21 Şubat 2024 Çarşamba

KAUNOS POSTASI

Bu yıl nereye dedim, epey bir süre bilemedim. Derken geldi: Kaunos. Bulup çıkarmayı başardığım tuhaf oteller silsilesinin devamı olmamasını umarak Dalyan’da bir yer bulup yola koyuldum.

Yolun bu kısmı kafamda üçe ayrılıyor: Milas’a kadar-Muğla’ya tırmanış-Sakar Geçidinden aşağısı. Sfenksin üç gövde parçası gibi birlikte ve bambaşkalar. Sfenksin ileri uzanan pençelerinde Akyaka’ya saptım. Yıllardır buralardayım, hiç uğramamıştım. Arabayı tepelerde bırakıp yamaçtan aşağı, sahile yürüdüm. Geniş yolun iki yanı ağaçlı birer tünel, üzerinde bahçe içinde eski Milas evlerini andıran geleneksel mimarili evler. Palmiyeli, turunçgilli, çamlı, muz ağaçlı yeşil de yeşil. Sahil, kamış kıyılı kanal ağzından ötelere uzanıyor. Sıra sıra tur teknesi (müziklisi-müziksizi, adam başı 100 liralığı, balık-ekmekli 150 liralığı). Derken upuzun kumsal. Halk Plajı. Üzerinde kafeler, bistrolar, lokantalar. Hepsi dolu. Plaj dopdolu. Civardan akmış Pazar kalabalığı. Kış güneşinin ışıltısı, sıcağı altında sandalyelerini açanlar, yaygısını yayan, yiyen-içen, yüzlerce belki, insan. Ama ne tuhaf! Dağdan inişle ağırlaşmış kulaklarımın da mı etkisi, bu gürültüsüz kalabalık, kalabalığın normalde verdiği hafif gerilimden, tetikte oluştan çok farklı bir his uyandırdı: Gevşeme, rahatlık, dinginlik. Derinlemesine bir neşe.

Tabii içimin kıvamını bütün bu insanların üzerine ben boca etmiş de olabilirim.

Çocukların dalıp gittiği kumdan kaleler yapma oyununa ben de onların tepelerinden bakarak dalıp gittim. Ne farkı var bunların şimdi Kaunos’un kaya mezarlarından? Nice geçmişlerden bugüne kalanlardan? Listeye başka oyuncakları, oyuncak edilen toprakları da eklesek? Bunların başına dikilen F’li S’li silahları? Çocuklar yaşarken sadece onun olduğu oyunlarından pat diye kalkabiliyor da biz büyüdükçe ne demeye küçülüyoruz? Bütün bu düşünce kalabalığı, rüya anlarındaki gibi tekmili birden çaktı söndü kafamda.

Mutluydu veletler. Ben de onlarla birlikte.

Bir de antik kent mi varmış (Idyma), gidip bakayım deyip takip ettiğim işaretler, Akyaka’yı çıkıp içinden geçtiğim köyün çatallanan yollarında yok oldu. Toprak kaplı bir yokuş başında sırtında tepeleme çalı çırpı bir kadın, köy evinin yanında belirdi.

“Affedersiniz, antik kente acaba..”

Başını iki yana sallayıp çıtır bir İngiliz şivesiyle “English please” dedi. (Onun tarifiyle başına vardığım yolu gözüm tutmadı, Really beautiful, though demesine rağmen burayı pas geçtim.)

Gerisin geri Köyceğiz yoluna çıkıp iki yanında ikindi güneşi altında tarla-bahçelerle uzanan yolun rengine, tadına vara vara Dalyan ayrımına geldim. Sapmamla birlikte kendimi iki düzlük arası bir kanal boyunda buldum. Kamyonla karşılaşmama duası ederek ama gözüm derin hendeklerden ötesinde, bitek topraktan fışkıranlarda, alüvyon bölgesini geçip sığla (imiş) ormanları kaplı tepeliğe geldim. Çok geçmedi, Dalyan’daydım. Hayret ama gayet hoş bir otel bulmuşum. Çantamı odama, kendimi dışarı attım.

Dalyan da 80’lerde yollarda olduğum zamanlardan bu yana çok değişmiş tabii. Ama büyümesi kudurmamış. Arazinin düzlüğünden mi, üstüne üstüne gelen bir yığılma yok. Kendini tutmuş, dizginlemiş de mi tarım arazisini har vurup harman savurmamış, yoksa inşaat kondurmayacak yer bırakmayan hırsı burada zeminin düpedüz sulak olması mı durdurmuş? Her ne ise on yıllar sonra yeniden gördüğüm yerler arasında insan-arazi dengesinin en iyi kaldığı yer burası.

Kanal boyu. Akşamüzeri. Burada da günübirlikçilerin Pazar kalabalığı. Akyaka’dakiyle aynı kıvamlı huzur, aydınlık neşe. Kanalın Dalyan yakası, piyade deniyormuş, gezinti tekneleriyle dolu. Karşısı sazlık, yamaçlarda kaya mezarları. Önümde kiremitte ırmak kefali, yarın doğum günüm.

*

Semada dervişlerin çemberi tamamlayan ayak vuruşu-diğeri üzerinde yenisine doğru yükseliş anı misali doğum günlerim benim için. Bir neredeyse esrik yükseliş. Bugün de öyle. Mutlak sessizlikte bir gece ve kahvaltının ardından kış güneşi sırtımı sıvazlarken çıktım. Kanal boyundan yukarı vurdum. Tekneler seyreldi, alıp başını gitmiş sazlıklar çoğaldı. Çay bahçeleri yerlerini geniş bahçeler içindeki villalı bungalovlu konaklama yerlerine bıraktı. Tek tük çekiç sesi dışında insan sessiz, kuş, kurbağa ötüşlü. Kışın asıl burada yaşamalı! İçlere doğru birkaç kilometre yürüyüp döndüm. Arabayı alıp rehberlik zamanı piyadelerle gittiğimiz İztuzu kumsalının dağ yoluna koyuldum. Nefis! Dümdüzlükten ormanlık yamaca, oradan kuşbakışı, sonra kuş inişi delta ve caretta’ların uzanıp giden kumsalına. Bir uçtan diğerine, sevincimi körükleyen doğum günü telefonlarıyla, aralarda ıssızlığa, suyun seslerine, nefesine dalarak yürüdüm. Kumun sıkılığı, basış ne kadar farklı burada! Carettalar boşuna seçmemiş, parmak kadar bebelerine tam doğru traksiyonu sağlıyor olmalı.

Bana da. Kim bilir kaç saat geçirdim. İçim tıka basa burası dolu, geri döndüm. Bataklık alanı çevreleyen ötelerdeki tepelerin bir boydan diğerine siluetleri insandan, ilk canlılardan beriye kayan bir zaman duygusu veriyor. 65 yaşımın kum zerresi etmeyeceği bir muazzamlığın esintsi. Hayali dişlerimi kamaştırdı.

Gün, yazlık yerlerin kışına duyduğum sevginin depreştiği Pazartesi gecesinin kervan geçmezliğiyle kapandı.

*

Kaunos sadece başlıkta var. Haritada bitişik göründüğü Dalyan’dan ulaşım için sulak alan etrafından genişçe bir yay çizmek gerekiyor. Yokladım kendimi, belki başka zaman dedim. Yola Kaunos diye çıktığımdan ona da hakkını başlıkta vererek. Bir kez daha boşalmış dolmuş, eve döndüm.


Fotolar için: https://photos.app.goo.gl/5NPKAz4ATyUdvBZ29

16 Şubat 2024 Cuma

KORE DİZİLERİ VE ÖĞRENMENİN TADI

Neymiş bu ünü alıp yürümüş Kore dizileri deyip konusunu gözümün tuttuğu birini açtım. Çok sürmedi, karşısında kendimi sınırlı ölçüde eğitilebilir bir budala gibi hissetmeye başladım. Ancak kadınlarla erkekleri, çocuklarla yetişkinleri birbirinden ayırabiliyordum. İsimlere tutunacak olsam hiçbirine aşina olmadığım bu sonsuz tek heceli bileşimleri elimde kalıyordu. Seo Jin, Su Him, Ye Bin, Woo Joo.. Ekranın önünde değil de aralarında olsam demin selamlaştığımla şimdi karşılaştığım birbirine karışırdı. Hırlıyla hırsız bile çünkü sadece fizyonomileri değil, mimikleri de yabancımdı. Çekik gözlerinin açılabildiği kadar açılması şaşkınlık mıydı şimdi, öfke mi? Bari çıkardıkları sesler yardımcı olsa.. Ama yok! Ha-hoo gibi patlamalı ünlemeler dolu dillerinin kulağıma gelişi de hiç alışılmadık. Sonlarını uzata uzata söylediklerinde ağızlarından dökülen protesto kelimeleri mi nazlanma mı? Aşk mı ilan ediyorlar, küfür mü ediyorlar?

Ama bırakmadım. Fransızca (sonra da başka dillerde) kitap okumayı öğrenirken yaptığımı yaptım. Sen devam et, sözlüğe bile bakma (elimizin altında Google olmayan, bu açıdan iyi bir çağdı). Bir parça şuradan, yarın bir parça oradan, yavaş yavaş bağlam belirir, içerik de onun raflarına yerleştirilen tabak çanak gibi yerine oturur. Hiç zorlama kendini. Bırak, dil sana gelsin.

Bilmeden insanın (aslında herhangi bir canlının) temel özelliğine dayanmışım: doğal öğrenme eğilimi ve yetisine. Dizinin 3. bölümünde Lee’leri Park’lardan, Kim’leri Kang’lardan ayırt edebildiğim rahatlıkla suratları, güzelliklerini seçmeye başladım. Mimiklerin netleşmesi biraz daha maruz kalma istiyor. Anne, baba, ne, neden gibi tek tük sözcüğü yaklaşık sesleriyle seçebilir olmak çok hoş.

Aslında bütün bu öğrenme süreci derin bir tat veriyor. Bazen içeriğin negatifliğine boğulsa da dikkati içerikten öğrenmenin kendisine çevirdiğim her zaman neredeyse huşu duyuyorum. Hayatı sürdürebilmemizin başlı başına bağlı olduğu olağanüstü bir yeti bu. Onu bütün gücü, heyecanı, tazeliği, ödüllerinden sıyırıp gevişi getirilen otlara, içinde debelenilen ezberlere çevirmeye ne yazık!

*

Diziler (üçüncüsündeyim) ilginç. Kaçınılmaz görünen klişelerle herhangi bir yerdeki dizilere, bu arada bizimkilere benziyorlar. Karakterlerin sığ, ham, işlenmemiş gelen yanlarıyla da. Gerçi burada kapıyı açık bırakıyorum. Sadece dizilerden tanıyacağım bir kültürde neyin nasıl ifade edildiğini, dolayısıyla ne kadar karikatür olduğunu bilemem. Böylece komedi fazla komedi, melodram fazla melodram geliyor -bu ikisi de hep iç içe.

Fakat olay örgülerinde bir anda karmaşıklıkta Yunan trajedileriyle aşık atar bir yoğunlaşmanın eşiğine gelmek afallatıcı. Bunu deus ex machina da izlese.

Sonra Seul’da dolaşmak (seyrettiğim üç dizi de orada geçiyor). Ne derli toplu, modern bir kent. Amcamdan savaş sonlarını dinlediğim harabeden ne kadar uzak. Ve refahta döne döne solladıkları bizim derme çatma, parça bölük, gözdeşen şehirlerimize.

Evlerine girip çıkmak. Onların da nasibini aldıkları sidik yarışları, yeni zenginlikler kadar incelmiş zevklerin ve geleneklerinin de biçimlendirdiği mekanlarına. Bir kasaba fotografçısının vitrinine çevirerek salonlarının, yatak odalarının duvarlarına astıkları çerçeveli devasa renkli aile fotoğraflarını her görüşte kıkır kıkır gülüyorum. Yemek çubuğu kullanımlarındaki kıvraklığa, yere oturup kalkma, çömelme kolaylıklarına, dillerinin resimsi karakterlerini kağıda dökmedeki akıcılıklarına imreniyorum.

Seyrettikçe kanım ısınıyor keratalara.

12 Şubat 2024 Pazartesi

APRIL, AIKO VE KEDİ MOÇİ

Üvey babasının ölümüyle 79 yaşındaki annesi tek başına kaldığında Filipin-Japon kökenli, 55 yaşındaki April, New York’taki hareketli yaşamının içinde bir durup düşünmüş. Ben Uzakdoğu terbiyesiyle büyüdüm, diyor. Bizde ebeveyn ileri yaşlarda öylece bırakılmaz. Annemin kendi annesi, onun annesinin de kendininki için yaptığını yapacaktım.

İşini bırakmış, çıkınını topladığı gibi iklimi her anlamda bambaşka Las Vegas’a, annesi Aiko'nun yanına taşınmış. Ne yapsa diye düşünmüş. 19 yaşından beri yoga yapıyormuş. Sporla da hep iç içe olmuş. Yaşlıların kalbimde oldum olası ayrı bir yeri vardır diyor. Hareket de özellikle onlar için çok önemli.  Orta ve üst yaş grubu çalıştırıcısı olarak belge alıp kolları sıvamış. Tam o sırada patlayan pandemide işe yarayacağı düşüncesi ve annesinin de katılımıyla bu yaş grubu için egzersiz videoları yayınlamaya başlamış. Başlangıç o başlangıç! Videolar beklediğinin çok üzerinde ilgi görüp yayıldıkça izleyicileri arttıkça artmış.

Onlardan biriyim. April’in Youtube’daki yes2next kanalı, sağlık konusunda kafama bir tuğla düşeli yaşadığım en isabetli karşılaşmalardan biri oldu. Pek çok kanala baktım ama kanımın bu kadar kaynadığı olmadı. Evet, April çok iyi bir hoca. Güvenlik ve sınırları zorlama arasındaki dengeyi çok iyi kuruyor, bedenini dinlemeyi öğreterek sana da kurduruyor. Egzersizlerin niteliği ortada. Ve öğretme işinin içeriği aşan kısmında, teşvikte de çok hoş. (Koordinasyonsuzluğu, sarsaklığı ile sıkça hayal kırıklığının kıyısına gelen annesini -onunla birlikte aynı şeyi yaşaması muhtemel seyirciyi- oradan çekip çıkarışındaki gösterişsiz şefkat kayda değer. Neredeysen oradan yola çık, başlangıç için en iyi basamaktasın. Makbulsün!) Ama bu üçünün sunduğu pastada asıl konu gibi görünen egzersiz neredeyse ikincil hale geliyor.

Ön plana çıkan, aralarındaki etkileşim. En ufak bir gerilim, sabırsızlık hissedilmiyor. Tıkır tıkır işleyen egzersizleri kuşatan zaman algısı ferah, canlı. Aiko’nun katılımı, sarsakça olabilen hareketleriyle birlikte (bunlara rağmen değil!) April için çok değerli, belli. Önemli önemsizden modern zamanlarınki yerine kadim bir kalburdan geçirilip ayıklanmış da annesiyle geçireceği kısıtlı vakit, önünde iki eliyle uzanıp yakaladığı bir fırsat olarak berraklaşmış sanki. Derin bir sevgi, kabul ve keyif akıyor bir aradalıklarından. Geveze ve talepkâr kedi Moçi de bundan nasibini alıyor. Egzersizlere girip çıkan, kimi zaman şikayetlerini yüksek sesle bildiren sarman, başlı başına bir figür. Bu tuhaf 2 ayaklılara, belli bir isteği olmadığında kayıtsız, onlar haldır haldır hareketleri yaparken gidip pencerenin önüne yayılıyor, dışarıyı seyrediyor, uyukluyor, kabarık tüylerinin bakımını yapıyor, sonra da çekip çıkıyor çerçeveden. Bazen denk geliyor, tam da bir gerinme hareketi sırasında ayaklarının dibinde bitip, napsanız nafile sizi gafiller! diyerek hareketin nasıl olması gerektiğini gösterircesine sonsuz kedi esnekliğiyle sıcak peynir gibi sünerek geriniyor!

April’in odağı hep işinde. Ama ritim duygusu o kadar gelişmiş ki onu hiç aksatmadan etrafına da açılabiliyor. Aiko’nun tatlı mizahı onu çok eğlendiriyor, ikisi arasında gidip gelen şakalaşma da beni. Eğilip Moçi’yi okşamaya da saniyeler buluyor.

Kanalı açtığımda onlar mı buraya geliyor, ben mi Las Vegas’tayım, pek de fark etmeden bir aradayız. Adına hakkını veren April, evladı böyle olan Aiko ve kedi gibi kedi Moçi, kaslarımla birlikte her seferinde içimi açıyorlar.

https://yes2next.com/

8 Şubat 2024 Perşembe

PİM

Eski Hindistan’da baştan çıkarıcılığın piri olmuş, zenginlere, soylulara hünerlerini sunan fahişeler vardı. Bütün vücutları ince işli süslemeler, takılarla kaplı olurdu. Bunları öyle bir anda çıkarmak olmuyordu. Teker teker girişmeniz ise çok zaman alırdı. Arzudan başı dönmüş erkek kadını soymak ister ama onca kalabalığı çıkaramazdı. Kadın onu azar azar içkiyle, şarapla yüreklendirmeye devam eder, görüşü bulandıkça erkeğin işi daha da güçleşir, çok geçmez, sızar kalır, horlamaya başlardı. Oysa tek bir pim vardı; bütün yapacağınız bu pimi çekmekti. O zaman her şey sıyrılır, yere düşerdi. Bunu da sadece kadın bilirdi.

Hayat da öyle. Bir karmaşık ağ bütünü. Ama basit bir pimi var. Onu çekerseniz her şey iner. Bu pim sizsiniz. Kendinizi çekip çıkarmayı bilirseniz birden her şey yerine oturur. Her şey billur berraklığındadır. Beş elementin etkileşimi çok karmaşıktır. Ama bir yandan da anahtar sizsiniz. Tıpayı çekerseniz hepsi göçer, siz serbest kalırsınız.

 

(Three Truths of Well Being, Sadhguru’dan çevirdim)

7 Şubat 2024 Çarşamba

ÇERÇEVEMDE

Pencerede koyun karşı tepeleri, deniz, ön plandaki palmiye. Hepsi bu ama bu her şey.

Bu sabah karşıları doğu aydınlığı altında sütlü bir pus kaplı. Konturlar seçiliyor-seçilemiyor, neredeyse yekpare. Deniz de patlayan ve sakin beyaz yamalar halinde uzanıyor. Rengi beliren tek şey, yeşili iyice koyulaşmış, vuran güneş altında tepe yelpazeleri sarıya çalan ışıltılı palmiye. Gökyüzüyle birlikte bu dördü arasındaki git-geller aklımı başımdan alıyor. Öğle güneşi altında acemi fotoğraflarındaki yavan eşitliğe bürünürlerken ışığın dramatik yoğunlaşma anlarında, gündoğumu-batımları, bulutlu, yağmurlu, sisli puslu havalarda, alacakaranlıkta tüyleri diken diken eden ön plan-arka plan geçişimleriyle gözümü kulaklaştırarak, kavrayışımı doğrudanlaştırarak ne müzikler dinlemiş, ne romanlar okumuş, piyesler seyretmişim gibi yapıyorlar beni.

Ama hep gözümden vuruluyor, zamanın dışına çıkmış, suskun, gördüğümü araya zihin girmeden içiyorum.

Şimdi pusa bürünmüş karşı tepeler, havanın nemi çekildiğinde kat kat yeşil. Siyah-beyaz fırtınalarda tehditkar, dingin gün sonlarında yumuşacık. Palmiye desen (çok dedim onu)..

Seyrediyorum.

Seyrin demledikleri bir vakit sonra demliğimi dolduruyor.

Sadece ışık ve değişimi var. Geri kalan her şey (tepeler yeşil, hayır beyaz; yumuşacık, hayır tehditkar; ışık içinde, hayır kapkaranlık!) gerçek bellediğimiz anlardan ve yorumlarından ibaret derken buldum kendimi bu sabah.

6 Şubat 2024 Salı

KAYBETTİĞİNİ GERİ KAZANIRKEN

En büyük gücümüz dikkat ama mirasyediler gibi nasıl da çarçur ediyoruz. Onca vakit harcadığımız sosyal medya, koskoca Manhattan adası karşılığında yerlilerin eline sayılan incik boncuk gibi.

Dikkatin bölünmesi (belki güç/otonomi kaybı olduğundan) stres yaratıcı. Stres ise dikkatin sağa sola saçılmasını daha da hızlandırırmış. Gerçek hayat memat meselelerinde böyle olması isabet deniyor; gözlerin fıldır fıldır, daldan dala hızla etrafını taraman gerek ki nereden ne geleceğini kestirebil. Bizim aynı kalan fizyolojik işleyişlerimizle yaşadığımız çılgın tempolu günümüz koşullarındaysa bu, kaybolup gidiş oluyor.

Neye odaklanacaksan odaklan ama bunun için önce dikkatini geri al. Öyle kuru kuruya değil, iş gören yeni davranışları alışkanlık haline getirerek. Ama bunun için iradeye dayanma.

Alışkanlık oluşturmada stres konusunda uzmanlaşmış iki tıp doktorunun ipuçlarından çok yararlanıyorum:

Rangan Chatterjee (Feel Better in 5) ile Aditi Nerurkar (The 5 Resets).

Değişimin hayli enerji istediğini, beynin ise enerji ekonomisinde olabildiğince kolaya kaçıp değişimden pek haz etmediğini söylüyorlar. Sıkıya gelmeyeceği, binicisini ilk fırsatta sırtından atacağı için, binicinin elindeki kırbacın (irade) işe yaramayacağını, onun suyuna gitmek gerektiğini.

Bu nasıl olacak?

En önemlisi, yüklenmeden. Aditi Nerurkar, tek seferde sindirebileceğimiz değişiklik sayısının iki olduğunu söylüyor. 2 Kuralı diyor buna.

İkincisi, ufaktan, bulunduğumuz yerden başlamak, kat edilen görünür mesafeye değil, birikime odaklanmak. Egzersizde olduğu gibi, küçük adımlar uzun zaman görünür bir sonuç yaratmıyor ama bu hiçbir şekilde sonuçsuz kaldıkları anlamına da gelmiyor. Birikiyorlar. Tıpkı olumsuz alışkanlıklarımızın da biriktiği gibi. Ve günü geldiğinde olumsuzlar faturalarını, olumlular da ödüllerini önümüze koyuveriyor.

Ufak başlamak, değişikliğin büyüklüğü kadar buna yönelik eylemin süresiyle de ilgili. Günde sadece 5 dakika, diyor Rangan Chatterjee.

Buna şeytanın bacağını kırmak da diyebiliriz. Bizi hiçbir yere vardırmayan ya hep ya hiç yaklaşımı (bahanesi) yerine küçük bir tadımlık. 5 dakikanızı başka neye vermiyorsunuz ki? X’in, Instagram’ın başında harcananlar yanında metelik sayılmaz.

Sonra iki hekim de stresinizin ne etrafında yoğunlaştığına ve kendi koşullarınıza göre hayatınızın çeşitli alanlarında (beslenme, hareket, davranış) girişebileceğiniz birçok yeni davranış örneği sıralıyor. Bunların biri sizin için değilse diğerleri hep kolay lokmalar ve sürdürülebilir.

5 dakikayı hiç yabana atmayın diyor Chatterjee. Size iki ay boyunca her gün sadece 5 dakika boyunca yiyebildiğiniz kadar abur cubur, tatlı, içebileceğiniz kadar gazozlu içecek yiyip içmenizi söylesem (bunlara tıka basa doldurulan alışkanlık yapıcı maddeler sayesinde kolay da olurdu), bir iki haftada sağlık sorunları belirmeye, birkaç haftada kan tablonuz değişmeye, bir yıla kalmadan da problemleriniz ciddiye binmeye başlardı. Aynını olumlu alışkanlıkların tersinden yapmayacağını söyleyebilir misiniz? Alışkanlık yerleşik hale gelirken olumlu-olumsuz, aynı fizyolojik ve psikolojik işleyişe dayanır. Birinde kolaylaştırıcı katkı maddeleriyken diğerinde gözünüzle görmeye hemen başlamasanız da çok çabuk hissedilir olan ödülleri.

Az ve öz tutulan değişiklikler, sandık ile sıkışmış kapağı arasında yerleştirilen manivela gibi çalışıyor. Verdikleri tat ile yansımaları momentum yaratıyor ve bunu ilk heyecan geçtikten sonra sürdürüyor. Bir kez yerleşen artık cepte sayılır; çoğaltılabilir, yoğunlaştırılabilir. İkişerli yeni ufak adımlara geçilebilir.

Memleketi ya da dünyayı değiştiremeyebilirsiniz ama değiştirmenin size canlılığınızı geri vereceği çok şey yok mu?

Dikkatinizi geri almaktan, bunun için yapılabilecekleri yapmaktan başlayarak?


5 Şubat 2024 Pazartesi

ERİME

Yakınma, şikayet, stres tepkisini idare eden amigdalayı harekete geçiriyormuş. Gayet anlaşılır: Eylem yerine geçen pasif şikayet, güçsüzlük hissinin sonucu ve dönüp tekrar onu doğuruyor. Bundan âlâ stres olur mu? Foşur foşur salınan stres hormonları bedeni-ruhu için için kemiriyor.

Şikayet edilmeyecek gibi mi ki?!

Olabilir, olmayabilir. Benim baktığım haklılığı değil, bu halde yaşamanın bize ne yaptığı ne hale getirdiği.

Amigdalanın ateşini alan suhuletin beynin muhakeme katından geldiğini biliyoruz.

Refleks tepkiler, müthiş bir güç erimesi anlamına geliyor. Durduğun yerde ufalandığın. Bunun da acizlik kardeşlikleri gibi fukara tesellilerinden başka yararı var mı?

-

Kaslar hakkında öğrendikçe şaşıyorum. Hareketi sağlamak tek bir işiymiş bu başlı başına organ olan harikaların. Glikozun yağ olup iç organları sarmak yerine enerji kaynağı olarak yedeklendiği yerler olarak gördükleri iş gibi pek çok metabolik işlevleri varmış. Yaşla gelen azalmadan paylarını da 30’lu yıllarımızdan itibaren almaya başlıyorlar, bu erime 50 yaşından başlayarak 3’er 5’er artıyormuş.

Ne yapmalı?

Güç kaybeden her şey gibi gücü geri kazanmanın yollarına bakmalı. Kasların durumunda bu, egzersiz. Özellikle kuvvet egzersizleri ama genel olarak hareket bütün organizmaya, hele de bu iş için biçimlenmiş görünen beyne iyi.

Bundan sonra -miş’li zaman kullanmama gerek yok; çarpıcı değişimi sadece 10-11 hafta içinde bizzat yaşıyorum. Ölgünlük, yılgınlık, tıkanmışlık, yerini güçlenmeye bırakıyor. Uzun bir hastalıktan sonra yataktan kalkmak gibi bir dirilmeye.

Memleket bununla kurtuluyor mu? Hayır.

Ya dünya? Hayır. (Bu soru pekala dizlerini dövmeye de yöneltilebilir.)

Ama ben onca güç kaybından sonra güç kazanıyorum.

Durduğun yerde çökmek yerine kalktığın gibi devinmek. Kaslar bu işe çok seviniyor, topladıkları güçle muhakeme ve hayatiyeti de besliyorlar.


4 Şubat 2024 Pazar

DİSİPLİN İRADENİN NESİ OLUR?

Çok disiplinli olduğumu (hafıza kaydıma geçen) ilk kez (50’lerimin sonuna doğru ve amcamdan) duyduğumda irkilmiştim. İnsanın kendine konduramadığı bir sıfatla irkildiği gibi. Oysa önceden belirlenen bir programın aksatmadan uygulanması olarak tanımlanırsa, evet, öyleyim. Disiplinli.

Beni aynı canlılıkla irkilten bitişik kavram, irade. Disiplinin gözü kendinden başkasına kapalı, kendine de alabildiğine ödünsüz, acımasız, saplantılı sopası!

Kaba-katı-zorba. Kendime konduramamakta haksız mıyım?!

Bu, (içe ya da dışa yönelik) iradenin dayatıcı, olumsuz yüzü. Onun ötesinde irade yaşamın belkemiği. Hayatı ayakta tutan. Olumlu-olumsuzdan çok daha fazlası.

Bir de çağrışımları var tabii. İstikrarın, kararlılığın, odaklanmanın pek para etmediği bir kültürel atmosferde erişilemiyorsa aşağı çekilerek denge sağlanan özellikler bunlar.

Salak mıdır nedir?!

Takmış (konu her ne ise) şuna!

Kendine Alman mezalimi ediyorsun, haha!

*

Yeni Yıl (hafta/ay başı) kararları, hamleler oldum olası abes gelir. Abandıkları irade (kendine yaptırma gücü) ile çökmeye mahkum.

Düşünüyorum da, talihli olduğum iki şey, çok nadir iç çatışma yaşamak ve dolayısıyla içimdeki karşıt taraflardan biri lehine diğerlerini bastırarak hareket etme (irade kullanımı) gereği. Sigara mı içiyoruz, hep birlikte. Sigarayı pat diye bırakıyor muyuz, hep birlikte. İlginin, merakın, isteğin yekpare hareketi seçim ve dikkati kendiliğinden yekpare yapıyor. Hort zorta, zulme gerek yok. Ortaya bunun çabasızca çıkan sonucu disiplin. İrade denilen de arkasındaki odaklanmış enerji.

Bir şey aklıma (bir bütün olarak içime) yattığı an kaldırıp koymadan kalkıp ona yöneliyorum.

Bu tek parçalı, bölünmemiş odaklanma benim güç kaynağım.

Disiplin dayatılan bir düzen değil, doğal bir sonuç. İrade de bunun sopası değil, damarlarında dolaşan kan.

*

TDK sözlüğünde disiplinin dışsal yönüyle ve sınırlı bir tanımı var.

İrade de şu imiş: