24 Mayıs 2023 Çarşamba

GLİSEMİK İNDEKSİ YÜKSEK TÜKETİM

Karşının şantiye hali epey sürdü. Mermer alternatifi kaplı ada’nın üzeri alet-edevat, malzeme ve artıklarıyla kaplı. Ustalar arada bir gelip ufak bir mutfağa çevrilmek istenen cam bölmede bir şeyler yapıyor, sigara içiyor, telefonlarıyla oynayıp gidiyorlar. Bodrum gibi bir yerde bıçak kemiğe dayanmadıkça değişiklik yapmamayı yıllardır öğrenememiş komşu kederli bir yüzle ortalıkta dolanıyor, gece olduğunda çatının uçak pisti ışıklarını bu dağınıklığa açarak (yeni sarkıttıkları sakin ışıklı lambayı bir kez kullandılar) teselliyi karanlığa karışan deniz manzarası ile yiyip içtiklerinde arıyor.

Aslında mutfağın bu kadar gecikmesi iyi; yenilik heyecanını bir kol ötede tutarak tazeliğinin süresini bir parça uzatıyor. Yoksa bir anda edindiği her şey gibi, glisemik indeksi yüksek bir gıda misali hazda kısa bir ana tırmanıp oradan paldır küldür aşağı yuvarlanacak ve kurbanını dili beş karış dışarıda, daha yeni-daha parlak-sahibini daha cilalayıcı şeyler peşinde kamçılamayı sürdürecek.

Yeşile bakmak güzel deyip alınan bitkilerin geçtiği yol tam da bu. Beş farklı koca toprak saksıdaki beş benzemez bitki, herhangi bir şekilde düzenlenmeden, alana onunla ve seyredenle organik bir ilişki kuracak biçimde serpiştirilmeden bir heves alınıp yığıldıkları yerde, yığıldıkları halde kaldı. Oturma köşelerinin bakış açısında birbirinin önüne geçmeye çalışırken topluca gözden düşen bir küme halinde. Rüzgara hassasmış, buna iyi bir yer gerekecek dedikleri geniş yapraklı, uzun boylu garibanın, karşısına dikildiği deniz rüzgarlarıyla klorofili uçtu, güneşin alnında yapraklarının kenarı sararıp kıvrıldı. İğneleri giderleri tıkıyor, kestiği dallarının reçinesi mermerini lekeliyor diye nefret ettiği köşemizdeki çam için “Şunu şöyle gövdede iki metre bırakacak şekilde budasak.. İki yılda nasılsa yeniden kocaman olur” diyecek kadar yeşile kör ve cahil komşu için nebatatın yeri de bu kadar.

*

Uyguladığım fonksiyonel tıp rejimi bedenimi kuş gibi hafifletti. Bu bir kilo verme değil, beslenmeden başlayarak sağlığın zeminini açan bir anlayış. Fazla-yanlış olanı ele, bedeni rahatlat diyor. Sonra elediklerini birer birer geri alırken kendini gözlemle; neye nasıl cevap veriyorsun? Zorlandığın besinleri azalt, seyrelt (gerekiyorsa da vazgeç gitsin).

Glisemik indeks hayatıma böyle girdi. Genelde belirgin bir aşırılığım olmamakla birlikte, tükettiğim anda gözümü döndürerek daha-daha’sını isteyen, doyurmak bilmeyen gıdaları kendilerinin devasa birer karikatürü olarak önüme dikti. Makul ve az ile uzun süreler tok kalmanın aklı başında tatminini, hafifliğini yaşıyorum.

Tüketimin de bir glisemik indeksi olduğunu böylece düşünmeye başladım.

Bir, başı kesilmiş tavuk gibi dalıp çırpındığın tüketim var. Vücuda sahte bir haz, gerçek bir zarar veren kof gıda örneği. Mısır şurubu! Edindiğin şeyler, edindiğin an eskiyerek hemen daha’sına aş erdirmeye başlıyor. Lüzumsuz tüketimde yanıp yakıldığımız fahiş fiyatları zirveden zirveye uçuran tam da bu gözü doymazlık değil mi?

Bir de, hayatta doyumu, kullandıkça çoğalan kaynaklarda aradığında süren tüketim. Glisemik indeksi gayet düşük ve bilabedel olan. Kaynak tüketmeyen. Seni dışa bağımsız kılan, en azından dış koşulların insafından kurtaran bir kendine yeterliğin nedeni ve sonucu. Tüketimin bu türüne açıksam göz boyayıcılığın her çeşidi (moda, lüks, ilave anlamlar yüklenerek şişirilen “zevkler”) uyguladığım rejiminin gözüyle baktığım şerbetli tatlılara dönüyor. Gülümsüyorum. Sahildeki dudak uçuklatıcı lokantaların, müşteriyi gözüyle tartan afili garsonlar, dekor, sunum, parçalarına ayrıldıkça komikleşen bir piyes gibi önlerinden geçiyorum.

“Aynı anda sosyalleşmeyi, damak tadını, çeşit ve bolluğu, temel kaygılarınızın bir anlığına gözden kaybolmalarını isterseniz, dibi olmayan bir elekte altın elemeye kalkmış oluyorsunuz. Şu an pek güzel, günbatımında şu koyun manzarası (piknik sandalyemi halk plajına açtığımda bedava). Pek renkli, pek debdebeli yemekler (keşke arzularımızdan ibaret olsak ama bunun bir de sahne arkası var; feleği şaşan karaciğer, çöp arabasına dönen mide, kabak otomobil lastiğinden beter bağırsaklar, devreleri birbirine giren pankreas, sis çöken beyin). Gelsin içkiler, üfürülsün sigaralar (ve ziyafetin ertesi günü)! Sosyalleşme desem, bir araya gelişin o curcunada flulaşan hoş hissi. Genel. Gevşek. Öbürünü, öbürlerini hakkını vererek algılamada sürü köpeklerinden herhalde çok geride kaldığımız; herkesin bir ağızdan kendini boca ettiği kötü bir Jackson Pollock taklidi.

*

“Siz bir şeyler yaptırmıyor musunuz?” diye sordu komşu.

Güldüm. “Tanrı korusun! Benimki kapandı.”

17 Mayıs 2023 Çarşamba

NEDENLER SONUÇLAR

Her şey şimdiden değişmiş gibi taze bir heyecanla yaşadığımız seçim öncesi ve günü güzeldi. Sonuç yarı seçmen için hüsran oldu ve başladı neden arayışları.

Beyin belirsizlikten hiç haz etmiyor. Bir sonuca ulaştırılmamış her şey, bilgisayardaki açık dosyalar gibi arka planında onu meşgul etmeye, enerji tüketmeye devam ediyor. Her şeyde bir neden aramamızın altında basit bir işleyiş bu. Ya çaba harcayıp deşerek, bulguları eleştirel süzgeçten geçirerek ya da spekülasyonlarla, meşrebine göre masallar uydurup buna inanarak rahatlamak mümkün. Neden arayışının bir nedeni de durumu değiştirme arzusu, ihtiyacı. Ki o da çoğunlukla nahoş bir histen kurtulmaya hizmetten ibaret kalıyor. Üzüm yemekten çok bağcı dövmeye dönüşüyor (kim uğraşacak şimdi anlamakla, değişmekle, vur abalıya, gitsin! Rahatlarsın da). Çoğunlukla kafamızın içinde olup bitiyor. Şu seçim sonrası “açıklamalar” özünde son derece temel insani eğilimlerin, her tarafın kendince dokuduğu kılıfları görünüyor bana.

Gayet mekanik bir mantık, “doğru” öngörüp kendimizden başkalarından böyle davranmalarını bekliyoruz. (Ondan önce dönüp bir kendimize baksak ama gerçekten baksak, insanın böyle bir şey olmadığını göreceğiz ve ayna tersi imgelerimizi de tanıyıp onlara dışımızdaki düşmanlar gibi bakmayı bırakacağız belki.) Deprem bölgesindeki seçim sonuçları birçoğunu bunun için afallatmadı mı? Daha önce, “yok, bu bölge AKP’ye dönebilir çünkü büyük altüst oluşlarda insan ne kadar iyi ya da kötü olduğuna bakmadan bildiğine sarılır, bir belirsizlik daha kaldırmaya gücü kalmamıştır” diyenleri topa tuttuk. Kimlik politikalarının sonucunu karşı tarafta “körün değneğini bellediği gibi” diye aşağılarken de nasıl da sütten çıkma ak kaşıklıkla kendi değneklerimizi göz ardı ediyoruz.

Hep birlikte karılan bir hamur olduğumuz, “ülke” denilenin bu olduğu hissiyatım nedeniyle ben kendimi, kendim gibileri diğerlerinden, hiç haz etmediğim öbür kesimden soyutlayamıyorum. Zıtlıklar kesintisiz bir etkileşim halinde, birbirlerini aynı ya da karşıt yönlerde biçimlendiriyor. Benim bir yönelimim karşının aynasına izdüşüm olarak yansıyor. Beni hüsrana uğratanı düşmanlaştırıp kendimi temize çıkarma dürtüsü daha kolay belki ama ben yapamıyorum.

Bir de, insanın kadir olduklarına beslediğimiz inanç ile buna yaptığımız yatırım arasında bayağı bir oransızlık da yok mu? Erdoğan’ın nispi gücüne karşı 5 yılda bir sandığa gitmekle kalışımız gibi? Oysa güç, iktidar, bir kişinin, ailenin, kesimin iradesinden öte, bana kuş sürülerinin havadaki hareketlerini hatırlatan tarihi, coğrafyası, kültürü ile iç-dış bütün bir koşullar dinamiğinin ürünü değil mi?

Ne yapalım yani, bize kımıldayacak alan mı bırakıyor itirazımıza, iktidara olamıyorsa desteklediğimiz partiye baskı yapamaz mıyız gibi bir seçenek getiremez miyiz?

Sızlanmaktan başka bir şeyler istiyorsak tabii.

 

14 Mayıs 2023 Pazar

OY

Taptaze uyandım, ferahfeza. Göğün, altı lağım kokulu ağır kapağı kalkmış gibi. Güneşli, diri bir Mayıs sabahı. Oynaşan sokak köpeklerinin arasından kıyı boyu yürüdüm. Balıkçı barınağının oradaki ilkokula geldiğimde, sandığın önünde benden de erkenci birkaç kişilik kuyruk vardı. Açılış hazırlıkları, sürer biraz.

Önümde gencecik bir kız. İlk oyunu kullanacak. Seçmen yaşlarımız arasındaki neredeyse yarım yüzyıllık farkı düşündüm. Darbe anayasasına hayırı bastığım ilk seferden bu yana yaşadığımız iniş çıkışları, hayat gailesi, kronik kaygı, korkular, öfke arasından umudun sıyrıldığı nispeten kısa dönemleri. Genç kıza içimden, umarım senin önündeki yarım yüzyıl daha az sürtüşmeli geçer dedim.

Arkama bir grup geldi. Erkeklerden biri bir türlü hareketlenmeyen kuyruğa söylenecek olduğunda güler yüzlü bir kadın, “21 yıl bekledik, 10 dakika daha bekleriz, değil mi?” dedi.

Göğüs kafesin sıkışmadan nefes almak ne güzel! Nasıl bir ağır metal zehirli hava soluduğumuzu, ciğerlerimizin kapasitesinin çok altında baskılanmış olduğunu şu geçiş anı nasıl ortaya koyuyor. Kalk artık, gidebilirsin denilen yoğun bakımdaki hasta gibi hafif olmak ne tatlı!

Başlayan her şey biter. Devirler, imparatorluklar, iktidarlar. Bir sona daha yaklaşırken dileğim, bir daha dikkatimizi buzdağlarının ucuna sivrilterek altını göz ardı etmeyecek kadar içgörü kazanmış olmamız. Kahramanlar, kötüler, onları bileyerek belirleyici kılan sayısız koşulun oluşturduğu zirveler, uçurumlar. Dilerim, damlalardan, bireyden, kendimizden başlayarak hep birlikte dokuduğumuz toplumsal varlığı, onu biçimlendiren şartları bir daha unutmayız. İyi de kötü de kendi içimizden çıkıyor.

Yaşadığımız, optik ve ruhsal anlamda gölge tarafımızdı. Onu kendimizle hiç alakası olmayan lanetli bir unsurdan ibaret gördükçe, zehirli tohumların nasıl serpilebildiğine yabancı kalıp tekrarlarına zemin oluşturmaya devam edeceğiz.

Oy. Sandıklarda bir damlayım. Gönlümdeki deryaya karışmayı umuyorum.

12 Mayıs 2023 Cuma

BODRUM CUMHURİYETİ

Oto yıkayıcıya kaç para diye sordum. Beni tepeden tırnağa süzüp aracına göre dedi. Söyledim. “200 sırf dış, 250 iç-dış.” Ukraynalı mıydı, Rus mu, başka yerlerden; dediklerini anlamak için birkaç kez tekrar ettirmem gerekiyordu.

Aracına göre ha diye kafamı iki yana sallayarak oradan ayrıldım.

Sonra düşündüm.

250 milyon Dolarlık avantanın hafife alındığı bir ülkede yaşıyoruz. Akıl almaz bir kaynak transferi gerçekleşirken bunun hızla yoksullaşan çoğunluğu baş döndürücü bir hızla zenginleşen azınlıkla nasıl karşı karşıya getirdiğini.

Bodrum bu kesimin de gözdesi. İnekleri Maserati’siyle sollayan dünkü zengin 200 lirayla sigarasını bile yakmaz, eh, onun arabası da bu paraya yıkanmaz!

Altta kalan kesim tutturabildiği (fahiş!) ücretlerle ekonomik adaleti kendince tesis etmeye çalışırken olan ikisi arasında sandviç olan eski orta sınıfa oluyor.

Tepeden tırnağa bozuk olan adaleti, yapabilenler kendi ellerine alıp (buna domuzdan kıl koparma demek daha doğru) hayatta kalmaya, olabildiğince kazançlı çıkmaya bakıyor. Hedefin kolektif değil, kişisel fayda olmasının doğrudan sonuçlarından biri, her tarafta azılı bir bencillik. Cengel yasası!

*

Komşunun yeni fikir anasına göre çatının en uzak köşesine (benden uzak ve havalandırmalı barbeküsüyle) açık mutfak yapılması büyük hata olmuş. Onun için sökülüp yerine seki konmuş. Artık olmayan barbekü yerine mangal geldi. Kokusu, dumanıyla sağı solu uzun uzun tütsülemek üzere.

Karşıya lök gibi oturan şey ise masa değil (ne cahilmişim!), “ada” imiş. Bir köşesinde altına çekmeceler eklendi. Yoksa çatı çok boş imiş de!

Tanrım, bırakın bir yerler de “boş” kalabilsin. Şartsa hareketi, rengi tek tük şezlong, ufak sehpa ile verin. Hakim olan sere serpelik, gevşeme olsun bir “ada” etrafında taburelere tünemek yerine.Tabii bu kadar kütlesellik, zevkine en katılmadığım göze bile lök diye oturduğundan onu kırmak için koca toprak saksılarda çeşitli yeşil bitki taşındı. “Yeşil görmek de hoş oluyor.” (Tabii ama üç yanımız yapraklanan türlü ağaçla zaten yeşil.)

Evin kendi sorununu yaratan diğer bir “çözümü,” ekleyebileceği her şeyi ekleyip bu ekstra alanlar ve işlevlerle oran bırakmadığı binayı ne giyse sakil kalan, bir şeye benzeyecekse, acilen tıbbi müdahale gereken bir obeze benzetmesi.

Dıştan bakıldığında ustanın yarısında kaçtığı bir düğün pastasını andıran çatı ve terasa bir tutam armoni katmak için cam korkuluklar takıldı.

Fiyatlardan yakınıyorlardı. Adanın kaplaması için düşünülen granit 5 bin Dolar imiş. Oturma köşesine düşünülen ufak taş (Swarovski mi diye geçti acı alaya kayan aklımdan) sehpa, 30 bin lira. Ve bütün bunlar her türlü rahatsızlığı yaratmak için.

Saçılacak paranın varlığı, önce ben anlayışıyla birleştiğinde tüketiciliğiyle heybetli bir eziyet haline geliyor. Altta/maruz kalan için somut, uygulayan için de ruhu kanser gibi kemiren bir külfet! 

9 Mayıs 2023 Salı

DAHA AÇIKLAYICI BİR ANLAYIŞ?

Hiçbir yere varmayacağı garanti yaklaşımlardan, soru olmayan sorulardan biri:

Nasıl hâlâ buna/bunlara oy verebiliyorlar?!

Ve gerçek bir soru olmayan soruya sıralanan cevap olmayan cevaplar:

Cehalet

Kandırılmışlık

Sosyal yardım rüşveti

Kötü niyet

Çıkarlar

 

Bunlardan bana istenirse en işlenebilir geleni: Çıkarlar. Ama onun en geniş tutulanı. Sadece maddi değil, kimlik ve toplum içinde bir yer yatırımı olarak da görülenler. Ve elbette alışkanlıklar ile psikolojik rahatlığa da hizmet edenler.

Tepemi attıran, politik olarak tam karşımda yer alanlar olabilir. İki tarafın da kendi çıkarlarını gözetmekte birleştiğini görmek iyi bir başlangıç noktası.

İnsanlık halinden yaklaştığımızda aramızda uçurum mu var, daha ziyade yazı ve tura mıyız?

*

Kalıp düşünceleri sıralamaktansa davranışları anlamada çok işlevsel bir noktaya geçenlerde Bekir Ağırdır işaret etti:

Şikayet ve vazgeçmek aynı şey değildir, dedi. Eşimizden, arkadaşlarımızdan, koşullardan veya oy verdiğimiz siyasi partiden hoşnutsuz, hayal kırıklığına uğramış olabiliriz ama bu bizim boşanacağımız, ilişkimizi keseceğimiz, başka bir partiye yöneleceğimiz anlamına gelmez.

*

Bir arkadaşım, yakasındaki Atatürk ve imzası rozetlerinden “badem bıyıklıların” nasıl huylandığını, çoğunlukta olmalarının onu kendi tercihlerinden tedirgin olmaya ittiğini anlatırken çay sohbetimizin tadını kaçırmamak için düşündüğümü kendime sakladım:

İktidardayken aynını biz onlara yaşatmadık mı?

Ama doğru, haklı olan biziz diyorsak onlar da aynına inanmıyor mu?

Derken Erich Fromm’da (Über die Liebe zum Leben – Yaşam sevgisi üzerine) şu pasaja rastladım:

İnsanın ne düşündüğü nispeten önemsizdir. Büyük ölçüde rastlantısaldır ve ne tür sloganlara kulak verdiğine, gelenek ve toplumsal bakımdan hangi partiye mensup olduğuna, hangi ideolojilerin ona eriştiğine bağlıdır. Bundan ötürü de kişi aşağı yukarı başkaları gibi düşünür. Bu, insanın uyum ve bağımlılık eğilimin bir işaretidir. Buna görüş diyoruz. Kişi görüşünü kolayca değiştirebilir. Bir görüş ancak koşullar aynı kaldığı sürece geçerlidir. Arada şunu da belirteyim; bu, sadece görüşlerin sorulduğu bütün anketler için de büyük bir dezavantajdır. Bu anketlerin özü gereği şunu soramazsınız: Yarın sabah uyandığınızda koşullar bambaşka olsa ne yapardınız? Siyasi olarak söz konusu olan, öncelikle insanın ne düşündüğü değildir. Önemli olan nasıl yaşadığı ve davrandığıdır. Nasıl yaşayıp davrandığı da karakter yapısına bağlıdır. Soru bu şekilde sorulduğunda başka bir kavrama geliriz: İnanç (Überzeugung). İnanç, kökleri insanın kafasında değil, karakterinde olan bir fikirdir (Meinung).

Fikir/görüş çoğunlukla kişinin işittiklerinden kaynaklanırken inanç insanın ne olduğundan kaynaklanır. İnsanlar ancak terörist sisteme karşı bir inançları varsa ona direnecektir, fikir sahibi olmakla kaldıklarında değil. Bu şu anlama da geliyor: İnsanlar ancak anti otoriter bir karakterleri varsa direnecek, karşı çıkacak, aynı safta yer almayacaktır.

Esasen Marksizmin vurguladığı bir kavram daha var; siyasetin ekonomi ve sınıf çıkarlarının bir ifadesi olduğu. Marksistler bunu siyasetin amaç odaklı karakterinin tersi olarak vurguluyor, sanıyorum genelde haklılar da. Ama bu Marksist anlayışta da bir şey eksik kalıyor: Burada her şey ekonomik-toplumsal saikler etrafında değil, bunlar tarafından harekete geçirilseler de kişinin içsel imkanları, tutku duydukları, hedefleri etrafında dönüyor. Onlar da “insanlık durumuna,” insanın varoluş koşullarına derinlemesine kök salmış halde. İnsanların neden şu veya bu şekilde davrandığını anlamak istiyorsak, her iki faktörü -ekonomik ve insana özgü tutkular- yakından tanımak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu iki faktör, “toplumsal karakterin” ayrılmaz bir parçasıdır.

8 Mayıs 2023 Pazartesi

BANA FİKİRLERİNİ SIRALAMA

Bana ne düşündüğünü söyleme diye içimden geçti. Temcit pilavı kim bilir kaçıncı kere önüme konmuş, sıkıntıdan ölürken. İnsanlar arası iletişimin taze ve besleyici, ilgiyi uyandırıp dinçlik verici mi, ayarı bozuk buzdolabında iki haftasını tamamlayan pilaki misali mide bulandırmanın eşiğinde ve ölgün mü olduğunun şaşmayan göstergesi hangisinin yükseldiği: Can sıkıntısı / yaşam iştahı.

Çünkü düşüncelerinin hiçbir yeniliği, özgünlüğü, derinliği yok. Senin bile değiller. Düşünceyle sınırlı olmayan bir aşinalığın, yakınlığın (yankı odanın) avcuna bıraktığı ezberler.

Onun yerine hissettiklerinden söz et. Dolaysız yaşadıklarının, hislerin üzerine kasa kapısı gibi kapanan düşüncelerin altına, makine dairesine inelim. Orada olup biten hep tazedir. Umutların, korkuların, takılıp kaldıkların. Duyduğun sevgi, seni heyecanlandıranlar. Korku ve cesaret. Zaten düşüncelerin ağır kapağını, insanı insana, insanı kendine yabancılaştırıcılığını biçimlendiren tepkilerini, karşılıklarını kendince açıklama, bir yerlere oturtma, meşru kılma ihtiyacı değil mi?

Oturalım karşılıklı, birbirimizin nabzına kulak verelim, yaşama tansiyonuna.

O vakit gör bak, sırasını sabırsızlıkla bekleyerek aramızda gidip gelen monologlar yerini nasıl canlı bir dinlemeye, bir alış-verişe bırakıyor. Sözlerin işittiğinle şekilleniyor. Gözlerimiz ilgiyle parlamaya başlıyor.

Ve sanma ki sözüm sırf sana, senden önce kendime. Kendimle, hayatla ilişkime.

4 Mayıs 2023 Perşembe

AVAZ AVAZ BİR IŞIK

(Önceki nottan devamla)

Açık mutfağın tavanına gömülü bir lamba vardı. Ne istedikleri konusunda kararsız olsalar da saygılı davranışlarına sözüm olmayan komşular, sıklık ve yerleriyle sadece çatıyı değil, civarı uçak pisti gibi aydınlatan fenerler yerine bunu yakıyor, gözü deşmeyen, kemik rengi usul bir ışık yayıyorlardı.

Son atılım sırasında oradan iri bir enginar çanağını çağrıştıran bir lamba sarkıtıldı. Gelen giden yok ama dün bir ara birileri çıkıp açtığı düğmeyi kapamayı unutmuş olmalı, akşamüzeri, yaklaşan günbatımının tatlı aydınlığında yeni lambanın silik varlığını fark ettim. Hangi ampul, pist ya da stadyum ışığının güneşe karşı sesi işitilir? Duvara eğri asıldığı yerde unutulmuş eski bir takvim gibi haddini bilir, boynunu büker.

Hava yavaş yavaş karardıkça lambanın omuzları dikleşti, çenesi ileri uzandı, sesi gürleşti. Gök sahneyi terk ettiğinde ise mezbaha ışığı çığırtkanlığında saldırır oldu. (Oracıkta kör bıçakla boğazı kesilen büyükbaş bir hayvanın dehşet içinde açık kalmış gözünü de hatırlatmadı değil.)

Perdeleri sıkıca kapayarak inime çekildim.

Sabah susmuştu. Biri gelip kapamış olmalı.

Kul işi ışık ile göksel olan.

Ne kadar güçlü görünse de sonunda enayi bir ampul, kendini ancak karanlıkta güneş yerine koyabiliyor.



1 Mayıs 2023 Pazartesi

BİR MASA SEYRİ

Ev aralarının birkaç metreden ibaret olduğu tuhaf parselleşme burun buruna bir yaşam, o da gerilimlerden rahatsızlığa, tam bize göre komşuluklardan eğlenceli gözlemlere, felsefe idmanlarına pek çok şey getiriyor. Denizle aramdaki çatı, fiziksel olmasa da ilişki açısından mesafeli, saygılı bir komşuluk sunuyor. Gözlemden yana da pek hareketsiz kalmıyor.

Son sahiplerinin tadilatı üç yıl önce yapıla bozula, yeniden yapıla neredeyse altı ay devam etti. Bitti -sorunlar çıktı, bitemedi. Sonbaharda güneyden döndüğümde bacası, havalandırması ile özene bezene yapılan açık mutfak yıkılmıştı. Aylarca öyle kaldıktan sonra birkaç hafta önce karşıma briketler yığıldı. Ustalar ta ne vakit gelip yarısını cep telefonlarına harcadıkları uzun mesailerden sonra taştan bir seki ile yıkık duvarın yerine yenisini ördüler. Bu yeni düzende artık barbekü yoktu.

Nice zaman sonra bir gün, tadilatla eklenen aşağı terasa iki kişinin kan ter içinde bir şey çektiklerini gördüm. Nihayet görüş alanına giren devasa bir demir iskeletti. Bir gayret daha ve çatıya çıkardılar. (Bu ev, araç yaklaşamayacak kadar diğerlerine bitişik olduğundan eşya-malzeme belli bir mesafeden sırtta taşınıyor.) Ardından hafif panolar getirildi, iskelet bunlarla kaplandığında çatıyı neredeyse dolduran 12 kişilik bir masanın altyapısı ortaya çıktı. Günler süren bir aradan daha sonra başka bir usta geldi. Yüzeyin düzlüğünü ince ince ölçerek sabahtan akşama kadar panoları kat kat beton (taklidi imiş) sıvadı. Sosyetede mermer ile seramiğin yerini bunun aldığını, pek moda ve hayli pahalı olduğunu da ondan öğrendim. Bu zahmetli iş sabahtan akşama değil, günlerce devam etti. Son tabakasına renk tercihine göre pigment de katılıyormuş, şimdilik boğaza oturan o koskoca Konya şekerlerinin mat beyazıyla güneşte gözümü alıyor.

Masa yüksek; konuklar bar taburelerine tüneyerek kımıldanacak yer kalmayan çatıda denize yan bakacak. Bunun hevesi ne vakit tükenecek, bilinmez ama cenazesini kaldıracakların beli beni şimdiden kaygılandırıyor.

*

Masa uzun uzadıya sıvanadursun, bir vitrin olarak tüketimin kimlik inşasındaki yerini az düşünmedim. Giydiklerin, takıp takıştırdıkların, kullanıp sürdüklerin ile tanınmayı, tanımlanmayı.

Aynanın tükettiklerin olmasına geçerlik kazandırmak için özdeşleşmenin kendi içinde başlaması gerek. Ben şöyleyim, ben böyleyim, ben asla.. vs

“Gösteriş” ille göze sokmak zorunda da değil (“Prada çantam olmadan çıkmam!”). Aksini kendine yediremediğin her tercih alışkanlığı kendi bileklerine taktığın plastik bir kelepçe değil mi? Misal, davetli olduğun yere içkini, aldığın yerin plastik torbası içinde götürmemek -tanrım, ne görgüsüzlük! Neden? Neden nesneler işlevlerinden bağımsız birer anlam kazanmak, bu anlam da iş “benim kimliğim/imgem” olduğunda ağırlaşan bir hakimiyet edinmek zorunda?

Bu safrayı atıp şeyleri somut işe yararlıklarını gözeterek kullanmak beni dipsiz bir tüketim zorlanımından özgürleştirmez mi?

Cartier yerine sıradan bir saat, şişeyi taşıyacaksa Migros torbası, yükte ve pahada eşek (-leştirilen insan) yükü bir masa yerine plastik/tahta, yer tutmayan bir şey neden olmasın?

Bunlar benim imajımı ne kadar zedeler?

İmajım zedelense ne olur?

Belli bir çevrede (ya da kendi gözümde) yeterliğim, yerindeliğim bunlarla ölçülüp sınıfta kalsa?

Neremden eksilirim?

Güzel ve hoş lüks olmak zorunda da değil. Gözü okşayana yalın, esprili, işlevsel şeyler, fikirlerle de ulaşabilirim.

İçkimi Migros torbasında sunmanın ona yüklenen dışında hiçbir anlamı olmadığına uyanmak ise benim bu tüketim ve imgeler aleminden bağımsızlık ilanım olur.



Gazoz kapakları ve renkli kumaşlardan yapılma bir Uganda nihalesi