28 Aralık 2015 Pazartesi

ÇİLE

Nasıl ilişkileneceğimi bilemediğim kördüğüm bir çile bu. Çekilen acıya yoğun bir tepki verdiğim ama bundan öte yumulup kaldığım bir açmaz.

Nasıl yaklaşacağımı bile bilemediğim.

Doğuda kan gövdeyi götürüyor. Yangın orada ama orada kalmayacak. Ateşi olmasa da sarsıntıları, dalga dalga sonuçları bütünü tutacak. Ülkeyi, bölgeyi, ötesini.

Burada, tuzum henüz kuru, benim tuzum kuruyken uzantım olan insanların mahvolmasının çelişkisini sindiremiyorum.

Oturduğum yerden bile taraf olamayacağım kadar karmaşık bir silsileyle karşı karşıya olduğumun fazlasıyla farkındayım.

Ne biliyorum? Ne kadar biliyorum?

Zihnim avuntuyu kolay, karikatür açıklamalarda (kaskatı komplo teorileri, iki yandan ideolojik gerekçeler), bir iki sorumlu/suçlu  tayiniyle kesiliveren hesaplarda bulabileceği çizgiyi çoktan geçmiş. Ne de vicdanımı ahlayıp vahlamalar, keşkeler, amalar rahatlatabiliyor.

Ne istiyorum?

İnsanlar öldürülmesin!

Oklar yaylardan çıkmış, havada uçuşuyor. Başlatılmış hareketlerin ataleti olanca ezicilikle sürüyor. Zihnim sihirli değneklerden medet umacağı noktayı da çok gerilerde bırakmış.

Sırtımı dönmek, gözümü yummak yapabildiğim şey olmadığı gibi yapmak istediğim de değil.

Hangi bütünün nasıl bir parçası olarak ne gibi bir işlev görebileceğim üzerine elime hiçbir ipucu vermeyen çile karşısında görünürde hareketsiz, sessizim.


Ne uykuda ne uyanık.

18 Aralık 2015 Cuma

SIFIRLANMAK

Arka arkaya iki sergi, Koza ve Zero, birbirini çoğaltıcı bir ardışıklık oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kıtlıklardan, kopukluklardan, parçalanmışlıktan doğmuş Zero.

“Hiçbir şey yoktu, ne bir kaynak (halk kütüphanesinde bütün bulabildiğiniz yedi sekiz kitaptı, onlar da 30’lardan kalma, lime lime) ne maddi olanak ne de benzeri arayışta olanlarla bir iletişim.”

Olan, bir çıkış yolu bulma iradesi imiş. Köklü değişim bir kez daha elverişli koşullardan değil, dibe vurmaktan gelmiş. Sıfırlanmaktan.

Sindirmek yerine silkeleyen bir sıfırlanma.



Benzer eninde sonunda benzeri çekmiş. Hareketin (onlar Zero’yu böyle görmekten hoşlanmasa, bireyselliğine vurgu yapsa da) beyni, yüreği ve içgüdüselliği temsil eden midesi olarak nitelenen üç öncüsü Otto Piene, Heinz Mack ve Günther Uecker bir araya gelmiş.

“Savaşta ışık tehlikeydi, yerinizi ele verip sizi hedef haline getirebilirdi. Karanlık ise koruyucu.”

Savaşın tersyüz ettiği ışık ile karanlığı yerli yerine getiren bir şevkle işe koyulmuşlar.
Aydınlık, heyecanlı, umutlu, iyimser; ışık hem arayışları hem araçları olmuş.

Bir süre sonra dünyanın orası burasında benzer çalışmalar yapanlarla bir ağ kurulmuş ve üretimlerini beslemiş.

Bir bakmışlar, Yves Klein da Fransa’da ateşle resim yapıyor ya da tuvali resmin taşıyıcısı olmaktan çıkarıp boyutlandırarak başlı başına bir ifade gücüne kavuşturuyor.

Ateşle resim yapmak.. Ateşin yıkıcılığını, isinin karanlığını yaratıcılığa koşmak.

Ve ışık!

Nasıl oynamışlar onunla! Yansıtıcılar, kılıflar ve formla şekilden şekle soktukları, göğün altında güneş, mekanda elektrikle doğalını şekillendirip yapayını konuşturdukları ışığı mobil hale getirmişler. (Çiviler çakılı, motora bağlı disklerin başından ayrılamadım. Açılı çakılmış uzun çivilerin çepeçevre dönen gölgeleriyle o sürekli değişim..)

Hasılı, sıfırı alıp başlangıç yapmışlar.

Hiçliğe dalıp bağrında barındırdığı her şeye açılmışlar.

*
Suskunluğumla, suskunluklarımızla hiç barışık olmadığım bugünlerde böylesine gür bir yaşam olumlaması yüreğimi serinletti.


Sıfırlanmanın böylesine ne çok ihtiyacımız olduğunu hissettim.




*
10 Ocak'a kadar Sakıp Sabancı Müzesinde

16 Aralık 2015 Çarşamba

KOZA




Boydan boya mekanda Koza’nın altında, yanında, berisindeyim.

Çözgüsü gergin, atkısı gevşek, bir uçtan diğerine uzanıyor, duvardan süzülüyor.



Hangi anındayım? Büyük bir güçle, kararlılıkla başlamış, sürmekte mi? Beni içine almak üzere etrafımda mı örülmekte?

Yoksa buraya kadar mı? Kapanacakken kapanamayan, kapanamayacak bir koza mı bu?



Gerilim ve gevşekliğin/gevşemenin, irade ve teslimiyetin, çizilmiş yolu izlemeyle bırakmanın, kapalı ile açığın dinamik dengesini görüyor, hissediyorum. Koza, mekanla ilişkimi soru üzerine soruyla kuruyor.

İçinde miyim, dışında mı?



Ve beni dışarıdan içeriye geçiriyor.

Ya içimdeki koza-lar? Bunların ardından dokunduklarım? Onlardan çıkarabildiklerim?.. Neye hizmet ediyor? Hapis mi edici, olumlu oluşumları mı koruyucu?

Etrafıma örülen tek bir işle Defne yine yapacağını yapıyor, bu kez beni/izleyiciyi eserin herhangi bir anı, parçası haline getirip buradan gidebileceğim kadar uzaklara gitmeye bırakıyor.

İzleyici, koza ve hayatındaki karşılıkları ile enine boyuna yüzleşebilir ya da çok şeye olduğu gibi şöyle bir bakış atıp çıkabilir. Koza ikisine de açık; ilkinde örülmeyi sürdürmeye yeterli enerji o gergin çözgülerde hazır bekliyor. Atkıları ise şöyle bir uğrayıp çıkanı hiç sıkmadan yoluna bırakacak kadar gevşek.

Seçim sizin.



Defne Tesal, hele bu çağdaki bir genç yaş için şaşırtıcı bir sabır ve sebatla donanmış bir sanatçı. Yaratıcılığı etrafına duru, dingin kararlılığıyla ördüğü kozalardan kim bilir daha nice böyle esaslı işler çıkaracak.

*
Koza sergisi 22 Ocak’a kadar görülebilir, içine düşülebilir.

Anel İş Merkezi, Saray Mah. Site Yolu Caddesi, No:5/4 34768 Ümraniye / İstanbul

10 Aralık 2015 Perşembe

TELEFONUNU NASIL ALIRSIN?

Sonunda suhuletimi kaybettim. Neden akıllı telefon almam gerektiğine (biraz da ısrarla) beni ikna etmeye çalışan sonuncu kişiyle sabrım taştı.

O nedenlerin hiçbiri bende koşa koşa gidip gazozu çabucak kaçacak pahalı bir oyuncak alma dürtüsüne dönüşemiyor işte. Dönüşememek bir yana, durup bunlara ve çekimine kapılmış insanlara baktıkça aklımı korumak için telefonumun aptal kalması gereğine daha çok inanıyorum.

Kimi fotograf merakımdan vurmaya çalışıyor.

“Harika resim çekiyor, anında da paylaşıyorsun.”

Fotograf makinem var. Çekmek istediğimde yanıma onu alırım.

Kimi yönsüzlüğümden.

“GPS’i sana çok yararlı olur.”

Bu açığım sayesinde aradığımı biraz (bazen epey) dolanarak buluyorum. Bu sırada aramadan bulduğum nice şey de teselli armağanı.

İletişim!

“Sevdiklerinle bedava konuşuyorsun. Hem görüntüleriyle. Gruplar kuruyor, anında herkesle iletişime geçiyorsun.”

Bir zamanlar da Skype’ı böyle ısrarla dayatmıyor muydunuz? Ona ne oldu sahi? Hâlâ bedava ve görüntülü değil mi? Akşam eve gidip bilgisayarın başına geçerek aynı işi yapmaya da mı kısaldı sabrınız? İletişim hızlanıp kolaylaştıkça yeniden şarj olmaya vakit bulamayan içeriğinin yavanlaşması hiç mi dikkatinizi çekmiyor?

Daha çeşit çeşit fantezi “yarar” bunlara ekleniyor.

“Akşam eve dönerken yemek tariflerine bakıyor, pişireceğim yemekleri seçiyorum.”

“Aklına bir şey mi takıldı, çıkar, bak.”

“Ajandası da çok iyi oluyor.”

İşin ihtiyaca araç yaratmaktan çıkıp araca ihtiyaç yaratmaya, sonra da bunların önemine, vazgeçilmezliğine iman etmeye döndüğünün kimse pek ayırdında görünmüyor. Ne de bedellerinin.

Telefonunun transında insanlara bakıyorum. Kısacık bir başınalıklara tahammülü kalmamış, bağımlılıklarının dozu arttıkça yoksunluk krizleri derinleşen zombiler gibi geliyorlar.

Tıpkı uyuşturucunun, endorfin üretimini beynin doğal işleyişinden kendi tekeline alması gibi, telefonları da uyaran yaratma işini kendi beyinlerinden almış. Dışarıya, çevrelerine bakıp orada gördüklerinin, işittiklerinin, dokunup kokusunu aldıklarının uyaranlarına cevap vermek yerine uyaranların “işlenmişiyle” besleniyorlar. Piksellenmiş, dijitalleşmiş, gıcır gıcır, altı çizili. Renkli ama kokusuz. Sesli ama ruhsuz.

Beynin “yenilik” eğilimini alabildiğine ve körü körüne körüklemenin tüketiciliği kimsenin umurunda görünmüyor. Bir kez bu şeride girdin mi uyarım dozunu daha hızlı, daha çarpıcıya doğru tırmandırmaktan başka çaren kalmayacağı. Bunun iki feci bedeli: Kendini kamçılamak-oyalamak-eğlemekten aciz kalmak ve ağır hasar gören dikkat.

“Daha” zokasını yutmuş eleştirel zeka.

“Ama daha hızlı, daha pratik!”

Doktor, gazeteci, polis, ajan değilim, dünya piyasalarında at koşturan bir işkadını da.

Vakit ben ona ne buyurursam öyle daralıyor ya da bereketleniyor. Durup acelemin ne olduğunu kendime gerçekten sorduğum an “daha hızlının” üzerimdeki sultası kalkıyor. Özgürüm. Sabrımda, sabırsızlığımda. Adımlarımı, altlarında giderek çılgınlaşan bir süratle dönen şeride, dayatılan bir tempoya uydurmak zorlanımından kurtulmuş. 

Kendi zamanımı yaşamamak için HİÇBİR nedenim yok.

Ya şu “daha pratik”in gerçekte ne anlama geldiği, hiç sorgulanmayan bedelleri?.


Allah aşkına! Bırakın, benim telefonum da aptal kalsın!

8 Aralık 2015 Salı

İSTANBUL KARIŞIMI




İlkbahardan bu yana birkaç gün dışında şehirden uzak aylar oldu.

Tuhaf. İstanbul’u doğada, başka yerlerde değil, Ankara’dayken özlüyorum. Sadece ve çok.

Ama özlemiş-özlememiş, nereden gelirsem geleyim, girdiğim an, bir kez eriştiğim yoğunlukta kaldığı yerden beni ele geçiriyor. Ele geçirilmeye de dünden razıyım zaten.

Arabam yok. Böyle daha rahat. Hem de şehrin sel coşkunluğundaki akışına karışmanın rahatlatan, avutan, arındıran bir yanı var. Kendi kafamdan çıkıp binlerce kafadan yayılan öykülere açılmanın taşları yerli yerine oturtan bir hali.

İçinden geçtiğim, uzunlu kısalı tanık olduğum bu hikayelere hiç bölmediğim dikkatimi verip sözlü sözsüz parçalarını topluyorum. Dedikodulardan, kaygı, heyecan, fikirlerden (fikirden bol şey de yok) kırpıntılar. Tavırlar. Duruşlar. Atılganlık, dalgınlık, ataklık, yılgınlık, akış, ayak sürüme.. Şipşak fotolar bir anlık çakışlarıyla kafamdaki heybeye atılıyor. Böyle bir şehirde ayakta kalma eğitiminden geçmiş sokak kurnazlığı, iş bilirlik, hazır cevap, rahatlık. Ya da İstanbul acemiliğinin ürkek adımları.

Parçalara bu odaklanma arada bir de yerini, parçaların oluşturduğu akışın toplam hissine bırakıyor. İçinde yerinden söktüğü ağaç gövdeleri, pabuç tekleri, koca kamyonlar, parçalanmış eşya, hayvan ölüleriyle önüne geleni kendine katan bir sel bu. Oraya buraya, takıla kurtula, girdaplanıp düzleşe durmadan akıyor.

Gözlerimle, muhabirliğimle olduğu kadar kulaklarımla da topluyor, biriktiriyorum.

Sesler! O dipsiz bolluk. Havanın, mevsimin, burada hepsinden belirgini suyun, denizin, Boğaz’ın değiştiriciliğiyle biçimlenen kıvrım büklüm, delici, okşayıcı, yorucu, avutucu nokta nokta, dalga dalga ses.

Kafamda çılgın bir kolaj giderek zenginleşiyor.


Buyur eden ben olduğumdan tüketmek yerine de enerjimi mahmuzluyor.