31 Ocak 2018 Çarşamba

SEN ELİNDEKİNİ EYLE

Ken Mogi’nin İkigai kitabından:

“İnsanların bir şeyi takdir beklemeden yapmasına son bir çarpıcı örnek: Japon İmparatorluk çevresi tarihsel olarak güçlü bir kültürel geleneğe sahiptir. Bilim ve sanat imparatorluğun himaye ettiği önemli konulardır. Müziğin burada özel bir yeri vardır. İmparatorluk ailesine hizmet eden müzisyenler, İmparatorluk Sarayında her yıl gerçekleştirilen yüzlerce seremoni ve ritüelde sunulacak özel müzikler için görev dağılımı yapar. Eski imparatorluk saray müziği ile dansın bu geleneksel biçimlerine gagaku adı verilir. Gagaku sarayda bin yılı aşkın bir zaman boyunca icra edile gelmiş.

Gagaku geleneğinde ünlü bir müzisyen olan Hideki Togi ile bir söyleşim olmuştu. Togi, Nara döneminden (710-794) yani bin üç yüz yıldan uzun bir süreden beri gagaku’nun içinde olan Togi ailesinden.  Bana saray müzisyenlerinin belirli bir imparatorun bin iki yüzüncü yıl dönümü gibi birçok vesileyle çaldıklarını söyledi. Böyle bir müziği kimin dinlediğini sorduğumda ‘kimse’ diye yanıtladı.

Şöyle devam etti: ‘Hiçbir izleyici olmadan İmparatorluk Sarayının engin sükunetinde gece geç saatlere kadar çalar, dans ederiz. Kimi zaman ölmüş imparatorların ruhu cennetten inip biraz bizimle kalarak müziğin tadına vardıktan sonra geri döner gibimize gelir.’ Togi bunları, dediklerinde alışılmadık bir şey yokmuş gibi söyledi. Anlaşılan, gagaku geleneği müzisyenleri izleyicinin yokluğunda çalmayı doğal kabul ediyor.

Togi’nin anlatısı akış halinde olmanın, şimdi ve burada yaşamanın gayet şiirsel ve çarpıcı bir tasviri. Erinç dolu bir konsantrasyona ulaştığınızda izleyiciniz olması şart değildir. Şimdi ve burada var olmanın tadına varır, yolunuza devam edersiniz.

Hayatta kimi zaman öncelikler ve anlamı yanlış yerlere yerleştiriyoruz. Bir şeyi haddinden fazla ödülleri için yapıyoruz. Ödülü, karşılığı gelmezse düş kırıklığına uğruyor, çalışma hevesimizi kaybediyoruz. Yanlış yaklaşım bu. Eylem ve ödülleri arasında genel olarak bir gecikme vardır. İyi bir iş çıkardığınızda bile ödülü gelmeyebilir. Yaptığınızın yerine ulaşması ve takdir edilmesi, kişinin kontrolü dışında pek çok etkene bağlı olarak rastlantısal bir gidiş izleyebilir. Eğer çaba sürecini birincil mutluluk kaynağınız haline getirebilirseniz (vurgulayan benim) hayatınızın en önemli sınavında başarılı oldunuz demektir.

Yani kimse dinlemese bile müzik yapın. Kimse bakmasa bile resim yapın. Kimse okumayacak olsa bile bir kısa öykü yazın. İçinizdeki sevinç ve doyum hayatınızı sürdürmeye yetip de artacaktır. Bunu başarmışsanız şimdi ve burada var olmanın ustası olmuşsunuz demektir.”

*
Ustası olmaya gerek yok, kendini verdiğinde müzik insanı şimdi ve burada yaşatıyor. Flütün yaptığı da o. Soprano süredursun, şimdi alto –dolayısıyla farklı bir nota/parmak eşleşmesi- ile yine sıfırdan başlıyorum. İğne ile kuyu kazmak ya seni sabra gerek bile olmayan bir “ne ise o” haline ve bu hale kendini tümüyle vermeye getirir ya da şimdi’yi isteklerinle, hedeflerinle ve bu ikisi arasındaki bütün o kafa kalabalığıyla doldurup sabrını taşırır.

Ya akarsın ya kaçarsın.

Acemiliğimin tüm o ağır aksaklığı ile ben akıyorum.

30 Ocak 2018 Salı

68. SAYFA

Soğuk algınlığından yatak döşek oluşumun gecesi babamın yaptığı bol acılı, naneli pirinç çorbasıyla toparlanır gibi oldum. Sabahı, Patanjali’nin İçsel Özgürlüğün Yolu’nu getirdi.

“Okumuş muydun?”

Evet, çeyrek yüzyıl önce. Babamınsa başucu kitabı olduğundan ayrılıp kopan sayfalar yeniden ciltlenmiş. Kırmızı kalın karton, başlığı altın yaldızlı.

“68. sayfayı yeniden oku.”

Peki.

“Şayet birisi bize zarar verirse veya bizden nefret ediyorsa, ilk içgüdümüz ona nefretle ve kötülükle karşılık vermek olacaktır. Ona kötülük yapmakta başarılı da olabiliriz. Ama böylelikle kendimize çok daha fazlasını yapmış oluruz. Çünkü içimize ektiğimiz kötülük ve nefret tohumları zihnimizi şaşkına çevirir. Bu nedenle, başkalarından gördüğümüz zararlara karşı ilgisiz kalmaya çalışmalıyız. Yapılan kötülüğün ötesine geçmeli ve o kişiyi bize karşı bu şekilde davrandıran nedeni keşfetmeye çalışmalıyız. Böyle yaptığımızda, çoğu kez, onların durumlarını bir dereceye kadar kendi yanlış yargılarımızla değerlendirdiğimizi fark ederiz. Saldırganla kurbanı, katil ile maktul arasındaki ilişki, her zaman basit bir suçluluk ve masumluk olayı değildir. Belki her iki tarafta da tahrik unsuru vardır ve zarar gören aslında suçlu da olabilir. İnsan kardeşlerimize karşı yaklaşımımız, Hindu keşişlerinin ilk yeminleri arasında yer alır: ‘Sinekler pisliği, arılar ise balı arar. Sineklerin niteliklerinden uzak durup arılarınkini edineceğim. Başkalarının hatalarını aramaktan vazgeçip sadece iyi taraflarını görmeye çalışacağım.’ Bu kural, hepimizin kabul etmesi ve uygulamaya çalışması gereken en önemli bir prensiptir.’”

Sayfanın büyük bölümü bu. Meğer sonunda açılan yeni konu imiş okumamı istediği.

Zihin, soluğu tutma ve soluk verme yoluyla da sükûnete kavuşabilir.

“Sabah geldiğimde meditasyon yapıyordun da o bakımdan. Bence senin o konsantrasyon yeteneğinle meditasyona ihtiyacın yok. Konsantrasyon doğal olarak nefes kontrolüdür.”

Aynı fikirde olmadığımız çok.

Dün gece “Bir tür komposto yaptım, bilmiyorum dener misin” diye getirdiği deneyimle de (o deney yerine böyle der) midem şiddetle zıtlaştı. (Eritilmiş bitter çikolatada pişirilmiş kuru kan üzümlerinden oluşuyordu.)



Birlikte nice 68 sayfalara baba!

27 Ocak 2018 Cumartesi

YOK MU?



Bu şehirde renk yok, dedi, hareket de.


O zaman renk sen ol, dedim. Hareket de.





25 Ocak 2018 Perşembe

TASNİF YA DA BIRAK HAVADA KALSIN

Beyin bitmemiş işlerden haz etmezmiş. Konu yürürlükte olmasa bile oradan bir tehdit gelir mi diye kolaçan etmek enerji harcamak demek olduğundan. Beyin-zihnin hızla bir hükme varma dürtüsünün fizyolojik kaynağı böyle. Dosyayı bir an önce kapat, arşive kaldır, sürüncemedeki işlerle yorma beni! diyor.

Belirsizlikten ürkmemizin bir nedeni de bu mu? Hayatta bulamadığımız belirginliği kafamızda yaratmak için debelenmek kötü bir çamur banyosu.

Kafalarda varılan belirginliğin inandırıcılığı ise şöyle biraz sıkıca sorgulandığında gökyüzünü boyayabildiğine inanmak kadar.

Oysa sonsuz verinin her an girip çıktığı fokur fokur kazan misali yaşam, ona giydirdiğimiz güzel güzel kılıkların, taktığımız yaftaların altında değişken, yani belirsiz.

Öyle.

Evcilleştirmeye çalıştığımız hayatlarımızda şeyleri sonuca bağlama konusunda genelde iki tavırdan birine veya farklı alanlarda çoğu zaman ikisine birden başvurmuyor muyuz?

Düzen meraklısıysak ortalıkta açık dosyalar dolaşmaması için damgayı basıp basıp bunları rafa kaldırıyoruz. Yayı sertleşmiş kapı misali, Dur bir dakika, öyle mi hakikaten sorusuna çat çat kapanarak. Kurcalama biraz ileri gitsin, sabrımız zorlanıp öfkemiz kabararak.

Ya da baş edemediğimizi aklımızın uzak bir ucuna sürerek. Ama bu daha bile beter. Konu, engel, ayak bağı, aşılamamış şey, her ne ise, çiğnenmeden avurtta tutulan lokma misali şişiyor, gevşiyor, tadı önce yavanlaşıp bozuluyor. Yutsan yutulmaz, kussan olmaz bir yığıntıya dönüşüyor. Gereğine bakılmadan durup duruyor. Yok, durup durmuyor, çürüdüğü yerden davranışımızı belirlemeyi, zehirlemeyi, verimsiz tekrarları, takıntıyı derinleştirmeyi sürdürüyor.

Biyolojik evrimi psikolojik, sosyal değişimlerinin gerisinde kalan tanrı kulu, yazılımı ile donanımı arasında savrulup durmaktan, bölünmekten başka şey yapamaz mı?

Belirsizlikle sıfırdan başlayacak, adım adım ilerleyecek bir dans mesela?

Kafamın içinde yaşamaktan, hayata zihnimin uydurduklarına kafiye arayarak bakmaktan, uyanı görüp uymayanı görmezden gelmekten veya yerden yere çalmaktan öteye geçmeyi deneyerek?

Yargılar yerine vargılarla (katı hükümler yerine veriler ve algı değiştikçe değişmeye bırakılan akışkan gözlemlerle) bakıp?

Yaşamla sık sık araya düşünceyi hiç sokmadan kucaklaşarak? Hislerin dolaysızlığıyla dokunarak?

Bilmiyorum, bilemem demeyi ayaküstü bir şeyler gevelemeye yeğ tutarak?


Olmadık gözlere tıkılıp rulo edildiği yerde sararıp tozlanacak, örümcek ağı bağlayacak hükümlerin taşlaştırıcılığı da olmasın, yüzleşmemenin çürütüp bozunduruculuğu da; onun yerine algılarım dört açık, bir yanımla içinde olduğum ırmağı bir yanımla da izlesem olmaz mı diyerek?

24 Ocak 2018 Çarşamba

İKİGAİ

Ken Mogi’nin The little book of ikigai kitabını çeviriyorum. Kavramla da ilk kez böyle karşılaştım.

İkigai sabahları yataktan şevkle kalkmanızı sağlayan itici güç olarak özetlenebiliyor anladığım kadarıyla.

Ben e peki sonra? derken Ken Mogi Japon ruhunun inceliklerine dalmaya başladı. Sadeliği ve bu sadeliğin telkin ettiği dinginlikle hoşuma gitmesi dışında çekim duymamış olduğum Japon kültürü önüme serildikçe huysuzlandım. Ne bu şimdi, ikigai nedir, nasıl soyulur da yenir, onu mu öğreneceğiz yoksa Japon turizm bakanlığı destekli bir propaganda kitabı mı?!

Üstelik.. Ayrıntılara dikkat, elindekine, çevreye özen gibi daha başından öne çıkan konular, Japon değil Türk oluşumla nasibimi dışım ve içimde de bol kepçeden aldığım savrukluk, hoyratlık, özensizlikle sinir bozucu bir kontrast oluşturuyordu ki huysuzluğun altında herhalde asıl bu vardı.

Kitabın ikigai’yi haplaştırılmış bir basitleştirmeyle öğreteceğinden umudumu kestiğimde teslim olup kendimi anlattıklarına verdim.

Beyaz eldivenleri, beyaz maskeleri, beyaz güneş şemsiyeleri, hiç durmadan işleyen kameralarıyla turist kafilelerine bıyık altından güldüğüm bu insanlara önümde sayfadan sayfaya ağzımı açık bırakan, durup düşündüren, dönüp bir daha düşündüren bir perspektif açıldıkça ilgisizliğim, klişelerle tiye alışım dağıldı gitti, yerini merak ve saygı almaya başladı.

Geçicilik.. Kültürlere geçicilikle baş etme açısından bakılabilir mi?


(Tokyo sokaklarında bir kardan adam. Hava ısındığında eriyip gidecek bir malzemeyle anlık bir eğlence düşüncesinin ötesinde bir özenle edilmiş.)

İşte bizimki ve Japon kültürü. İkisinin de iliklerine işlemiş, oradan çalışan, tavırları belirleyen geçicilik algısı.

Ve zıt yönlerde ortaya çıkardıkları.

Kaldırımların oynak zemininde yeni açılmış, su ve çamurla dolmuş veya henüz yaş çimentoyla alelusul kapatılmış çukurlar arasında sekerek başkentin yerleşik, seçkin bir semtinin sokağında varacağım yere sağ salim ulaşabilmek için pür dikkat yürürken bir yandan düşünüyordum.

Çay törenlerindeki sonsuz dikkatten, özenden söz ederken Ken Mogi baklayı ağzından çıkarmıştı. Her karşılaşma tek seferliktir, gelir ve geçer, işte bunun için üzerine titrenmesi gerekir.

Hah diye geçti içimden, onu biz de biliyoruz! Ama geçicilik bu yanda saygı yerine çakallığın, özen yerine yalap şaplığın, güvenilirlik yerine geçiştirmenin zemini oluyor.

Dikkate gelince, onu kullanışımız da bambaşka; günü kazasız belasız atlatabilmede elzem bir baston gibi sivriltmemiz gerekiyor ki her an her yönden her kılık altında gelebilecek tehlikeye karşı uyanık kalabilelim.

Çevre, kendimizi parçası addederek bireyliği geri planda tuttuğumuz, saygıyla yaşadığımız, yaşattığımız yaşam ortamı değil, karşısında sürekli tetikte olduğumuz, daha iyi bir ihtimalle kıl koparılacak domuz, yolunacak kaz gördüğümüz, kullanılmamak için kullanmaya baktığımız bir güreş minderi.

Sürdürülebilirlik mi? Günü kurtarmaktan oraya kaç fersah vardır?

Kitabın yarısına geldiğimde kıyaslamaları geçmiş, bu tam karşıtımız yaşam biçimini içimde yankılanmaya, sürtüşmelerden kalan ezik çürük yara bereye merhem olmaya bırakmıştım.


Esinlendikçe esinlenirken nefesim de derinleşerek devam ediyorum.

19 Ocak 2018 Cuma

RAHATLA

Sal kendini. Yumuşa. Siniri alınmış, yağsız, çiğ köftelik et ol. Bırak hayat nasıl yoğuracaksa yoğursun. Gevşe.

Korktuğun, yargıladığın, hoşlanmadığın şey karşısında kapanmaya, katılaşmaya meyleder, silahlarını kuşanırsın. Tersini yap. Soyun. Açıl.

Gardını aldığında acılaşır damağın, dilin paslanır. Kasılır, kararırsın.

İndir gardını. Aklının sivrilttiği, kararttığı yüreğinde aklansın. Tatlansın ekşi olan. Duygular saflaşsın, yalınlaşıp kendilerinden ibaret kalsın. Hikayelerinin hırkalarından sıyrıl. Senaryoları buruştur at.

Aç sıktığın avuçlarını, sıkı sıkı tuttuğun taşları bırak.

Düş kırıklıklarıymış, ovulmamış tava dibi gibi kat kat kızgınlıkmış, öfkeler, asitli tepkilermiş. Sal hepsini.

Rahatla.


Durul. Ak.

17 Ocak 2018 Çarşamba

ÇAY

İçeri girdiğimde geniş, düzenli masanın bir köşesindeydi; stilize ince belli bir bardak çay.

Tanıştık. Konuyu anlattım. Dinledi. Derin, sessiz, ifadesiz ve farklı bir zaman hissi telkin eden (zaman onun değil de o zamanın efendisiymiş gibi) bir odaklanmayla getirdiklerimi incelerken arkamı yaslandım. Ferah bir mekan. Sıkışıklık duygusuna yer yok. Nefes alıyor, aldırıyor. Dokunulmamış çayla göz göze geldik. Kalın, tok camın ardında soğumaktaydı.

Sorular sordu, yanıtladım. Sorularımı cevapladı, açtı. Sistematik bir kafa. Sakin, uzun erimli. Hakim.

Usulca gelen ofis çalışanı birkaç çeyrek saat boyunca çayı üç kere değiştirdi. Kalktığımda sonuncusu da dokunulmamış, öylece duruyordu.

Değerlendirmesine güvenebileceğimi, konuyu ona havale edeceğimi bana ilk hissettiren de o çay oldu.

14 Ocak 2018 Pazar

ELEKTRİK DUYGULAR

Arkadaşım, bir tanıdık için Yüzünde o ifadeyi görünce notumu verdim dediğinde bunun ne kadar katı, sınırlayıcı bir bakış olduğunu düşündüm.

Bir vakitler çalışma masamın ucuna ayna koymuştum, bazen kafamı kaldırdığımda umulmadık bir suratla göz göze gelirdim. (Selfi’ler çağından önceydi, yüzler her an fotograflarının çekilebilecek olmasına o kadar alışık değilken.) Ürktüğüm, irkildiğim zamanları hatırlıyorum. Seri katilden madde kurbanına, o anki içimle hiç örtüşmediğinden daha da şaşırtıcı ifadeler.

Sıkıntıdan öldüğüm bir yemek hatırlıyorum. Karşımdaki gencin durmak bilmeyen konuşmasını tevekkülle dinlerken cin gibi bir aile büyüğünün bana bakıp “İşte gerçek sevgi, ben görünce anlarım!” deyişine hayretimi. Hissettiğim sıkıntı ve sabırsızlıkken onun gördüğü o an hiç de ön planda olmayan bir gerçek sevgi olmuştu.

Yüz. Arkasındaki, bilinçli-bilinçsiz muazzam bir trafiğin süre gittiği, göz açıp kapamalık vakte katman katman içerik sığan kafanın ona kıyasla çok basit, dar olanaklı vitrini. Neyi ne kadar hangi doğrulukla yansıtabileceği, yansıtılanın da karşıdaki tarafından ne kadar isabetli anlaşılabileceği bir yana, “Ben seni yüzünden okurum” iddiası baştan çürük bir varsayıma dayanıyor: İçerik, ifade ve anlaşılmasında standart bir dil olduğu.

Lisa Feldman Barrett’in, böyle bir dilin olmadığını ortaya koyduğu araştırmalardan, buradan ortaya çıkan yeni bakıştan söz ettiği konuşması ( altyazılı https://www.ted.com/talks/lisa_feldman_barrett_you_aren_t_at_the_mercy_of_your_emotions_your_brain_creates_them ) ağzımı açık bıraktı. Sezgisel olarak yakaladıklarımın çok daha geniş bir çerçevede doğrulanması, kafalarımızın içindeki, çokluk birbirine teğet geçen alemlerle tek bir dünyada yaşadığımız yanılsamasının da sonu.

Herkese aynı şeyi ifade etmesi gereken, hakikatine, doğrularına sadece biz ve bizim gibilerin vakıf olduğu bir dünya yok. (Ülkelerin yarısı diğer yarısına böyle bir şeyin olduğu sanısıyla bu kadar hayret edebiliyor, diş biliyor, infiale kapılıyor.)

Onun yerine kıymeti kendinden menkul beyinler var. Türe özgü standart malzemeyle dünyaya gelip bunu pizzanı kendin yap misali bireysel deneyimleriyle biçimlendiren insan beyni. Evrim, hızlı tepki vermeyi desteklemiş. Bunu kolaylaştıracak mekanizmalar böylece seçilmiş. Başta da öngörmek, tahmin etmek geliyor. Sanmak. Sen şu ilerdeki şeyi yılan san da siyah hortum çıksın, boş ver, tersinden iyidir, hayatta kalırsın.

Dışımız böyleyken içimizi de aynı şekilde yorumladığımızı söylüyor Barrett. Yüreğin pırpır mı etti, korkudan bil, kafana düşünceler mi üşüştü, hayatla baş edemez olduğun sanısına kapıl. Fizyolojik halleri ilk bağladığımız (deneyimlerimizle o şekilde yorumlanmış) anlamlarla eşleştir. Ve bunun doğru okunabilir yüz ifadelerine dönüştüğünü varsay.

Kapsamlı veriler fizyoloji ile düşünce ve ifade arasında hiçbir zorunlu ilinti olmadığını ortaya koymuş ki bu, sıradan dünya görüşünü temelinden sarsıyor (iyi de ediyor!). Adı konmuş duyguların üzüntünün, sevincin beyinde edindiği yollar yok. Bunun yerine muazzam bir elektriksel faaliyetin biçimlendirici olmuş deneyimler doğrultusunda etiketlenmesi var.

Çocukluğunda şiddet görmüş biriyle, olaysız, güvenli bir yuvada yetişmiş birinin aynı dünyada öngörüp hemen ardından gördüğü, hissettiği, ifade ettiği şeyler bambaşka olacaktır. Dünyası (pizzası) deneyimleri doğrultusunda beynin içinde oluşur.

Bu yaklaşım, kendi haline bıraktığımızda esiri olabildiğimiz (ya da kaçma çabasıyla dünyayı kendimize dar ettiğimiz) duyguları sabit, zorlayıcı bir paket olmaktan çıkarıyor. Elektriksel süreçler, fizyolojik akış ve bunların bedensel hislerini onların ayrılmaz bir parçası haline getirdiğimiz yorumlarından ayırıyor.

Yoğun bir duygu geldiğinde, güçlü bir heyecan duyduğunda hikayeleri bırak, hisse odaklan, işin özü orada diye boşuna demiyorlar.

O vakit sözgelimi kim bilir neden kaynaklanan bir mide bulantısı, karşındaki masuma yönelen nahoş bir antipatiye dönüşmeyecek, korku sandığının altından çarpıntı çıkacak, aşk sandığının ise sarhoş edici bir dopamin püskürmesi..


Ama kuklacının duygular, senin de kukla olmadığınızı, neyin ne olduğunu yaşayarak göreceksin.

11 Ocak 2018 Perşembe

HAVA YAPMIŞ

Yürek, hava yapan kalorifer gibi bazen. Ilık-soğuk.

Hava, hissedişinin gerçek-kurgusal (çokluk kurgusal) yaşantılar, bunlar üzerine örülen düşünceler, kaygılar, hükümlerle dolaylılaşması.


Hayatla kafan, kafandaki çorba yoluyla baş edemediğinde çok daha yalın işleyen kalbine dön. Havası alınmış kalorifer gibi anında ısınıyor.

7 Ocak 2018 Pazar

HAYMATLOS

Yürüyeyim dedim. Uzak sayılmaz, hem kulağımı da hazırlamış olurum.

Neye? Pek bilmiyorum, kimsenin de önceden bilemeyeceği, en fazla hayal meyal kestirebileceği gemsiz ses-müzik akşamlarından biri.

Kalıplara sığmaz Şevket Akıncı’nın yer aldığı bir (en yakını bu dediğimde kelime oyunu ustası kardeşimin umarım inleti olmaz dediği) dinleti, som dikkati her daim hak eder.

Başka bir etkinliklerinin duyurusundan: “Gürültü ve Duman! Take the AID Train Şevket Akıncı ve A.I.D (Art Is Dead)'in ortak etkinliğidir. Bir Özgür Müzik gecesi. Çeşitli düetlerle ve bize sonradan katılmak isteyenlerle beraber çalacağımız bir özgür doğaçlama/ özgür caz/ Noise/ Deep listening, ambient Elektronik, Elektronik Ambient/ Fluxus/ Dada/ Ma/ Transeksüel Swing/ Çeşitli tempolarda susma müziği, What you name it gecesidir.” 

Bana uyar!



Cinnah’tan aşağı saldım kendimi. Arada keskinleşiveren egzoz kokularıyla kirli havayı içime çekerek trafiğe kulak kabarttım –egzersize baskın seslerle başlamak. Yeni motorların nispeten gürültüsüzlüğüyle öne çıkan lastik sesleri oluyor. Zeminin durumuna göre kuru havada yeknesak bir hışırtı, yağışta ise çok yüksek bir fışırtı.

Kuğulu Park’ın oralarda ortalık hâlâ ölgündü. Bir Cumartesi akşamı, 7’ye doğru başkent. Yolların genişliğini bir yana bıraksan, terk edilmek üzere bir maden kasabasında olduğunu sanabilirsin. Renksiz, cansız.

Konur Sokak’tan saptım, sokağı canlandıran Haymatlos hemen oracıktaydı. Oralardaki, gitmediğimiz, görmediğimiz, bizimkilerden ayrılan dünyaların mekanlarından. Genç, şehirli.

Dışarıdaki uzun tahta masalar dopdolu, sohbet, muhabbet demini almış, ölgünlüğü süpürüp atan ses, sesler. İçeri girip dar uzun mekanın dibinde, sahneyi ayırdığını sandığım kara perdenin önündeki ufak tahta kahve masa, sandalyesini seçtim. Perde açıldığında sahneyle aramda hemen dolacak bir boşluk olduğunu gördüm ama o tarafta böyle kurulabileceğim bir masa-iskemle yoktu.



Hamburger, bira söyleyip duvara yaslandım, sol gözüm perde aralığından sahnedeki hazırlıklarda, sağ gözüm diğer uçtaki barda, mekana yerleştim.

İddiasızlığıyla özelleşen, insanların severlerse zihinsel minderlerini, aksesuarlarını yansıtarak donatıp kendilerine ait kılabileceği bir yer burası. Haymatloslara haymat.

Arkamdaki masaya tiz sesli bir kızla sesi işitilmeyen bir erkek geldi. Kız, işitilmeyenin sessiz konuşmasını beş saniyede bir aynen diyerek ritmik bir salvoya tuttu. Çok sürmedi, sazı eline aldı ve bir saat kadar sonra lavaboya gidene dek de susmadı. Karanlıkta hamburger yerine dilimi ısırdığım an yükselen kızgınlığımı dönüp “Neden daha gürültüsüz bir yere gitmiyorsun!” diyerek ondan çıkarmak istediysem de dilimi bir daha ısırıp sustum. Şimdi sesi iyice yükselmiş, elektroniği de yanlarına alarak mekanı dolduran davul ile gitarın üzerine çıkmaya bakıyordu.

Gerilen sırt kaslarımı birden gevşettim. “Bırak, inleti, böyle bir akşamda dinletinin parçası olsun. Kazara gelene, rastlantısal olana zaten kapıları açık, sen de öyle et.” Ondan sonra da kızı bir süre böyle duydum, derken artık işitmedim.

Performanslarının sonunda Emre Aydın ile Ali Yavuz olarak tanıtılan davul ile gitar ve elektronik şeyler insanlarına (hangisi hangisiydi, bilmiyorum) kulağımı verdim.

İyiydiler. Yola birlikte çıkmış, adımları birbirine uyarken her biri kendi kafasının içinde akanlara yoğunlaşmış gibiydiler. Uzayı sesleriyle kapladılar, üst üste, hiç boşluk bırakmadan, sessizliklerin yerini sesin alçalıp yükselişi, kalınlaşıp sislenmesinin aldığı yoğun bir döşemeydi, berrak, ateşli. Sevdim.

Sıra Can Mekikoğlu olarak tanıtılan diğer bir gitaristle birlikte Şevket’teydi. Sesleri hissetmeden, üzerlerinde düşünmeden, felsefi bir deney malzemesi, başka türlü oluşlara gidiş yolu ve aracı etmeden hıçkırır mı bile acaba diye düşündüğüm biri. Yine öyleydi. Hayır hayır, böyle yapma diye kendimi durdurana kadar Bill Frisell’i andığım, sonra hiçbir şeyi hiçbir başkasına benzetmeden dinlediğim sekansları boyunca kulağımı özgür bırakarak arayışlarında, buluşlarında, havada asılı kalışlarında onları izledim.



Masa komşum kız lavabodan döndüğünde setleri sona erdi. Gidelim dedi bir yanım. Yorulduğu ya da sıkıldığı için değil, bu akşamlık alacağını almış, şamandıra yükselip akışı kesmişti. Uyaranı az, öz, odaklanmışlığı yüksek tutmak iç beslenmenin bende en işe yarar biçimi. Merhabalaştığım Şevket ile içimden selamlaşıp teşekkür ederek, gölge gibi süzülüp çıktım.




Kulaklarımdan sesler süzülürken bir taksiye bindim.

1 Ocak 2018 Pazartesi

AKIŞ

İnsansın işte, yani su gibi. Donup kalabilir, kaynar, kızıp buharlaşır, yokmuş gibi olur, kirlenir, sana katılanları, dökülüp sızanları taşır, çamura kesebilirsin ama bunlar hallerin, sense su gibisin, çünkü hayat öyle. Karmaşa ile düzen arasında bir akış. Dinamik.

Bir haline takılıp ömrünü onunla tüketmek de var, baktın iş o yöne gidiyor, akıntıdan çıkıp özündeki akışa dönmek de.



Seni, senin gibileri zorlayan, kısıtlayan, mutsuz eden koşullar kısa vadede değişir görünmediğinde bu ikincisi önem kazanıyor.

Ne yapacaksın?

Algından başla.

Yılgınlığın yer etmesine geçit verirsen yılışıp yayılmakla kalmaz, bir bakarsın kendini tek gerçek olarak kabul ettirivermiş. Gözlerine katarakt inmiş gibi olur o vakit. Kafanı neye çevirsen bulanık, karanlık görürsün. Çevresel görüşten, görüş derinliğinden eser kalmaz. Her şey iki boyuta, aslının kaba saba bir suretine dönüşür.

Oysa hayat senin deniz bitti! dediğin yerde mi duruyor, duracak?

Oyun arkadaşın o olsun, hayatın ta kendisi. Algını, algınla ağırlaştırdığın hislerini, bu hislere dayanarak katılaştırdığın fikrini, zikrini kapıldığı akıntıdan kıyıya çek. Koşullara yanıp yakılarak teslim ettiğin iç özgürlüğünü, yaratıcılığını, görüşünün genişliği, derinliğini geri al.

Tek tek şeyleri netleştiremiyorsan kataraktının çaresine bak.

Hayat bununla istediğin gibi olmaz belki ama istediklerin, isteme biçimin, sonuçlara bağımlılığın sıkı bir kalburdan geçer ve dünyanın, bölgenin, ülkenin, çevrenin yaklaştıkça koyulaşan karanlığından silkinir, nefesinin durulduğu, ilhamın da yaratıcılığın da geri geldiği alanlar açar, bunları birleştirir, paylaşırsın.

Dışı değiştiremiyorsan kendine dönmek kaçış değil, su gibi yolunu arayış.

Su da yatağını hep bulur yeter ki sen buhar ile buz hallerinde takılıp kalma.

Hadi bakalım –diyorum kendime, yazdığıma göre okuyana da.




İyi yıllar!