28 Eylül 2015 Pazartesi

ESKİT DE..

Sonra sahne değişiyor (içte, dışta ya da ikisinden birden), dün şunu ifade eden artık öyle gelmiyor.

Eskimeyle barış içinde yaşar giderken yenilik birden hoşuma gitmeye başlıyor. Bazen yeniliği daha özlü bir yerde yakalayamadığım, üretemediğim, bazen de bir pipo pipodan ibaret olduğu, beş duyum yenilik istediğinden. Eski rejisör sandalyesinde ne kadar rahatsam yenisini alırken içim o kadar açılıyor. İkisi de ben, iki deneyim de hakiki. Geçicilik, ikisinin de gerçekliğini etkilemiyor. Sadece aynı taşlarla (konu başlıklarıyla) yeni bir oyun kurulmuş. Oyun akarcasına değişirken şeylerin (fikirler, duygular, algı, insanlar) bütün içindeki yeri, anlamı, onlarla ilişki de değişiyor. Büyüyor, ufalıyor, farklılaşıyor, sahneye giriyor, sahneden çıkıyorlar.

Bunları güçlü, baskın oldukları bir karede dondurup şu şudur (dolayısıyla öyle olmalı/kalmalı) diye kurallar, ölçütler, nirengiler sabitlemek ne ayak bağı.

İç-dış çelişki, sürtüşme, çatışmaya davetiye.

Deneyime değil, deneyimleyene bakmalı.

Bir şeyi enine (insanın kendi ve zaman içinde) boyuna (insandan insana aldığı farklı hallerde) görebilmeli.

Bugün ak dediğim, başkasının ya da başka zaman benim kara dediğimle o vakit eşdeğerli.


Dikkati oyunculardan oynattıkları taşlara kaydırmaksa bir yığın tercüme hatasına gebe.

26 Eylül 2015 Cumartesi

ESKİT

Dağın başı (aslında eteği) bu işe çok uygun.

Şehirli bitişikliğinden, ölçütlerinden uzaksın. Nasıl göründüğün burada hiç önemli değil. Ne de sahip olduğun nesneler ve temsil ettikleri. Sana kimliğinin sıfatlarını (zevk sahibi, modern, şehirli) bahşedenler.

Burada geçer akçe sahip olmak değil, olmak. Hayatla sosyal çevre üzerinden, etkinliklerle, nesnelerle ilişkilenme gereği, bunun imkansızlığıyla birlikte ortadan kalkıyor. Parmağını doğrudan prize sokabilir, tatmini şunu yaptım-bunu ettim-onu aldım sayıp dökmesinde değil, nefes almada, aldığın her solukta doğayı içine çekip onun içine erimede bulabilirsin. Basit, hakiki, derin.

Bu da eşyayla ilişkiyi tümden değiştiriyor. Vitrinim olma zorlanımından kurtulmuş, kendi yaşamlarını sürüyorlar. Eskiyor, yıpranıyor, demode oluyor ve gözüme hiç batmıyorlar.

Tersine.

Onları özgürce eskimeye bırakmada tatlı bir his var. Çocuğun eprimiş oyuncak ayısındaki gibi, birlikte olmaktan, zamanı üzerinden birlikte geçirmekten gelen yoğun bir aşinalık. Şefkate varan kadifemsi bir sevgi.

Bana sunduklarından, asli işlevlerinden öte bir beklentim olmadığından, uzantım olarak görülmek gibi tatsız bir iş yüklemediğimden birlikte ama kendi yollarımızda geçinip gidiyoruz.

Elementlere, tuzlu deniz rüzgarları, yağmurlar ve kavurucu sıcağa ömürleri yettiğince maruz kalıyorlar. Yenisini, daha iyisi, güzelini alma baskısıyla gözümden düşmemeleri bir yana, tepe tepe kullandıkça gönlümde daha çok yer ederek kırılana, yırtılana, onarılmaz hale gelene kadar yaşıyorlar.

*

Beden de bir yanıyla nesne (vitrin) olarak görülebilir. Ama eşyadaki bu koşulsuz kabulüm konu vücudum olduğunda gelişigüzel. Kırışıklar, sarkmalarla hiç sorunum yokken saçımı boyatmaya devam ediyorum mesela.

24 Eylül 2015 Perşembe

Rüyamda bir otobüs terminalindeydim. Gelişleriyle gidişlerinin birbirine karıştığı bir grup içinde. Geliyor muyum gidiyor mu, bilemeden büfelerin önünde dolanırken birinin tezgahındaki karton kutu dikkatimi çekti. Durdum. İçi üflemeli doluydu. Huni gibi dipleriyle kısacık zurnaları andırıyorlardı. Ama kalın kartondan. Geometrik desenli rengarenk yüzeyleri cilalı, parlaktı. Türkuaz ağırlıklı birini çekip aldım. Huniye yakın kısmına kısık kedi gözü biçimli ve eğik iki çentik açılmıştı. Sesler buradan yapılıyordu demek. Sesini üflemeden işittim. Tatlıydı. Yumuşak. Gelmeyi de gitmeyi de unutmuş kalmıştım ki acele eden grubun geri çağırmasıyla oradan koptum.

*
Sabahları, flütün serin sentetik gövdesine parmaklarımın artık lap diye oturuşunu özlemiş olarak tepelere doğru yola koyuluyorum. Hevesle.

Bugün, kayaların içlere doğru cep yaptığı tarafta değil, denize baktığı yerin üstlerinde oturdum. Manzaram yine su ama berrak sığlığında diplerin suluboyalaşması yerine, azarak kayalara çarpıp kırılan dalgalar. Dışı lacivert, astarı camgöbeği, etrafı köpük köpük. Güneş gözlüğü yerine de parçalı bulutlar.

Çaldım, çalıştım. Vakit geldi geçti. Kendimi alamıyordum. Hadi bir de sesi çatlatmadan ne kadar yükseltebildiğine bak. Sese temizliğin ötesinde ne katabildiğine. Kişilik? Ruh? Böyle böyle gamı parmak egzersiziyle birleştirip çeşitlerken tam artık kalkmaya niyetlenmiştim ki bir çocuk şarkısı (Sansar ve Avcı) belirmeye başladı. Üç nota, dört, beş.. Bozuldu. Tamam, bozulduğu yere dön. Bir iki başa dönüşün ardından baştan sona çıkıverdi.

Flütün sevgime küçük bir armağanı gibi.

Teşekkürler flüt!

*
Psikologlar araştırmalarında uzun ömürlü tatminin, yaşam hoşnutluğunun nesnelerle değil, deneyimlerle geldiğini göstermiş. Buna göre daha akıllıcası, (parasal ve ruhsal) yatırımı öteberiye değil, yaşantılara yapmak. Yolculuklar, keşifler, öğrenme..

Un elenip kalbur duvara asıldığında üzerinde kalan bunlar. Aldığın yeni yeni cep telefonları, mobilya vd çerçöp değil demeye getiriyorlar.


Flüt de buna şen bir Si ile karşılık veriyor.

23 Eylül 2015 Çarşamba

LA

Dikkatin tatlı noktası da izlediği hiçbir şeyle (iç-dış, olumlu-olumsuz) tepkimeye girmeyen sakin uyanıklık. Yargılamayan, kıyaslamayan, olanı olanda görüp kavrayan saydam bir bakış. (Notaları ancak birbirlerine göre adlandırabilen göreli kulağa karşı kendi içlerinde bilen mutlak kulak gibi.)

Bundan kaydıkça benmerkezli olmaya, açıklığı, duruluğu da takıntıya, saplantıya doğru bozunuma uğramaya başlıyor.

Uçlarda artık her şeyi kendi bildiğine, istediğine göre yontmaya bakan, olmadığında sonu gelmez gevişlerle sadece kaygı, endişe, öfke, nefret doğuran yıkıcı bir dikkate dönüşüyor.

Daha oralara gelmeden karardığı bir aralık var ama.

Blok flüt birden gözüme çarpmadan önce oradaydım.

Ülkenin, bölgenin kavurucu karmaşasına aklımı ve yüreğimi kaptırmış. Çırılçıplak ve ben olarak değil, İnsanın alabildiğine kırılganlığını acıtıcı bir derinlikte hissederek. Çıplaklık (ikinci el yorumlar, açıklamalar, koşullanmalar bir yana atıldıktan sonra), hiçbir şey bilmediğimin teslimiydi. Sığınılacak kağıttan kaleler, hazır yutulmuş inançlar olmadığında gelen o korunmasızlık.

Aslında, dümeni tatlı noktasındaki dikkate bırakmak için elverişli bir kabuk kırılması, açıklık. Ve insanı takıldığı yerden çıkarıp yürünecek bir yola koyan da o.

Ama duyguların (acı, endişe, korku) girdabına kapılmıştım.

Ortalığı içimde yatıştıran, dikkati doğru ses verdiği aralığa getiren küçük plastik flüt oldu.

Sanki panik içinde sekiz kolunu birden boğazıma, yüzüme dolamış sıkan irice bir ahtapot vardı da debelenmeyi kesip sakince onu kenetlendiği yerden sökerek omzuma koydum. Sonra da yuvasına bırakıp dalışa devam ettim. Zihinsel enflamasyon öylece yatıştı.

Bir şey tutturup ortalığı ayağa kaldıran çocuğun dikkatini başka noktaya kaydırır gibi. Ham halinde zihin, tutunacak, yapışacak şey arayan, bulduğunda dünya bundan ibaretmiş gibi asılan ama onu başka bir tutamakla değiştirmeye her zaman hazır bir ahtapota benziyor. Ve 7’sinde neyse 70’inde de o.


Heyecan, heves duyacağı bir konuyla yatıştırıldığında ise yozlaşmaya açık dikkati yerini tatlı noktasındaki duru dikkate bırakabiliyormuş demek. Her sabah yaptığım gama (an’a) kulak kesilmek bana bunu gösteriyor.

22 Eylül 2015 Salı

SOL

Notaları tek tek, uzunca çalıyor, dinliyorum. En sevdiğimiz renk sorulur da en sevdiğimiz notanın hangisi olduğunun sorulduğunu hiç duymadım. (Oysa iki grupta da yedişer ana kalem var.) Neden? Renklerin tersine notalar başlı başına ortada olmadığı –işitilmediği- için mi? Mutlak kulağımız (perfect pitch) yoksa ya da müzisyen değilsek, onları sadece oluşturdukları bütün içinde, bundan ayırt etmeksizin işittiğimizden? Bir de uçuculukları tabii. Sarı, en sevdiğim rengin o olduğunu fark edeceğim sıklık ve kalıcılıkta algı alanımdadır. Ya si, do? Gerçi ancak oluşturdukları bütün içinde bir varlığı olan harfler de bu özellikleriyle notalar gibi ama onlarda pekala sevdiklerim-o kadar sevmediklerim-hiç sevmediklerim ayrımını seslerine dayanarak yapabiliyorum. Notalardaysa bunun tek istisnası la. Telefonun sinyal sesi olduğundan sıkça duyuyorum (ve bakırımsı, uçuk kızıl ışıltısıyla hoşuma gittiğini biliyorum).

Böyle tek tek çalıp sahneye çıkararak kulağımda evirip çevirince notalar bireyselleşiyor, kişiliklerini ortaya koyuyorlar. Eşsizlikleri belirginleşiyor ama şimdi sorulsa en sevdiğim notanın hangisi olduğunu yine söyleyemem.

Dün ilginç bir şey öğrendim. Batı rüzgarında elimde flüt, güneşi batırmaya gitmiştim. Denize doğru üfledim. Çılgınca bozuk bir ses çıktı. Şaşırdım. Ses çıkmıyor, sanki atılımı zorbaca bastırılıyordu, sonra birden patlıyor, çatlıyor, cayır cayır bir iniltiye dönüşüyor, kıvrım büklüm pesleşiyor, tizleşiyor, can çekişiyordu. Parmaklarıma baktım, tutuşuma, nasıl üflediğime. Yanlışı bulamadım. Ama nasıl olur da onca egzersizden sonra böyle birden sıfırın da altına düşerim? Görenin çok eğleneceği ifade suratımda ne kadar kaldı, bilmiyorum. Sonra birden anladım: Rüzgar! Demek rüzgarda flüt çalınmıyormuş.

Güldüm. Gel bakalım, dedim kaotik zorbaya, göster kendini! Ve flütü beraber üfürdük. Ben usulünce, o darmadağın, aletin altından girip dilinden çıka, açtığım deliklere hücum edip birden geri çekilerek alçala yüksele. Bir deliyle piyanonun başına oturup dört el çalmaya kalkmak gibiydi. Sesleri bozuyor, çökertiyor, yığıp emiyordu.

Bu bana ses bozunumlarıyla oynama esini verdi. Bugün düzgün egzersizin ardından öyle yaptım. Parmaklarımı kesintisiz hareketlerle kaydırarak sesleri yerlerinden oynattım, yayıp dağıttım. Telsiz alıcısının frekans ayarıyla oynamak gibiydi. Tatlı noktasında (sweet point) tam kıvamında çıkan ses oradan öteye beriye kaydığında bozuluyor, çirkinleşiyor, tırmalayıcı oluyordu.


Bir yandan da şeylerin, her şeyin tatlı noktasını düşündüm tabii. Tatların, kokuların, renklerin, ilişkilerin, duyguların. Bilincin.

21 Eylül 2015 Pazartesi

FA

Güneşe karşı oturup gözlerimi kapadım. Kendimi sesler saçacağım çevreyi hissetmeye bıraktım. En belirgini önce sadece güneşti tabii. Fiziksel dokunuşu, sıcağı, gözkapaklarından sızan aydınlık. Yüzüm flüt deliğine, güneş de onu tamamen örten etli bir parmak ucuna dönüştü.

Günaydın flüt!

İşte bak, günden güne fark ediyor. Bir mekanda iki yabancı gibi değiliz şimdiden. Selamlaştık. Havadan sudan bahisle yabancılığı yabanlığından çıkarmaya başladık. Ben sesini, sen nefesimi duyar olduk.

Gözlerimi açmadan çalıştım. Deliklerin çevresinde, parmağıma onların kenarıyla birlikte dokunan titreşimleri de böylece ilk kez fark ettim. Seslere dokunduğumu ya da onların bana dokunduğunu.

Ne güzel bir yakınlaşma bu. Gitarda bunu kaçırmıştım. Kafamda olmadık idealler, arada kapanmayacak bir uçurum, yine de bütün iradem kusurları törpüleme inadına dönüşmüştü. İstek değil, inat. Çalarken kulağım sadece hataları duyuyor, bunlara da bir an önce yolu temizleme sabırsızlığı, kızgınlıkla yaklaşıyordu. Sevgi yoktu haliyle ne de zevk. Meyvesiz gerilim iyice tatsızlaştığında bıraktım.

Oysa insanı an’da, mevcut olanda tutan sevgi ve istek. Ancak o zaman yaşadığını ondan kopuk bir standartta ölçüp biçmiyor, kestirip atmıyor, geçmişe-geleceğe sıvışmadan olduğu gibi alıyor, yaşadığında kalıyorsun. Ondan sonra da elle gelen düğün bayram.

Anı günahı sevabıyla kabule mükemmel kusurluluk demeye başladım. Fevkalade otomatik tepkiler (sabırsızlık, tahammülsüzlük, can sıkıntısı) araya girmeden kendini yaşadığına bıraktığında ne sınırlılık batıyor artık ne sıradanlık, defolar. Yerlerine daha iyisini koyabileceğin, geliştirip derinleştirebileceğin, arındırabileceğin durumlarda hiç geri durmuyorsun ama bunu var olana sırtı dönük, keskin, kuru (bazen cezalandırıcı) bir doğruculuk, mükemmelcilikle değil, görebildiğin, yapabildiğin için ve gönüllü yapıyorsun.

En iyinin ardından gitmek o zaman yapıcı.

Şimdiyse benim için güzellikten bile önce gelen, samimiyet. İçli dışlılık. Bir enstrüman (sözcüğün en geniş anlamıyla), ifadenin dolaysız, organik bir aracı olmuşsa bu doğrudanlıkta güçlü, kendiliğinden güzel bir şey var. Biçimsel olarak vasat olabilir ama insan ona kendini tümüyle ve alabildiğine spontan verdiğinde içtenlikle güzelleşiyor. Cansuyu verilmemiş gayri şahsi bir incelmişlikten çok daha heyecan uyandırıcı oluyor. Hakiki.

Elimde sadece bu flüt, yapabildiğimse bir parmak egzersizi ve gam olarak hücre cezasına çarptırılmış olsam nasıl bir ilişkim olurdu? Yaşamla tek irtibatım olmak onu nasıl derinleştirir, güçlendirirdi? Herhalde ona bildiğim her şeyi yükler, süzgecinden geçirir, onunla düşünür, hisseder, öğrenmeye devam ederdim.

Bin türlü dikkat dağıtıcı ile oyuncağa boğulmuş çocuklar gibiyiz. Birini bırakıp öbürüne atlıyor, hiçbirine birlikte pişme şansı tanımadan orada oraya savruluyoruz.

Bu küçük plastik flüt başlangıç zihnine bir çağrı.

Hah! Bir süre sonra gama bazı notaları vurgulaya uzata çeşitli edalar vermeye başladım. Tumturaklı bir söylev parodisi. Bağrı yanık. Şen şakrak. Bağlı (legato) çaldım. Hatta küçük bir tril denemesi bile yaptım -ama olmadı. (Gitar hocam, cin olmadan adam çarpmaya kalkma derdi.)


Öyle işte. Sal kendini, tadını bul-çıkar, eğlen, için ısınsın, gözlerin gülsün.

20 Eylül 2015 Pazar

Böyle bir ortamda çalışmak, kendini elindekine vermek zevk. Gök, yarımadanın tepeleriyle sırtını verdiği dağlar bir yana (aslında bunlarla birlikte) burada bir kubbe. Ufka dikilen yapılarla büyük kafaya ufak gelen namaz takkesi gibi kaldığı şehirdekinden ne kadar daha kuşatıcı. Varlığını hatırlamak için başını kaldırmana gerek yok; göz hizasında. Doğanın sarıp sarmalayıcılığı onunla başlıyor, bastığının çokça toprak oluşuyla sürüyor. Buna su ekleniyor. İçinde, kıyısında dokunuşu, sesi, kokularıyla denizin arındırıcılığı.

İnsan (şimdi olduğu gibi elinde plastik flütüyle bir kayanın üzerinde) her türlü kalabalıktan sıyrılıp kendiyle önce baş başa kalıyor, sonra bu kendi de üfürdüğü sesler gibi kocamanlığa karışıp gidiyor.

Doo-re-mii.. Bayağı temiz başlamışken sinir krizi geçiren bir hadımın sesi gibi tizleşiverdi birden. Parmak uçlarım yeterince etli değil, delikleri tam kapatmak için basışa fazladan dikkat etmem gerekiyor. Üflemeye de.

Acemilikte dikkat yorucu. Neye, ne kadar, nasıl enerji harcayacağını bilmediğinden seferber ettiği çaba gerekenin hep üstünde. Sakin, ekonomik bir uyanıklık olmaktan uzak. Kasıcı. Buna bir de alışık olmadığı şekillerde çalıştırılan kasların yorulması ekleniyor. Çene kemiğini kafatasına bağlayanlar ağrıyor mesela. Bunlarla öylece tanışmış oluyorum.

Yine de uzun uzun çalıştım. Etimden (yerimden sıçramama bakılırsa) irice bir parça koparan sığır sineği olmasa biraz daha çalışırdım.


Daha sonra denizde sırtüstü uzanırken aletsiz egzersiz yapmanın yolunu buldum. Başımın arkasında birleştirdiğim ellerimi çözüp flüt niyetine iman tahtamda hizaladım. Göbek deliği de serçeparmağın kapadığı en alt delik oldu.

19 Eylül 2015 Cumartesi

RE

Sıcak bastırmadan flütü sırt çantasına atıp vurdum tepelere. Ne insanları rahatsız edeyim ne çıkardığım seslere dikilmiş kulakların hayaliyle benim dikkatim bölünsün.

Ta ötelerde gözenekli bir kayayı gözüme kestirip kuruldum.

Taze sabah ışığına bulanmış koyu seyrettim. Suyun laciverdi, rüzgarın biçimlendirdiği eğik çamların iğneleri ışıldayan yeşili, ak kayalar.. Kokuları içime çektim. Ciğerlerimi birazdan eğri büğrü seslere dönüşecek havayla doldurdum.

Hadi bakalım flüt!

Tek bir doğru ses ne çok şeyin hizalanmasıyla çıkıyor. Önce tutuş, açısı, parmakların duruşu. Sonra nefes ve üfleme. (Çitlediğin çekirdeği dilinin ucuyla fırlatır gibi demişti Çağatay. Sorun şu ki ben bunu dilimle değil parmaklarımla, bir tuhaf yaparım. Flüt derslerinin bir yan ürünü de çekirdeği herkes gibi halletmeyi öğrenmek olabilir.) Derken sesten sese geçiş. Bütün bir hafta sadece gam ile bir de parmak egzersizine çalışacağım.

Parmaklarım maymun taklidi yapmaya çalışan yeteneksiz bir komedyene benziyor. Sıraları şaşıyor, delikleri tam kapayamıyorlar. Başa dön. Yavaşla. En büyük yardımcın yavaşlık. Beynine yeni sinir yolları oluşturması için zaman tanı.



Aşağıdaki kayalıklar arasındaki sığ su berrak, saydam. Işığı kırmasa su olduğu anlaşılmayacak. Bir de güneşin pazar filesi gibi yaydığı ışık örgüsü. Sürekli hareket-çözülme-oluşum halinde. Beynimde oluşanları buna benzetiyorum. Yeni işleyişler, bağlantılar. Yeni bir nöron haritası. Çıkılacak kısa ya da uzun yolculuklar.

Flüt, henüz otomatiğe bağlanmamış her şey gibi eşsiz bir odaklanma egzersizi. Acemilik bunun için değerli. Sadece andasın.

Sabırsızlık, can sıkıntısı? Hiç yok. Bunlarla ilişkim, odaklanma egzersizinin başka bir yönüyle yumuşamış. Olduğum yerde uzayan zamanlar boyunca dingin kalabiliyorum.

Artan sıcakla birlikte boynumdaki tülbendi alnıma bağlayıp (terbent!) kalktım.

Hadi bakalım fareli köyün kavalcı adayı!

Evde de kafa şişirmeden çalışmanın bir yolunu bulup sevindim. Parmak egzersizini sesini kısık bir ıslıkla çalarak yapıyorum.


Yolunu aç, sevinç ve heyecanla sula, insanın yaratıcılığı fışkıracak yer arayan nazsız kır çiçekleri gibi ortaya çıkmaya hazır.

18 Eylül 2015 Cuma

DO

Babamın birkaç yıl önce istediği blok flüt öylece durduğu yerde birden dikkatimi çekti.

Öğrenme üzerine düşünüyordum.

Öğrendiklerimi. Dil, duyma, bakma-görme, fotograf..

Ama asıl öğrenme süreci.

Oradan buradan ufak, acemi, güvensiz adımlarla başlangıcı.

Karşımda tekparça, kapalı duran konuya daracık bir kanaldan nüfuz etme çabalarını. Dar boyunlu bir balonu şişirmeye çalışmak gibi. Elim-gözüm-zihnim işledikçe çabanın derlenip toparlanmaya, kanalın esnemeye başlamasını. Kazandığım ivmeyi. Derken bir gün balonun şiştikçe şişmeye kendiliğinden açılıverdiğini fark etme zevkini. Öğrendiğim her ne ise teklemekten akışa geçtiğini hissetmenin o müthiş enginliğini..

Yeniden çocuk sahibi olmak isteyen biri gibi bütün o süreci bir kez daha yaşamayı arzuladım. Blok flüt işte o zaman terk edilmiş bir nesne olmaktan çıktı. Çarptığı gözümle canlandı.

Silifke’de, İstanbul’daki Galip Dede caddesindekileri aratmayan ışıl ışıl müzik aletleri dükkanına girdim. Bir köşede Yamaha dijital piyano, telli sazlar, vitrindeki vurmalılar.. Ferah, iç açan bir mekan. Aydınlık yüzlü sahibine blok flüt dersi de veriyor musunuz dedim. Veriyormuş. Geçen haftaydı. İlk dersi bugüne kararlaştırdık.

Hocam, Çağatay, İstanbul’dan göçme. Bankacılığı bıraktığı gibi baştan beri gönlünde olan müziğe burada dönmüş.

Rahat, doğal bir iletişim kuruyor. Öğrenmekten zevk alan biri gibi de öğretiyor. Ürkütmeden, açık seçik, basit.

Blok flüt, kendiliğinden seçeceğim bir saz değil aslında. Elişi gibi angarya bilinip geçiştirilen okul derslerini fazlasıyla çağrıştırıyor. Sesi de aman aman değil. (Bana kalsa içim klarnete giderdi.) Çağatay’ın piyano üzerinde gösterdiği gibi yelpazesi de dar. Bir küsur oktav. Ama albeniden yoksun bu sınırlı hali tuhaf bir biçimde kışkırtıcı da.

Al sana güdükçe bir alet; gör bakalım onunla nasıl bir ilişki kuracak, can üfleyeceksin! Çünkü sonuçta ilginç olan neye değil, ne üflediğin. İki çakılı birbirine vurarak da insanı alıp götüren bir yol açabilirsin. Peşinde olduğun da öyle bir yol.

Ama o nice sonranın işi. Önce, bebek adımlarıyla başlayacak öğrenme süreci.

*
Duvar kadar sağır babam, flütü, kafasındaki sesleri (“Bazen fabrika gümbürtüleri, çınlamalar, uğultular ama bazen de ilahi şeyler, olağanüstü melodiler!.") belki bunda bulur, dışa vururum diyerek istemişti. İkiletmedim.

O zamanlar baharda yazlığa bırakıyor, sonbaharda da gelip alıyordum. O sefer geldiğimde flüt öylece duruyordu. "Ha o mu", dedi, "alacağımı aldım, işim bitti." Çeşitli ses deneylerine yeterince tanık oluyorum; bunun nasıl olduğunu hayal etmek istemediğimden kurcalamadım. Flüt de mavi kılıfı içinde bir köşede kaldı.

*
Silifke dönüşü çantamdan çıkarmış, fırdolayı bir esintide titreşen mum alevi gibi sarsak bir gam inip çıkıyordum.

Kavalla ilgili çok acı bir anım vardır, dedi babam.


“Köyde bir çoban vardı. Upuzun, metalden yapılma da bir kavalı. Çok güzel çalardı. Çocuktum. Kıskandım herhalde. Bir gün bir hamlede kapıp hırsla büktüm, yere çaldım. Kullanılmaz hale geldi. Adam yaralı bir hayvan gibi eline aldı.. Ağladı. O an pişman oldum. Ne zaman hatırlasam içim yanar, hâlâ azap duyarım. Herhalde kıskanmıştım, bilmiyorum.”

14 Eylül 2015 Pazartesi

HAZIM

Karmaşa eninde sonunda başlangıçtaki şiddetini kaybederek şöyle ya da böyle kanıksanıyor, algısı durulur, hayat onunla sürdürülür hale geliyor.

Yaşam-sürekli değişim-dengelenme

Akış zaten o yöne. Oluruna bırakmak da bir yol. Ama kırık kemiği yanlış alçılamak gibi geride çolaklıklar da bırakabilecek bir yol. Dümdüz bir kanıksama, kaçırılan bir sorgulama, çuvaldızı kendine batırma fırsatı. Duyarsızlaşmak. Kaşarlanmak.

*
En beteri, aşırı çalkantıyla birlikte dikkati aşırı dağıtma eğilimiydi. Haber ardına haberle ajitasyon had safhaya vardığında ateşi söndürme isteğiyle FB’a geçip onun yamalı bohça içeriğinin sel sularına kapılmak.

Bir süre sonra böyle olmuyor dedim. Kendini kışkırtıp kışkırtıp ardından avuntuyu, dağıtıcılıkta bundan hiç farklı olmayan parçalı, kesintili, anlık girdi bombardımanında aramak saçmalık.

Televizyon, gazete, interneti asgariye indirdim. Başı koparılmış tavuk gibi koşmayı kestim. Kendimi ne hissediyorsam hissetmeye, düşünceleri kafamda birbirini kovalamaya bıraktım.

Böyle çok daha iyi oldu. Ajitasyon dindi. Dört bir yana dağılıp savrulmak yerine tek bir noktada, yaşadığımın farkındalığı ve tesliminde bütünlenmeye başladım. Bilmezliğimin sınırlarını görmek gücümü toplamamı sağladı.

Ne kadar az bildiğin gerçeğiyle yüz yüze gel. Onu kurguladığın (ya da o kadarını bile yapmayıp hazır kurgulanmışını otorite, rehber bildiklerinden ithal ettiğin) açıklamalar, çözümlemeler vs ile doldurma yanılsamasından, sıkıntısını da dikkat dağıtıcılarla bastırmaktan uzak dur.

Kal, izle, yaşa.


Kanaatlerin, inançların, tercih ve tepkilerin oluşumuna kendinde tanık ol. İnsanın ne kadar kafasında hapis yaşadığını, uç uca getirdiği kıymeti kendinden menkul yargılar uğruna işi ölüp öldürmeye kadar vardırırken tüm bunların jeneratörü zihninin nasıl işlediğinden ne kadar bihaber kaldığını mikro ölçekte kendi kafanda seyret.

8 Eylül 2015 Salı

KEDİLİ GÜNLER



Başka bir türle etkileşim gerçekten de, farklı bir aileden gelen (hatta arkeolojik) yeni bir dil öğrenmek kadar heyecan verici.

Köpek, kuş, gelincik, vaşak.. İnsani önyargılara önyargıyla cevap vermediği için seni bir durup anlamaya itiyor.

Bunu yazlık kedisi Beşiktaş’la yaşıyoruz. Yavaş yavaş birbirimizin huyunu, huysuzluğunu, istekleri ve sınırlarını öğrendikçe de aramızdaki bağ derinleşiyor. Başlangıçtaki anlamama, yanlış anlamalardan doğan sabırsızlık, kızgınlık yerini anlayışla gelen aşinalığa bıraktıkça güvenimiz artıyor.

Gözlerinin dupduru yeşili dahil bu üç renkli zeki varlıkla karşılıklı dikilip birbirimizi süzüşümüz sayfalarca lafa bedel yeni anlayışlarla sonuçlanıyor.

Anlamazdan geldiklerimizi bal gibi anladığımızın da itirafı bu uzun bakışmalarımız. (O paspasa yatmanı istemiyorum, kara kıllarını sökmek dert oluyor – yemek ver – kucağına al..)

Kedilere ilişkin klişeler bir kedinin tekilliğinde patır patır dökülürken klişe fikirlerin yararsızlığını da beraberinde götürüyor.

*
Beşiktaş yaman bir avcı. Başının çaresine pek güzel bakabilir. Yazlıkçılar çekildikten sonra bakıyor da zaten. Ama hazır yiyecek varsa ne diye uğraşsın ki? Onu bu yıla kadar hiç beslemedim. Yine de ahbaptık. Geçerken çağırdığımda mutlaka gelir, uzun uzun bir şeyler anlatarak biraz okşamama izin lütfeder, fazla sürmeden “Tamam! Yeter bu kadar!” hükmünü tırnaklarını içe çekmediği patisini elime çakarak bildirirdi. “İşim gücüm var benim, daha akşam öğününü bulup buluşturacağım” der gibi. Kendine yeterliği, başına buyrukluğu, fırsatçı yumuşaklığı (gerçi okşanmaktan başka bir şey elde edemeyeceğini bildiği benim için geçerli değildi bu) hoşuma gidiyordu. Olağanüstü çevikliği, güzelliği de.

Beslemeye onu tanıyan birinin giderken bıraktığı mamayla başladım. İlişkimizi kökten değiştiren de bu oldu.

İkimiz de ehlileşir, birbirimize bağlanır olduk; tek başımıza sergilediğimiz keskinliği kaybederek ilişki içinde yeniden yoğrulur.

*
Yeni bir ritüel  başladı. Öğleden sonra kahvemi alıp ara kata çıkıyorum. Peşimden geliyor. Kahvemi bitirip kitabımı açmamı beklerken ayağımın dibine uzanıyor. İkimizin de acelesi yok. Daha önce uzun bakışmalar arasında başını okşamamla yetinirdik. Sonra bir gün patisini bacağıma uzattı ama orada kaldı. Bir süre daha geçti, patisinin yanına başını da dayadı. İçimin eridiğini hissetmiş olacak, kucağıma atlayıverdi. İkindi ritüelimiz işte öyle başladı. Kahve maşrapasını kenara koymamı işaret bilerek bakışıp enine boyuna tartmayla hiç oyalanmadan kucağıma atlıyor. Havanın sıcağı içinde ondan daha yoğun bir sıcak, kıllı yumak. Şöyle bir dönüp göğsüme uzanıyor, rahat edeceği konumu çabucak kararlaştırıp kucağıma inerek kıvrılıyor. Başındaki elimi kafasını çevirip usulca dişleyerek okşamaya başlamamı işaret ediyor. Başlıyorum. Ağır ağır, derken ikimizin de sevdiği gibi haşince. Ter her yanımdan akıyor, bolca döktüğü siyah-beyaz tüylerin üstüme başıma yapışmayanı havada uçuşuyor. Ama bu sıkıntıların hemen altında büyük bir şey olduğunu çabuk anladım. Sevgi ve karşılıklı güvenden geçen bir yolun götürdüğü derin, çok derin bir kendini bırakış, gevşeme ve saflaşma. En ufak bir gerilim hissedilmeyen küçük beden gırıldayarak uykuya dalarken sadece o andayım. Bana bunun nasıl olduğunu gösteren kedi bulunmaz bir yoga ve meditasyon öğretmeni.



*
Dikkat kesilen bir kediyi izlemek kadar dikkati bileyen az şey vardır.

Mutlak gevşemeden mutlak tetikteliğe bir anda geçebilmesi başlı başına hayranlık uyandırıcı.

Av ya da avcıya tümüyle odaklanması en büyük gücü ama aynı zamanda en zayıf yanı. O lazerleşme anında tek bir noktaya konsantreyken arkasından dolanıp armut gibi yakalayabilirim; konsantrasyonunun gücü başka her şeye kapanmasından geliyor.

Eylem ya da hareketsizlik, ne yaşıyorsa kendini sadece ona verişiyle hayvanlar aleminin Zen ustalarından.

İzle, gözle, içselleştir, erer gidersin.

*
Kedi eğitilmez derler. Oysa öğreniyor. Her ışıkta gözbebekleri kısıla açıla hiç kıpırdamadan beni süzmesinin boşuna olmadığını görüyorum.

Sabahları avaz avaz miyavlayarak karşılaması hoşuma gitmiyor, elim ayağıma dolanıyordu. Parmağımı burnunun dibinde sallayarak durdum, o susana kadar kımıldamayarak (aşağı inip mama kutusuna gitmeyerek) şamata yapmasını istemediğimi kısa sürede iletebildim. Sabahları tel kapının önünde zaten efendice kalkıp giyinmemi bekliyordu. Meramımı anladıktan sonra kapıyı açtığımda da sakin kalıyor. Arada ağzından kaçırdığı yarım gurultular dışında kendine gayet hakim, yanım sıra geliyor. Ancak mamasını yeşil küreğinde (kap niyetine) önüne koyduğumda miyavlamasını koyverip heyecandan titreyerek yiyeceğine yumuluyor. Kafasını okşayıp sahneden çekiliyorum. Artık bana ihtiyacı yok.

*
Gün boyu nerelerde dolaştığını bilmiyorum. Açıkhava kedisi o. Zamanın çoğunu sıcağın durumuna göre serildiği bahçede, çimler ya da toprakta, verandanın taş zemininde ya da ben neredeysem yanım yöremde (olmadık pozisyonlarda, oradan buradan sarkarak) geçirse de kafasına estikçe çekip gidiyor.


Bazen onu tanıyan birilerine rastlıyorum. Ağzı kulaklarında ne akıllı bir kedi olduğunu anlatıyorlar. Şeytan tüylü olduğunda birleşiyoruz.

7 Eylül 2015 Pazartesi

DAĞLICA

Kan gövdeyi götürüyor.



Dalga dalga şiddet, fiziksel uzaklığa bakmadan soluk aldırmıyor. Göğsümde kahverengi, balçık kıvamında bir ağırlık, zihnime de çöküp bakışımı daraltıyor. Düşünceler kesik kesik, saplantılı. Duygulardan sıkıntının adını koyuyorum, kaygının kramp gibi saplandığı anlar dışında yeknesak, boğucu bir sıkıntı.

Bilmediğim neler var? Bilsem bakışımı nasıl değiştirecek neler? Ne biliyorum? Klişeler, güya “haberler,” propaganda, hiçbir şey açıklamayan, sadece ezberi pekiştiren hep aynı terane dışında ne?

Durduğu yerde patinaj yapan kafa ve yüreğin baskısı dayanılmaz olduğunda bana gereken açıklık diyorum. Neyin ne olduğunu dışımda olmuyorsa içimde ayırt etmek. Analiz değil, değerlendirmek, yargılamak değil. Ümüğüme çöken öbeği bileşenlerine ayırıp önüme sermek. Görmek.

Bir tür balgam sökmek.

Keder, kaygı, korku katışıksızken bile taşıması zor bir yoğunluğa varabilirken, buna zihnin ilave ettikleriyle iyice ket vurucu hale geliyor.

İki taşın aralığı zihnimin bir de bu işi yaşama adabı uydurduğunu fark ediyorum mesela.

Uçlardaki duygudurumda insanın karşıt ucu (sevinirken acıyı, üzülürken sevinmeyi) görmeye tahammülü olmuyor. Uyum kapasitesi açısından anlaşılır bir şey. Orada kalsa. Kalmıyor. Adap el kitapçığı devreye girerek onun gereğine uymayan, aykırı davrananı önce yadırgıyor, sonra düpedüz kınıyor. Doğuda can pazarı yaşanırken kedi-köpek, yeme-içme, selfie de selfie muhabbetini sürdürmek de ne! Oysa ne yapacağımı bilememekten doğan kızgınlığım bu “FB densizlerine” yönelmeden durup bir baksam, tepkimin yersizliğine uyanacağım: Bir yanım istediği kadar herkesin sadece benim kadar, benim gibi sıkıntı çekmesini dilesin, insan öyle işlemiyor. Bırak el alemi, ben kendim öyle işlemiyorum. Zihnim, dikkatim oradan oraya atlıyor. FB dediğin de onun bir aynasından ibaret. Ama sanki durumun vahameti benden baştan sona karalar bağlamamı bekliyor.

Bir şeyler yapma, yaşanana bir açıklama, anlam, kavranacak kulp bularak gerilimi giderme baskısı ağır.

Yapacak şey bulamadığında meylettiğin suçluluk da öyle. Ve dipten dibe, kendimi ayıramadığım insanlar cehennemi yaşarken tuzu kuru olmanın utancı.

Ama hayat akılda kesilip biçildiği gibi yaşanmıyor. Aklım kamanıp kalmışken içimde, etrafımda olanca gücüyle sürüyor. Dingin, renkli, çalkantılı. Zihnin hayat bu! diyerek başka her şeyi dışarıda bırakıp kafamı gömdüğü balçıktan çok daha engin, çok daha derin.

İnsanlardan kopmayayım diyerek, doğalca gelen duyguları, acı, keder ve kaygıyı böyle bir zoraki imbikten geçirip çetrefilleştirirken bu kez şimdi-buradaki hayattan koptuğumu fark ediyorum.


Bu ölgünlüğün kime ne yararı oluyor?

4 Eylül 2015 Cuma

ÇAKIŞMA

Sıcak, güneşli bir sonbahar sabahı. Plajda. El ayak çekilmiş, ortalık tenha, sakin. Küçük çocuklu birkaç aile, bir iki genç, yaşını başını almışlar dışında şezlonglar boş.

Kıyıda, önümde, hemen su çizgisinde bir adam 2-3 yaşlarında kızıyla oturmuş. Saçları atkuyruklu, minicik bikinili kıza gözüm takılırken hissettim ilk. Ne söylediğini ilkten anlamadığım tuhaf bir duygu belirdi ve dürttü.

Kulağım sol yanımdan gelen bir pompa sesine çevrildi. Dönüp baktım. İki adam lastik bir botu şişiriyordu.

Önümdeki küçük kızı babasıyla yanlarına gelen annesi sarı simidine oturtup denize soktu. Üzerine titriyorlardı.

His yoğunlaştı. Ağır yanığına rüzgar değen cilt acısına benzedi.



Gözümün gördüklerinin zihin gözüme nakşolmuş başka bir çocuk ve onu ölümüne bırakan lastik bir botun imgeleriyle çakıştığının bilincine o zaman vardım.

1 Eylül 2015 Salı

SAC ÇATLATAN

Rüzgarın kuzeye dönmesi, dağlardan esmeye başlamasıyla sıcak daha da artmadan huy değiştirdi. Sabaha karşı, gündoğumuna kadar serince olan esinti güneşle birlikte kızışıyor. Birden düşen nemle yer, gök, aradaki canlı-cansız, birkaç gün önceye kadar harlı ateşte haşlanırken yine harlı ama şimdi kuru ateşte kızarmaya koyuluyor.

Cildi ve asabı geren, gevreten, çatlatan bir sıcak bu. Nereden geldiğini, ne yaptığını unuta gör, bir cam parçasının kırdığı güneş ışığıyla tutuşuveren çamlar gibi olmadık bir şeye parlamanın orman yangını bir öfkeye dönüşmesi işten değil.

Sıcak, diyorum, dişlerim saçma sapan bir şeye gıcırdar olduğunda, aman bunu kızgınlığından düş (geriye de pek bir şey kalmayacak zaten), cam parçalarının oyununa gelip de yok yere tutuşma.

(Bedeni geren şeyleri böyle ayırmak her zaman iyi. Yoksa insan basit fiziksel rahatsızlıkları koşullara, başkalarına bulaştırıp karıştırmaya meyilli, dallandırıp budaklandırmaya, okları günahsızlara çevirip hesabı aslında ilgisiz şeylere kesmeye. Rahatsızlığı izole et, geç, geçmeye bırak: Açım, yorgunum, üşüyorum, yanıyorum vs.)

Kuzey rüzgarı, tuz biberini de insanın etini koparıp kanına banan sığır sinekleriyle ekiyor.

Neyse, fazla sürmüyor. Birkaç gün cızır cızır kavrulup sineklerle dalandıktan sonra rüzgar, havayı nemlendiren doğu-batı aksına dönüyor. Biz de derin bir soluk alarak mutlulukla kızgın sacdan kaynar kazana. Bu kez sineksiz. Onlar dağın arkasında kalıyor.