30 Ekim 2017 Pazartesi

ARZU

Yine aşık olmuş. Sapına kadar, sırılsıklam. Onu yakından tanıyana göre önceki kadar umutsuz. Kendini sonuna kadar kullandırıp kaldırıldığı gibi atılmalık. Yine. Öncekinde intihara kalkışmıştı, bunun sonu kim bilir ne olur. “Bu kadar da diplemesine, derinlemesine olur mu? Kim dayanır?!”

Tutkulaşan arzu, seyircisi olunduğunda ne kadar saydam. Sahibinin içinde ne varsa yansıtacağı uygun bir ekrandan ibaret. Nesnesi bahane: Kundaklanan eve çakılan çakmak.

Yanıp tutuşanı elinden tutup serin bir su kenarına götürmek isterdim. Istırabına saygılı bir süre sessizce tanık olduktan sonra “Bak,” demek. “Hayır, hayır, ona değil, kendine çevir bakışını. Eriyip bittiğinin adı değişiyor, aynı kalan senin tutuluşun. Demek seni asıl kasıp kavuran kendi karmaşan. O parlayıcı arzu-ihtiyaç-korku-heyecan (ve hakkını verelim, yazdığı katman katman senaryolar, anlattığı öykülerle yaratıcılık) karışımı. Önüne hangi beste gelse yapışacak güften. Sen müzisyensin, bilirsin. Duyguları sözün ötesine kamçılamak işin. Sonra nasıl yaparsan yapar, belki şifayı sanatında ararsın. Ama önce bir bak. Gösterdiğine değil, kendi parmağına bak. Sesiyle yılanı kıvrım kıvrım kıvrandıran kaval gibi seni ucunda oynatan o kendi parmağını gör.”

Ama seyircisi olunduğunda ayan beyan olan, nesnesi ya da öznesi olunduğunda kör bir kasırga.


İtip çekici. Dokunaklı, gülünç, ürkütücü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder