21 Ağustos 2017 Pazartesi

ATAMAN

Gözümü kapıyorum. Suda olmanın verdiği mutlulukla Uzakdoğulu bilgelere benzettiğim ifadeye bürünen yüzü beliriyor. Sevgili adasının elinde olsa hiç çıkmayacağı denizinde. Ama yok, pek çok Ataman’dan birini denizden çıkarmazdı, diğerleriyse başka birçok yerde, birçok şeyle meşgul olurdu. Tutkulu bir ilgi ve merakla daldığı, dalacağı, çevresini de seferber edip kendine katacağı nice alan. Tasarı. Keşif. İcat. Deneyim.

Ataman!

Gözümü kapıyorum. Sesi canlanıyor. Verili hiçbir düşünceyi kurcalamadan, bir de ne akla gelmedik açılardan bakmadan kabul etmeyişiyle farklı bir yaklaşım önerişleri. Limonata yapmaktan dünyanın gidişatına, sorularla kamçıladığı zihniyle ele almadık şey bırakmayışı. Sana da bıraktırmayışı.

Gürül gürül konuşmaktan erişilmez bir suskunluğa, oradan derin bir hoşnutluğun sessizliğine gidip gelişleri canlanıyor.

Vurgulu, renkli kişiliği, aurasının yoğunluğu bazen başka tempoların, farklı kıvamların yanındaki varlığını zorlaştırırdı. Aydınlığı aynı zamanda gölgesiydi ve bir o kadar da güçlüydü. Şimdi yokluğunu varlığı kadar ağırlıklı kılan bu olmasın?

Daha ne çok Ataman sıralayabilir bilenleri. Ama hepsinin üstünde içtendi. Yakın. Hakiki.

Gözümü kapıyorum. Sessiz, derin, zamanı ortadan kaldıran bir sevgiyle bakışı canlanıyor. Sevdiklerine, bağrına bastıklarına.

Onu bu dünyadan bu bakışıyla uğurluyorum.


Hoşça kal Ağam!


19 Ağustos 2017 Cumartesi

BAKALIM BU SABAH

Güne bakalım bu sabah neler süpürerek başlayacağım diye kalkıyorum.

Bir yavru kedi eksildi ama düzen değişmedi. Aşağı indiğimde paspasları yamulmuş, kova, kap ne varsa devrilmiş bulduğum veranda tam bir bekar mutfağı görünümünde oluyor –tabii kalıntılar karıncaların üşüştüğü lahmacun parçaları, kuru ekmek somunları, balık kılçık ve kuyruklarıyla tavuk, pirzola kemikleri vb'den ibaret olduğunda.

Sahne buradan itibaren derece derece vahşileşiyor.

Gidip köşe başından dürüm alırcasına sık ve kolay başvurdukları bir gıda maddeleri olan ağustos böceklerinden geriye paspaslara takılmış testereli bacaklarıyla yakınlara saçılmış zavallı kanatlardan başka şey kalmıyor. Bazen güle oynaya öldürüp bir kenara attıkları hamamböceklerini çıtır çıtır yemeyecekleri kadar doymuş oluyorlar. Tüylerden ve silip süpürmeyi nadiren unuttukları kan damlalarından kurbanlarının bir kuş olduğunu anlıyorum. Bazen gece indiğimde ağızlarında ya da pençelerinde can çekiştiğini gördüğüm farelerdense hiç iz olmuyor. Yılanlardan da.



Geçen sabah tuhaf tıkırtılardan, hırlamalardan kuşkulanıp kapıyı açtığımda anne kedinin uzandığı yerden kuyruğuyla oynadığı, şimdiye kadarki en büyük yılanlarıyla karşılaştım.


Biz olmadığımızda başlarının çaresine bakma yetilerini köreltmemek için az mama verdiğim kediler verandayı, becerilerinin körelmediği gibi giderek bilendiğinin abartılı gösterilerinin sahnesi ederken bana da sabahları süpürgeyi elime alıp başımı öne eğerek vahşeti onun cilalanmış hali medeniyete geri süpürmek kalıyor.


17 Ağustos 2017 Perşembe

SİMÜLASYON

Sanıyorum Apple’dan bir teknoloji insanıydı, akıllı telefonların bağımlılık yapmasına karşı siyah-beyaz ekran önerdiğini okumuştum. Yağ ve şeker, insanın yemekten kendini alamamasında ne ise renk (hareket) de ekran bağımlılığında o görünüyor.

Bu yeni renkli sanal aleme adını benim için George Ritzer koydu: Simülasyon.

Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek’te Ritzer simülasyon konusuna geniş yer veriyor (gerçi tüketim alanında ama iletişimi bundan ayrı düşünemiyorum).

“Baudrillard’ın en bilinen kavramlarından biri de simülasyondur. Baudrillard bu kavramıyla, orijinali olmayan bir kopyayı kast eder.”

Ritzer, tüketim katedralleri adını verdiği alışveriş merkezleri ve tüketim üzerine kurulu yapay yerleşimlerde (Las Vegas, Dubai, Macau vb) simülasyonu ele alıyor.

“Huxtable (Ada Louis Huxtable: The Unreal America: Architecture and Illusion), ziyaretçilerin Las Vegas’taki yapay yağmur ormanları, yanardağlar ve kaya oluşumlarını adeta gerçeklerinden çok daha etkileyici bulduğunu ileri sürmüştür. Aslında bu endüstrinin bir sözcüsü hakikiliğe karşı çıkacak kadar ileri gitmiştir: ‘Hakiki kayayla çok yapay bir görüntü elde edersiniz.’”

İşte bu!

Sucuk ineğe ne kadar yakınsa, algının, tüketim ve iletişimde simülasyon süzgecinden geçerek renk, hareket ve görünürde değişim katılmış hali de dünyayı bu koşullanma dışında algılayış biçimimize ancak o kadar yakın.

Bu renkli simüle iletişim (?) ortamı, hatırı 40 saniyelik bir kahve başında elimiz/aklımız ekranlarımızda olmadan oturacak olsak birbirimize sunabildiğimizden ne kadar daha sürükleyici, iştah açıcı. Varsın, doyurmak bir yana, daha da acıktırsın, dışına çıkılmadıkça hiç dinmeyecek bir açlık yaratsın!

“Neden bu kadar çok insan simüle edilmiş ortamları hakiki dünyadan kalanlardan daha seyirlik bulur? Örneğin Las Vegas kitleler halinde ziyaretçi çekerken birkaç yüz mil ötedeki Ölüm Vadisi’nin doğal manzarası bu sayının yalnızca çok küçük bir kısmını çekebilir. Las Vegas’a giden çok az insan Ölüm Vadisi’ne gitme zahmetine katlanır. Dinginlik, kavruk toprak ve göz alabildiğine geniş boşluk; Las Vegas’ı Las Vegas yapan gürültü, parıltı ve göz alabildiğine uzanan neon ışıklarıyla rekabet edemez. Filmler, televizyon, video oyunları ve bilgisayar imgelemi üzerinde yükselen bir topluma Ölüm Vadisi yavan ve donuk görünebilir. Las Vegas’ın parıltısı bu kuşağın istek ve ilgilerine daha iyi uyar. Bir Vegas girişimcisi ‘Ölüm Vadisi’ adlı yeni bir konulu kumarhane yapsaydı büyük bir başarı kazanabilirdi. Düşünün: Sahte (elbette) çöl kumu, kaktüs, çalılıklar ve kuru sıcak, dolayısıyla aşırı içki, sarhoşluk ve sonucunda oyun masasında büyük kayıplar.”

Çağdaş tüketim/iletişim dünyasını Pinokyo’nun panayırına benzetiyorum. Yeni arkadaşları eşek ve tilkiyle güle oynaya gittiği panayırda aman ne eğlenir. Ertesi sabah ise gözünü taş ocağında açar. Panayırın, oransız bedelini köle gibi çalışarak ödeyeceği ufak bir yem olduğunu anlar.

“Ama Whatsapp’ın tadını bir alsan.. Anında paylaşıyoruz, hep bir arada gibiyiz!”

Değiliz işte. Aramızda, çikolata, dolma, dondurma gibi bağımlısı olduğumuz renk/hareket/zaman dışı akış* vs ile ağır bir simülasyon perdesi var. Derinleşerek ilerlemenin, yakınlaşmanın yerini yüzeyin iki parmak altına inemez olan sürekli göz önünde, el altında bir teğet geçme alıyor.

Topraklarını, ormanlarını, dağlarını, bütün yer altı ve üstü zenginlikleriyle birlikte bir çuval incik boncuk ile iki şişe içki karşılığı beyaz adama satmış yerliler gibi hissediyorum kendimizi bazen.

--------------------

*Simülasyonda zaman duygusunun bir büyülenme/uyuşma ile askıya alınmasının önemli olduğunu görüyorum. George Ritzer yine: “Fast food restoranları ve öteki zincirler tüketim için gereken zamanı bazen seyirlik biçimde kısaltır ama öteki yeni tüketim araçları için bu tipik bir durum değildir. Çok büyük bir kısmında gösteri, genel olarak zaman duygusunun yitirilmesi hissi, zamanın (insanın geri kalan ömrünün tersine) önemli görünmediği rüya benzeri bir durumdur (bana trans ya da hipnozu da hatırlatıyor -Seda). Birçok durumda bu, yeni araçların seyirlik büyüklüğüyle ortak çalışır; uzamda kaybolmak çoğunlukla zamanda da kaybolmak anlamına gelir. Zamanda kaybolmak da çoğunlukla yeni tüketim araçlarının başarısında kritik bir rol oynar. Bu, müşterilere pazarladıkları hayalin kilit bir parçasıdır.”

16 Ağustos 2017 Çarşamba

GİLİNDİRE MAĞARASI VE SAPADERE KANYONU






Yeni yoldan Aydıncık’a gelirken kenarda şimdiden paslanıp solmaya başlamış levhaları dikkatimi çekti. “Dünyanın 8. Harikası Gilindire Mağarası’nı görmediniz mi?” Hayır ama görelim bakalım deyip saptım. 3 km’lik dar ama düzgün asfalt yoldan tepeyi dönerek çıktım. Bir iki araba, çay kahve içilecek bir yer ve gişe dışında boş bir düzlükten mavi-menekşe Akdeniz ve feneriyle çıplak bir burun tabak gibi uzanmış, güneşin alnında ışıl ışıldı.

Sağlık sorunu olan yaşlılara mağaraya girmemelerini tavsiye eden panoyu hiç işkillenmeden geçip bilet aldım. Uçurumun dibine kadar altı katlı bina yüksekliğinde, kafesle çevrili demir merdivenlerden (sarı boyaları ve gölgeleriyle her bir kanatta manzaraya yeni bir grafik hareket katıyorlardı) tıngır mıngır inmeye başladım.

Ben girerken çıkan kalabalık aileden başka tek tük insanla karşılaştım.

Gözlerim loşluğa alışırken havayı kokladım. Nemli ve ılıktı. Kırmızısı biraz fazla kaçmış düşük aydınlatma sarkıt-dikitleri karanlıktan alıp gönülsüzce sahneye çıkarıyordu. Devasa orglar, canavar dişleri.. Oyuklara biriken gölgelere göz kendiliğinden anlamlar yüklerken bilinçdışının canlanan dehşet ve gizem dağarcığı.

Uzunluğunu (550 m imiş) okumamıştım. Yürüyüş yolundan bir galeriden diğerine geçtikçe daha da mı gidiyoruz?! dedim. Karşılaştığım soluk soluğa kalmış çifte sordum. O-hoo dediler gülerek.

Rutubet yükselmiş, artık ince, tozsu bir perde halinde dalgalanmaktaydı. Sıcaklık değişmese de su kesilmiş, devam ettim.

Paslı basamaklara vuran adımlarımın boyutlu, tok mağara sessizliğindeki yankıları. Yankı demişken.. sağıma soluma bakıp kısa, keskin bir çığlık attım. Çınlamadan geri geldi. Sırf bu iş için, kimsenin girmediği bir vakit mağarayı bir bumerang gibi oynayacağım sesimle gezmek isterdim.

Birkaç kat da mağara içinde inmiş olmalıyım. Yürüyüş yolu galerilerin içinden, üstünden dolanarak en geniş açıklığa vardı. Sarkıt-dikitlerin basit bir süreçle sonsuzca çeşitlenen işleri, vuran iki renk ışık ve ıslak gözlüklerimin etkisiyle bir kat daha değişerek sürerken nihayet “Aynalıgöl” üzerindeydim. Kıpırtısız, dupduru, mağara duvarlarını belli belirsiz yansıtan bir karanlık su.

Tüm bir seyrin sonu, tepe noktasına en derinde varan bir kreşendo gibi. Çok güzel.

Şimdi bir beton kırıcının cehennemi gürültüsünde yazıyorum da mağaranın kendine has kucaklayıcı sessizliğinin hayali daha bir yoğunlaşıyor.

İnsan dünyasından çok uzak, çok başka, çok.. doygun.

                                                                   * * *



Yolunun üzerinde, dedi Nili teyze, git gör, değer.

Alanya dönüşü, Gazipaşa’ya gelmeden kahverengi tabelasından saptım: Sapadere Kanyonu. Mesafe yazmıyordu: 22 km, virajlı ama rahat bir yol.

Alanya, yığılma, kalabalık geride kalmış, dağların asfalt ve araba dışında zaman ötesi kucağında olmak ne ferahlatıcı.

Ormanların kıpkızıl, hasta bir bölümünü de geçtikten kısa süre sonra kanyonun ağzına vardım. Sandalye masa sayısından birkaç otobüs ağırladığı anlaşılan lokanta çardakları boştu. Oysa vakit öğleyi bulmuştu ama gezi tanrılarım sayesinde Sapadere’yi de ancak kimsesiz halinde gezip çıkarken Rusça ve Arapça gürültülü kafilelerle karşılaştım.

Kanyonu iyi bir düzenlemeyle ziyarete açmışlar. Ahşap bir yürüyüş yolu 750 m içeri uzanıyor.

Her bir metresinin tadına vardım. İki yanda dimdik yükselen yalçın duvarlar, bir iki metre aşağıda kayaların üzerinden çağıldayarak akan suyun sesi, serinliği (3-6 m derinleştiği ceplere kendine güvenenin suya girebileceği merdivenler yapılmış), durulduğu yerlerde ışık oyunları, yansımalar.. Sadece kısa bir arada boza pişirebilecek güneşin henüz tepede olmayışıyla ne de havadardı.

Yalnız çamlar kanyon duvarlarına, kanyon da benim fani bedenime ölçek oluyor, zaman ve mekan içinde yerli yerime oturtuyordu.

Mağara ve kanyon. İnsana haddini hatırlatan bu iki oluşum onun için de huşu uyandırıyor.

Doğanın insan dışındaki haline dokunmak şifalı, tazeleyici.

Aslolanı fısıldıyor.

*
Fotograflar:

https://goo.gl/photos/3ucbdVwVgTWyBsLH7