1 Haziran 2016 Çarşamba

CEHENNEMİN AĞZI - KITANIN EN BATISI - SİNTRA - OBİDOS - CALDAS DA RAINHA

Bana bir günlüğüne rehberlik ve şoförlük edecek bir tanıdığı var mı diye sorduğumda Guida arkadaşı Teresa'yı söyledi. “Keyfi yerindeyse keskin bir mizahı da olur, seversin.” Aradım, anlaştık. Sabah otelden içeri alı al moru mor bir Teresa girdi. “Gecikiyorum diye korktum.” Tam vaktindeydi oysa. Arabasına gittik. Özür dileyerek bagajı açtı. Boş saksılar, torba torba toprak, alet edevat. “Evden gelmiyorum da, boşaltmaya fırsatım olmadı.” Bir battaniye çekip dağınıklığı örttü. Bavulumu üzerine koyduk. Otellerde çalışmış, rehberlik, çevirmenlik yapmış. Şimdi sadece arada bir tura çıkıyormuş. Hoş bir kaotiklik içinde konuşkan. Araba kiralamaktan neden çekindiğimi söyleyince ah, sen yönsüzlüğü bana sor dedi. Hey tanrım, bir tane daha mı?! Sormama gerek kalmadı, gördüm, yaşadım. Ama dili biliyor, eğlenceli, ülke, insanlar üzerine çok şey anlatıyor. İyi bir rehber.

Şehri çıkıp kıyı boyu yola koyulduk. Cascais (kaşkais), Estoril, daha ilerideki Sintra, Büyük Lizbon bölgesine bağlı (belki ilçe karşılığı) yerleşimler. Yanı başımızda Lizbon’a işe gidenlerin yoğun trafiği, boş şeridimizden kıvrıla büküle ilerledik. Yamaçlarda bahçe içinde evler. Mütevazı, sıradan, modern, çarpıcı, alımlı. Hepsi de yeşile gömülü. Sizde pek alışveriş merkezi yok galiba dedim. Olmaz mı dedi tam da yanından geçtiğimiz iki katlı, çelik grisi, mavi füme camlı binayı gösterip. Yine de bizdeki çılgınlığa erişebildiklerini sanmam.

Girişinde büyük bir casino ile karşılayan Estoril sönük bir sayfiye kasabasıyken yıldızı son yıllarda parlamış. Şehre bu kadar yakın, sakin, yaşaması kolay, güzel bir yer olduğunu söylemişti burada oturan Guida.




İlk görmek istediğim yerde durduk: Boca do inferno, cehennem ağzı. Bayat bir peksimet gibi ufalanarak yığılan kayalıklarla kıyı bir girinti oluşturmuş. Deniz kudurduğunda dar ağızdan içeri hücum eden sular metrelerce yukarı fışkırarak (kim bilir nasıl seslerle) cehennemi bir çalkantı yaratırmış. Şimdi sakindi. Ha desen girilecek halde (17-18 derecelere itirazı olmayana).

Evlerin seyrelip bir süre sonra hiç kalmadığı yoldan kıyıyı izledik.

Geniş koylar, kumsal cepler, yarlar, kayalık burunlar.. Sağ yanımızda yoldan tel bir çitle ayrılmış, çeşit çeşit ufak bitki yeşili işli, kır çiçekleri kaplı bir arazi içlere doğru göz alabildiğine uzanarak dalgalanmaya başladı.

“Kumullar! Burada inşaatı imkansız hale getiriyor. Allahtan. Yoksa yasakları delip bulduğumuz her yere bir şeyler kondurmaya bayılırız!”

İnip avuçladım. Göründüğü kadar ince (ve ılık) bir kum ama deniz gibi, o da hiç göründüğü gibi durmaz tabii.




“Rüzgarlı günlerde kafanı çıkaramazsın. Açıkta bulduğu her yerini ince ince keser, kulaklarına, burnuna, ağzına dolar.”

Oradan oraya çalkalanarak yer değiştirirken dört bir yana tozuyan kum dalgaları hayal ettim.

Orası burasını çekiştiren, pençeleyip ısıran yavrularını sabrı taşmış bir anne ayı gibi üzerinden silkeleyen doğa hayali ne kadar rahatlatıcı. “Siz ve inşaat izinleriniz! Gelin, şu kımıl kımıl zemine kondurun saçmalıklarınızı. Sıkıyorsa!”

Vahşi bir güzellik.




Yarlar üzerinde son bir geniş viraj ve Cabo da Roca, kaya burun, “karanın bitip denizin başladığı yer,” Avrupa’nın en batı noktası karşımızdaydı.

Nedir en’lerin insan üzerindeki bu cazibesi? Bir yeri, anı sıradan olmaktan çıkarıp ona somutluk, belirginlik kazandırdığı, dikkati çekip kazandığı için mi en.. herhangi bir şey bu kadar merak uyandırır?




Çekime bağışık değilim. Burası kıtanın en batı noktası denmese daha önce ve sonra gördüklerimden farklılaşmayacak burun, altını çizip çerçeveleyerek sahip olunacak bir şey haline geldi.

Kamerayı Teresa’ya verip tepesinde haçı, nişan sütünu önünde (enlem ve boylam plaketinin yer aldığı deniz tarafının arkasında) dikildim.

Sonra yere oturup flütümü çıkardım ve bu an için tasarladığım ritüel olarak üfledim –daha doğrusu deliklere hücum edip sesi emen, çatallaştıran rüzgarla birlikte üfürdük.

Oldu işte. Anı işaretleyip sahip olduğum yanılsamasıyla beraber heybeme attım.




Sintra ile birlikte tepeler, yamaçlar dolusu sımsıkı, koyu bir yeşile daldık.

Teresa, ünlü Pena sarayını kast ederek o tamam ama ben sana asıl kapüşonlu (diye anılan Fransisken) rahiplerin kayalara oyduğu manastırı göstermek istiyorum dedi.

Kıyısı eğreltiotu kaplı gür orman içinden daracık yolla birlikte tepeye doğru kıvrıldık.

“Şey.. çift yön mü burası?”

Fiat Linea’sının çilekeş vitesleri arasında dolanan Teresa evet, dedi. “Merak etme, karşıdan araç gelirse sığışırız bir şekilde.”

Lafıyla birlikte hızını hiç kesmeden devam etti.

“Kayaları görüyor musun?”

Ağaçlar arasında yer yer yuvarlak hatlı, sütlü kahverengi dev bloklar üst üste, yan yana sıralanmış gibi duruyordu. Enstalasyon dersin.

“Kıvrımlarının dişiliğine bak. Henry Moore kayaları.”

Güldü. “Evet ama daha şaşırtıcı olan burada ne aradıkları. Morfolojik yapıları suyla, denizle ilgili olduklarını gösteriyor.”

Yerkabuğunun dev dalgalanmaları işte. Akıl almaz güçlerin akıl almaz zaman ölçülerinde ettikleri.

Ormanı koklayarak (rengi ve yoğunluğundan beklenmedik biçimde kokusuzdu) arabadan indim.




Bilmeyenin kaybedeceği bir patika ve kayalar arasından kapüşonluların manastırına girdik. Düsturlarının yalınlık, doğaya karışırcasına yakın olmak olduğu besbelli. Kapıları, pencereleri yalıtmada bolca kullandıkları şişe mantarından ötürü buraya mantar manastır da diyorlarmış. (Yerli bir ürün olan mantar, tıpkı seramikleri gibi yeri göğü kaplayan, izolasyon malzemesinden takıya, çantadan kartpostala, tuvale, akla geldik gelmedik her işte kullanılan bir bolluk.) Her yer yeşildi. Kayaları tutan yosun, daracık pencereleri dolduran orman görüntüleri. Kana kana yeşil. Daracık hücrelere, mutfağa, yemekhaneye girdik çıktık. Doğaya biz fazla yerini almayalım der gibi yaşamış, öldüklerinde bile belki bu düşünceyle diklemesine gömülmüşler.

Çok daha güzel değil mi, dedi Teresa. “Ben bunu altından, süslemeden, şaşadan geçilmeyen bütün o katedrallere yeğlerim.”

E haliyle.

Sintra tepelerinde görülecek daha çok şey var. Magrip kalesi, ünlü sarayı yaptıran II. Ferdinand’ın kontes aşkı için inşa ettirdiği şale, bahçeler.. Sadece Sintra ve etrafına bir buçuk gün ayrılabilir. Ben bir de Pena sarayı olsun dedim.

Bir Disney prodüksiyonu gibi duran sarayın fantezisinden fırladığı II Ferdinand Almanmış. (“O vakit ben ona bundan böyle kısaca Fritz diyeceğim!”) Hassas duyguların adamı, sanatçı kral olarak anılmış. (Teresa ile aynı anda, Neuschwanstein’ın Bavyera kralı, Wagner aşığı II.Ludwig’i gibi dedik.) Kral, o da olsun bu da olsun (Arap, İspanyol, Doğu, havale geçirirken görülen sanrılar..) diye divitini altın hokkaya batıra çıkara çiziktirdikçe mimar-mühendislerin onca işi tepedeki inşaat zeminine nasıl yerleştireceğini düşünerek herhalde soğuk terler döktüğü bu eklektik yapıda Fritz’den itibaren krallar yine de şaka maka 1910’a kadar oturmuş. Rengarenk, biçim biçim kulelere, teraslara, surlara ine çıka eteklerde çepeçevre uzanan muazzam parklara şaşıp kala yapının yüreğine, konut kısmına geldik.

Sonunda! Üstünde hala saç telleri olan yastıkları ve uğradıkları hışımla yamulmuş kraliyet diş fırçalarını göremeyeceğim diye endişeleniyordum.




İspanyol-Arap bezemeli iç avlu boyunca sıralanan yemek salonları, tütün-çay- yatak odaları vs’yi gezdik. Diş fırçasından fazlasını, kadife kaplı minderi kaldırıldığında taharet küveti olarak kullanılan altın yaldız ayaklı puflar bile gördüm.

Park içinden tırmanıştan daha zorlu bir inişle arabaya döndük. Duvarına bitişik ızgarasından dumanlar tüten kendi halinde bir lokantanın bahçesine oturduk. Buradakilerin çoğu turistik, pahalıymış. Bir yemek taş çatlasa 15 E’dan fazla tutmamalı. Hovardalık etmeyeceksen pekala bunun yarısına da gayet iyi yiyebiliyorsun –çeşit isteyenler tapa/meze de seçebilir.

Duman altı olduk ama iyi bir yemeğin ardından Sintra kasabasına indik. Yeşil burada da soluk kesici. Eski, renkli, güzel yapılar, taş döşeli dar yokuşlar. Büyük parkların derinlerine çekilmiş malikaneler. Biraz yürüdük. Biçiminden ötürü “yastıkçık” (piriquita) dedikleri tatlıyı en ünlü fırınından alıp bir kilisenin yamaçlardan aşağı, uzaktaki okyanusa bakan turistsiz, hiç kimsesiz arka bahçesinde duvara oturup yedik.

“Portekiz’in bol un, yumurta, şekerli geleneksel tatlılarının tarifleri manastırlardan gelme ve birer sağlıklı beslenme felaketidir.”

Eh, izin verilen tek haz kaynağı bu olunca, herhalde.

Şerbet eksiğiyle bunlarda Arap şehveti de yok değil.

Yola otobandan devam ettik. 2002’deki katılımıyla Portekiz’in AB’den aldığı fonları eğitim, sosyal projeler, tarım yerine tüketimi körükleyici şeylere yatırdığını anlattı Teresa. “Koca koca havalı araçlarla gezinecekleri otoyollar eğitimden de tarımdan da daha önemliydi tabii!”

Sintra’nın romantik güzelliği geride kalmış, yolun iki yanında seyrelen bir yeşil içinde bizdekini andıran bir savrukluk, duyarsızlıkla kondurulmuş yerleşimler onun yerini almıştı. Denizden de uzak, yavan bir geçişti.

Tuuh! dedi Teresa. “Alcobaça ile Batalha’nın çıkışını atladım. Bir sonrakinden çıkıp dönsek mi?” Yön duygusundan hiç nasibini almadığını anlamışım, boş ver dedim. Vakitlice Caldas da Rainha’ya gitmeyi iki yer daha görme pahasına da olsa sonuçsuzca dönüp durmaya yeğleyecek kadar da yorgundum. Başımıza geleceği ne bileyim!

Akşamüzeri Obidos’un yeşil bir tepeyi kuşatan surları göründü. Bu saatte varmanın iyi tarafı son turist otobüslerinin de ayrılmak üzere oluşuydu. Portekiz’in 7 harikasından biri sayılan Obidos bizim gibi tek tük turiste kalmıştı. İnişli yokuşlu kıvrım büklüm daracık sokakları, mendil serimlik bahçeleri, Arap, Gotik, Rönesans, Barok.. kaç dönemden korunmuş mimarisiyle Obidos hele bu ışıkta görülesi bir yer.




Cephesinden hoşlanıp girdiğimiz bir kilisede kitap rafları, tezgahlarıyla karşılaştık. Olur a. Ama bunları geçtiğimizde ta apsise kadar her yerin kitap dolu olduğunu gördük. Din kitapları da değil, çeşitli dillerden sadece kitap.

Kitaba adanmış bir kiliseydi!

Sadece burada oturanların araçlarına izin veriliyordu. Hoş bir yerdi olmasına ama yaşamak için fazla dar, kapalı, zamana sırtını dönmüş.

Gelirken aklında tut, buradan döneceğiz dediği göbekten her nasılsa geçmedik. Başka bir yoldan alakasız bir yönde ilerlerken ortalıktaki tek tanrı kuluna (çöpünü dökmeye çıkmıştı) sorup birkaç yanılmanın ardından otobana döndük. Kısa bir yol gittikten sonra ne kadar ödediğine baktım. 10 küsur E!

“Soygun bu!”

“Düpedüz. Üstelik kendini çoktan çıkarmış yollardan da almaya devam ediyorlar.”

Nihayet günün son durağı Kraliçe Kaplıcalarına, Caldas da Rainha’ya vardık. Gördüğüm fotolar Obidos benzeri tarihi, alımlı bir yerdendi. Burasıysa yıldızı hiçbir zaman parlamamış bir taşra kaplıcası gibiydi. Kılıksız yeni apartmanlar, tatsız betonlaşmayla bir kez daha memlekettesin deseler yadırgamayacağım bir yer.

Rezervasyonu yapan kuzenime bakarsam Dona Leonor buranın tek oteliydi, kime sorsak bilirdi herhalde.

Sen öyle san!

Kısa sürede iki şeyden emin oldum.

Umutsuzca kaybolduğumuzdan ve Portekizlilerin yer tarifinde eşsiz bir merhamet, adanmışlık gösterdiğinden.

Dona Leonor’u duyunca duruyor, nasıl anlatacaklarını epey düşünüyor, ardından her biri (on kişiye sormuşuzdur) dakikalar süren bir tarife girişiyordu.

Söze hep, yaya olsaydınız kolaydı da böyle biraz çetrefil diye başlıyorlarmış.
Ama yılmıyorlardı. Genç bir adam sonunda benim tarafımdaki kapının önüne çömelerek tarife devam etti. Küçük oğlunun elinden tutan başka bir adam yolun ortasına, yanımıza geldi. Gülerek ilk söylediği, buradan epey geçtiniz, ne zaman durup soracaksınız diye merak ediyordum olmuş.

Önce kişisel bir özellik sandım ama hayır; gözünüzün ta içine ve muhabbetle bakarak cevaplıyorlar. Teresa dağınık görünümüyle insanları ilkten irkiltse de bunun yerini hemen ardından sempati alıyordu fakat bunun Teresa’nın ilişki kurma biçimiyle sınırlı olmadığını sonradan pek çok kez kendim gördüm.

Sonu gelmez bir tarifi doğru bir iki dönüşün ardından otelin yön tabelası izliyordu. İlk birkaç sefer sevinip kurtulduğumuzu sandıysak da aynı yerde dönüp duruyorduk. Aynı küçük otobüs terminali, mahkeme, kilise.. Hava karardıkça soracak insan da azalıyordu.

Benden çok daha yorgun olması gereken Teresa iyimserliği, neşesinden hiçbir şey kaybetmezken içimden hırlamaya başlamıştım.

Sonunda gecikmiş bir uyanma anıyla kilisenin solu yerine sağından döndük ve bu arada kaplıcaların tek oteli filan olmadığını anladığımız Dona Leonor karşımızda beliriverdi. Bir günlüğüne anlaştığımız Teresa çevirmenliğimi yaparak Caldas da Rainha ve civarındaki atladığımız yerlere tur olmadığını, sonraki durağım Coimbra’ya otobüsle gidebileceğimi öğrendi. Önünden sayısız kez geçtiğimiz ufacık terminalde de Coimbra’ya ilk seferin ertesi gün öğleden sonra olduğunu. Bilet almak için davrandığımda seni ben götüreceğim dedi. Bırakıp gitmek içine sinmeyecekti. “Hem çıkışlarını kaçırdığım için Alcobaça ile Batalha’yı görmemen benim suçum. Yarın onları yaparız, sonra seni Coimbra’ya bırakırım. Aynı ücreti de istemiyorum, ne uygun görürsen onu verirsin.” Jesti makbule geçti, sevindim. Otelde bir oda daha tuttum (ona kalsa Lizbon’a dönüp sabah geri gelecekti). Rahatlamış, bu kez otelden tavsiye ettikleri Paşa lokantasını (evet, adı buydu) aramaya koyulduk. Ama şimdi yayaydık ve merhametli bir kadın, anlayışımızı şöyle bir tarttıktan sonra çareyi bizi köşe başına kadar götürmekte buldu.

Fena olmayan mezeler, sofra şarabı, kahve ile iki kişi 16 E’ya yiyip içtik. Olayları benzer şekilde çarpıtıp aynı şeylere gülerek günün sonunu başladığı gibi iyi getirdik.

*

Fotograflar:


https://picasaweb.google.com/118198168542066911108/6290416222678091473


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder