23 Eylül 2019 Pazartesi

MAVİ KUMULLAR


Güneş, batmaya serçe parmağımın yarısı kala, aklaşan gökte sarı bir disk. Koyun o taraftaki kolunda kayalıklar, öte sahillerin açık fonuyla koyuca keskin dişli siluetler halinde öne çıkıyor. Güneybatı rüzgarının yüzüme karşı çalkaladığı sularıyla deniz kıpır kıpır uzayıp gidiyor.

Dalgalarda rüzgarın dolanışı kumullardakiyle aynı hareketleri yaratıyor.

Güneş altında ışıl ışıl lacivert bir su çölündeyim.

22 Eylül 2019 Pazar

HOMO FABER


Kafka’nın Amerika’sından hemen sonra Homo Faber’i okudum. Bunca zaman neredeymişim diyerek ilk kez okuduğum İsviçreli yazar Max Frisch’ten.

Amerika bir kez de onun romanında karşıma çıktı. Kafka’nınkinden çok farklı. Bir dünya görüşü iflası karşısındaki isyana yansıyan bir Amerika bu kez.

Ama Amerika burada kahramanın, yapan/eden/eyleyen adamın (homo faber) harcında yer alırken hayatın okkası altında hızla yamyassı olan bir arka plana dönüşüyor.

Walter Faber bir mühendis. Filtresi verimlilik, mantık, anlaşılırlık. Temiz. Net. Fazlalıksız. Objektif. Mesafeli. Duygularmış, tutkularmış, tutarsızlık, sezgi, içgüdü, imgelemmiş, sanatmış, elinin tersiyle kenara ittiği şeyler. (Uçağının zorunlu iniş yaptığı çölü bile bir mühendisten ibaret yaşayabiliyor.)

Ama derken..

Max Frisch meğer ne müthiş bir yazarmış! Walter Faber’in ağzından mekanik ve mistik, özdeşleşilen ve kategorik olarak reddedilen iki algılama biçimi olarak aynı anda ete kemiğe büründürülüyor -ki nefesli bir sazdan aynı anda iki ses çıkarabilmek kadar esaslı bir hüner olduğunu düşündüm.

Tempo, kurgu mükemmel. Almanca Frisch’in elinde/Faber’in dilinde Kafka’nınkinden ne kadar farklı! Son derece kıvrak, ekonomik, ritmik. Tıkır tıkır işleyen bir alet.

Hayat teknik bir olay olmaktan çıktığında, safi kafa adamımız yönünü kaybettiğinde, Yunan trajedileriyle aşık atan olay örgüsünde bile bu olgusal dil hakim ton olarak kalıyor. Homo faber’in optimum hale getirilmiş enstrümanı görünürde. Gerçekteyse işinin ehli bir yazarın olmayanı (dışlananı, baskılananı) olanda verebilme ustalığı olarak.

21 Eylül 2019 Cumartesi

AMERİKA


Kafka’nın Amerika’sı.

Sofradaki hangi özel aletle tutup etini nasıl çıkaracağımı bilemediğim nadir bir deniz kabuklusu gibi başladı okumam. Taslak olarak elime gelse yazarını incitmeden geri çevirmeye çalışırdım diyerek.

Bir süre sonra beni rahatsız edenin bu roman değil, ondan standart beklentilerim (kurgu, öykü akışı, karakterlerin gelişimi, tempo, sürükleyicilik, tutarlık vs) olduğunu fark ettim. Süzgecimi bir yana koyup malzemeye odaklanarak yola devam ettiğimde Amerika’nın sundukları başkalaştı. Onu serbest bir metin olarak ve kendine özgü tadını alarak okudum.

Bir tema etrafında çeşitli rüyaların kaydı gibi. Rüyalardan gerçeğe yakınlık ya da inandırıcılık bekleyemezsiniz. Ne de keyfinize göre uzayıp kısalmasını. Rüya rüyadır. Kendi debisiyle akar, olur, biter.

Buram buram Orta Avrupalı düşçümüzün imbiğinden geçen bir Amerika (fikrinden önce) hissi bu. (Almancası Amerika’yı Amerika’dan daha da uzaklaştırıyor.)

Grotesk figürler (bir tonluk şarkıcı Brunelda!), tuhaf tuhaf epizodlar.. Ama sonra beklentilerimden azade kıldığım bu metin, damağımda bıraktığı okkalı tatla en az roman gibi bir roman kadar iş başardı.

Ne nasıl anlatılırsa anlatılsın, amaç da nihayetinde bir kalemde geçilmez bir izlenim bırakmak değil midir?

Ve belki de Kafka inandırıcı olmayışı, groteskliğiyle uzaklaşır göründüğü Amerika’dan tam da bu şekilde bir şeyler yakalamış sayılmaz mı?

20 Eylül 2019 Cuma

AYNA AYNA


Üzüntüde sevinçte. Aydınlıkta karanlıkta.

Ben kendimi sende görebiliyorum.

Ya sen kendini bende?