30 Ocak 2015 Cuma

SESLERLE DENEYLER

Müziğin dışımda kalmış bir dilimi bu. Nadiren sınırlarımı denemek için kulak verdiğim, verdiğim gibi de geri aldığım. Akustik alışkanlıklarımın dışına çıkmaya fazla da yeltenmediğim haritasız bir coğrafya.

İdi. Düne kadar.

Bu iş için bir araya gelen Islak Köpek grubunun akşamına gittik.

Eski bir apartmanın küçük ikinci kat kahvesinde, akşamın bir vakti.

İçeri girdiğimizde başlamışlardı. Genç genç dinleyiciler kulak kesilmiş.

Oturduğum yerden sahneciğin yarısını görebiliyordum. Karmakarışık kordonları, fıldır fıldır ibreleri, renkli ekranlarıyla irili ufaklı elektronik aletleri, kayıt yapan dizüstü bilgisayarını. Gitarist ve sazı kucağında, derin bir tefekküre gömülmüş görünen saksofoncuyu. Loşlukla da çevrili, kaykıldım polyester kaplı kanepeye. Oradan da dosdoğru seslerin içine..

"Anlamak" dediğimiz, denk düşmüş bir karşılaşmadan ibarettir belki. Ardından da anlaşılan şeyle birlikte titreşmek.

Öyle oluverdi!

Ne yaptıklarını birden anladım. Görünmeyen aralıklardan gıcırtılarla geçmeye, iniltilerle kapatıldıkları deliklerden çıkmaya çalışan, uçuşan, kalan, sürünen, dar bir kanalda akmaya bakan bu seslerin neyin peşinden gittiklerini ilk kez teorik olarak değil, fiziksel olarak bildim.

At melodiyi, grameri, armoniyi. Bildik kuralları. Hammaddeyi al. Sırf ses. İletişimi sıfırdan başlayarak kur. Ses şiddeti, dokusu, tınısıyla sırf.

Çıplak hissediş.

(Bu, tiyatrocuların anlamsız kelimelerle duygu iletme egzersizlerini de hatırlatmıyor değil. Sadece flixtt-jtayku-lulallo gibi seslerle öfkeyi anlat bana, şefkati, köşeye kıstırılmışlığı, freniyle gazına aynı anda basılan motor karşılığı engellenmiş atılım duygusunu. Ama burada iletilen duygu değil; çırılçıplak, güzelleştirilmemiş ses.)

Oturmuş kuralların yokluğuyla müzik-öncesi. Aranıp bulunanın işitme ve işittiğine karşılık verme olmasıyla yine de müzik.

Anlayınca çok derin bir haz aldım.

Ama bu tür (belki de her tür) karşılaşma, sörfçü ile dalgası gibi; dalgayı doğru açıda yakalayınca gücü becerinize katılıyor. Ters açıdan, yanlış zamanda girmeye kalktığınızda o sizi altına alıp silindirinden geçiriyor.

Asap bozucu, kulak tırmalayıcı bir saçmalık o vakit. Alay edildiği duygusu. Sabır sınavı. Düş kırıklığı.

Tersindeyse deşifre edilen Rosette Taşının verebileceği bir tamamlanmışlık hissi.

Üç kişiydik. Birimiz dalganın altında, birimizin her türlüsü kabulü, diğeri üzerinde.

Ses deneyleri de böylece üç farklı kaba dökülmüş oldu. Kaplardan biri doldu, diğeri boşaldı, üçüncüsü Bektaşi kadehi gibi hızla baş etrafında çevrildi; onu dolduran, birlikte vakit geçirmenin ilave sesler olsun olmasın hoşluğuydu..


*
(Eski bir yazı, Mayıs 2010’dan. Ama şu sıralar da dahil olmak üzere her seferinde yeni bir ışık altında ve farklı bir bağlamda döne döne farkına vardığım birkaç şeyle ilgili olduğundan blogda da olsun istedim.)

27 Ocak 2015 Salı

FOTOGRAFIN KUZEYİ, MÜZİĞİN BATISI, MİMARİNİN GÜNEYİ, RESMİN DOĞUSU: OĞUZ ÖZTUZCU

Oğuz Öztuzcu’nun adı kısaca fotograf olan çalışmaları karşısına bir kez daha müzik dinler gibi geçtim.



Görüntünün fotograftan taşıp resme kaydığı her bir eseri buradan da seslere dönüşüyor çünkü. Kah klasik kah çağdaş, akışı kadar anı ustaca uzatışı, duruşuyla da görsel bir müzik..



Algılar birbirini müthiş bir dinamizmle (bazen de meditatif bir sükunet içinde) canlandırırken en ufak bir savruluş duyulmaması da onun mimarlığından gelen vurgulu sağlamlık-denge bilincinden olmalı diye yakıştırdım.



Yeniden kurgulanan hurdalar, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz çerçöp, varlıkla yokluk arası şöyle bir gelip geçen insan bedenleri, kolektif bilinçdışına vuran mitolojik öyküler..



Neyi nasıl anlatmayı seçerse seçsin, beş koldan duyulara seslenmeyi nasıl başarıyor?

Cevap, yaratıcılığın beşiği olarak gördüğü o “ara alanda” olmalı.

Tıpkı yaşamın sudan karaya çıktığı o geçiş dönemindeki gibi, diyor, yaratılışın en hummalı olduğu düzlem sanatta da her dalın kendi araçlarıyla ortaya koyduğu ortak bamtelleri.

Oğuz çalışmalarını sanatın dallara ayrıldığı noktanın öncesindeki bu ortak duyarlıklar alanında karıp yoğuruyor.

Doluluk-boşluk, ışık-gölge, duruş-hareket, kontrast-uyum, doku, ritim ve bunlar arasındaki denge sanatın her dalının temel taşları. Kendinizi tek bir alanla sınırlamadığınızda mimariyle zenginleşen resimler, müzikten çok şey öğrenen fotograflar, sinemalaşan görüntüler yaratabiliyorsunuz demek.



Ve Oğuz kavramın en olumlu anlamında bir mükemmeliyetçi. Söyleyeceğin sadece sessizlikten daha değerliyse konuş diyen Arap atasözüne hakkını sonuna kadar veriyor; çakışık algı filtrelerinden süzülmüş sözünü en has haliyle, tekrarlara kaçmadan paylaşıyor. Bana da salık verdiği gibi: Az ve öz.



7 Şubat’a kadar Mimarlar Odası, Büyükkent Şb. Sergi Salonunda (Kemankeş Cad. No. 31, Karaköy) 

24 Ocak 2015 Cumartesi

İSTANBUL

Ayrılık, sevgimi körüklüyor.

Bıkkın alışkanın yapıştırdığı hükümler, zamkı sıcakta gevreyip dökülmüş eski etiketler gibi düşü düşüveriyor.

Çok büyük.

Çok karışık.

Zor.

Pis.

Tüketici.

Öyle mi? E öyle (de).

Ama şimdi, ter kokusuna, dişindeki maydanoz, gözündeki çapağa bakmadan aşığının kollarına atılan biri gibiyim. Gözüm özünü görmüş, takılıp kalınanların ötesinde.

İstanbul fokur fokur kaynayan, durmadan dalgalanarak iç içe geçen uyaranlarıyla ilksel çorba misali, kompartmanlara ayrılmadan önüme seriliyor.
Sesler, renkler, kokular, tatlar, biçim ve dokular karşılaşan, çatışan, birbirini sönümleyen-kışkırtan izlenimlerle akıp gidiyor.


İçinde ben. İçimde heyecan.


11 Ocak 2015 Pazar

CHARLIE’YİM – CHARLIE DEĞİLİM

Apansız yakalanma ile infial, yarattığı acı, öfke, korku ve başkaldırı karışımıyla savunma-saldırı tepkisini harekete geçiriyor. İçgüdü ve duygu egemenliğinde bakış daralmaya, gerilimi bir an önce boşaltma gayretiyle indirgemeciliğe, kendini haklı çıkarma cazgırlığına, siyah-beyazlaştırıcılığa meylediyor. Kendi evimizden fazlasıyla aşina olduğumuz şey.

Şiddetin parçaladığını sarmalamak, ölümün burnumuzun dibine getirdiğini bir araya gelerek, bitişerek uzaklaştırmak, yalnız ve zayıf olmadığımızı hissedebilmek için tepkimizi bir ağızdan veriyoruz. Anlık bir rahatlama, avuntu. Ardından, “haklı ortak öfke” haleti ruhiyelerimizi bir sonraki taşkına dek raflarına kaldırıyoruz.

Oysa, The New Yorker’daki yazısında Teju Cole’un dediği gibi, “Yas ne karmaşıklığımızı azaltır ne de sapı samandan ayırma sorumluluğunu üzerimizden alır.”


Aşağıda Charlie Hebdo katliamından bu yana okuduğum yazılardan, anlık deşarjın ötesini işaret eden seçtiklerim var. Kimi ucuz iki yüzlülüklere belirgin bir tepesi atmışlıkla yazılmış, kimi sorularını sakince soruyor. Ortak özellikleri, karmaşıklığı gözetip çuvaldızı kendine batırarak sapı samandan ayırmaya yönelmeleri.