insanların böcekler misali milyonlar, on milyonlar halinde büyük bir güvenle “iyi” ya da “kötü” olarak yaftalanabileceğini varsayma alışkanlığı. İkincisi -ki bu çok daha önemli- kişinin tek bir ulus ya da başka bir birlik ile özdeşleşerek kendine iyi ve kötünün ötesinde bir konum biçme ve onun çıkarlarına hizmet etmekten başka görev tanımama alışkanlığı.

*

Milliyetçiliği vatanseverlikle karıştırmamak gerek. İki sözcük de normalde öyle muallak kullanılıyor ki herhangi bir tanımlama sorgulanmaya muhtaç fakat ikisi arasında ayrım gözetmeliyiz zira iki farklı, hatta karşıt fikir söz konusu. “Vatanseverlik”ten kastım, insanın dünyada en iyisi olduğuna inandığı belirli bir yer ve yaşam biçimine bağlı olmakla birlikte bunu başkalarına dayatmaya arzu duymaması. Vatanseverlik doğası gereği hem askeri hem kültürel olarak koruyucudur. Milliyetçilik ise güç arzusundan ayrı düşünülemez.

*

Başka bir nesneye aktarılan milliyetçilik, günah keçisine de yapıldığı gibi insanın kendi davranışını değiştirmeksizin kurtuluşa erme yoludur.

*

Gerçeklik karşısındaki kayıtsızlık. Bütün milliyetçiler benzeşen olgular arasındaki benzerlikleri görmeme gibi bir güce sahip. Bir İngiliz muhafazakar, kendi kaderini belirleme hakkını Avrupa için savunurken bunda hiçbir tutarsızlık hissetmeksizin iş Hindistan’a geldiğinde karşı çıkacaktır. Edimler kendi başlarına değil, kimin yaptığına göre iyi ya da kötü sayılır. İşkence, rehin alma, zorla çalıştırma, toplu sınır dışı, yargısız hapis, tahrifat, cinayet ya da sivillerin bombalanması; hemen hiçbir tecavüz yoktur ki “bizim” tarafımızca işlendiğinde ahlaki rengi değişmesin.

*

Milliyetçi kendi tarafının gaddarlıklarını kınamamakla kalmaz, bunlara kulak bile vermemek gibi kayda değer bir yetiye de sahiptir.

*

Dünya son derece karmaşık bir biçimde kesişen sayısız yanılgı ve nefretle kıvranıyor. Bunların en meşum kimileri henüz Avrupa’nın bilincine vurmuş bile değil.

*

Mesele şu ki işin içine korku, nefret, kıskançlık ve güce tapma girdiği an gerçeklik algısı zıvanadan çıkar. Daha önce de dediğim gibi, doğru ile yanlış algısı da öyle. Hiçbir, kesinlikle tek bir suç bile yoktur ki “bizim” tarafımızca işlendiğinde göz yumulmasın. Suç işlendiği inkar edilmese, kişi bunun başka durumlarda kınadığı aynı suç olduğunu bilse, fikren haksız olduğunu kabul etse bile yanlış olduğunu hissedemez. İşin içinde sadakat vardır, merhameti susturur. Sözünü ettiğim milliyetçi sevgi ve nefretlere gelince, hoşumuza gitsin gitmesin, çoğumuzun yapısının bir parçasıdırlar. Bunlardan kurtulmak mümkün müdür, bilmiyorum. Fakat mücadele etmenin mümkün ve bunun özünde ahlaki bir çaba olduğuna inanıyorum. Bu her şeyden önce kişinin kim olduğunu, gerçekte ne hisler beslediğini keşfetmesi ve kaçınılmaz önyargısını dikkate alması sorunu. Rusya’dan korkuyor, nefret ediyor, Amerika’nın zenginlik ve gücünü kıskanıyor, Yahudileri hakir görüyor, İngiliz yönetici eliti karşısında kendinizi aşağı hissediyorsanız bu duygulardan sırf düşünce gücüyle kurtulamazsınız. Ama hiç değilse bunları beslediğinizi kabul eder, düşüncelerinizi zehirlemesini önleyebilirsiniz. Kaçınılmaz ve siyasi eylemde belki gerekli de olan duygusal dürtüler gerçeğin kabulü ile yan yana olmalıdır. Ama bu, tekrarlıyorum, ahlaki bir çaba gerektirir ve çağdaş İngiliz yazını, zamanımızın bütün önemli meselelerinde boy gösterdiği kadarıyla pek azımızın bu çabaya hazır olduğunu ortaya koymakta.

(Üç denemenin yer aldığı bu derlemede diğer ikisi, milliyetçiliğin farklı uzantıları olarak Britanya’da Antisemitizm ile Sportmenlik Ruhu.)

*

Milliyetçilik de benlik algısının uzantısı değil mi? Ben ve benim! hükmünün? Dinine küfredilen, küfrettiğini söylediği kişiyi neden çekip vurur? Büyüklüğüne inandığı din bir tanrı kulunun öfkeli, cılız savunmasına ihtiyaç duyduğu için mi? Yoksa onun dini söz konusu olduğundan mı?