20 Eylül 2015 Pazar

Böyle bir ortamda çalışmak, kendini elindekine vermek zevk. Gök, yarımadanın tepeleriyle sırtını verdiği dağlar bir yana (aslında bunlarla birlikte) burada bir kubbe. Ufka dikilen yapılarla büyük kafaya ufak gelen namaz takkesi gibi kaldığı şehirdekinden ne kadar daha kuşatıcı. Varlığını hatırlamak için başını kaldırmana gerek yok; göz hizasında. Doğanın sarıp sarmalayıcılığı onunla başlıyor, bastığının çokça toprak oluşuyla sürüyor. Buna su ekleniyor. İçinde, kıyısında dokunuşu, sesi, kokularıyla denizin arındırıcılığı.

İnsan (şimdi olduğu gibi elinde plastik flütüyle bir kayanın üzerinde) her türlü kalabalıktan sıyrılıp kendiyle önce baş başa kalıyor, sonra bu kendi de üfürdüğü sesler gibi kocamanlığa karışıp gidiyor.

Doo-re-mii.. Bayağı temiz başlamışken sinir krizi geçiren bir hadımın sesi gibi tizleşiverdi birden. Parmak uçlarım yeterince etli değil, delikleri tam kapatmak için basışa fazladan dikkat etmem gerekiyor. Üflemeye de.

Acemilikte dikkat yorucu. Neye, ne kadar, nasıl enerji harcayacağını bilmediğinden seferber ettiği çaba gerekenin hep üstünde. Sakin, ekonomik bir uyanıklık olmaktan uzak. Kasıcı. Buna bir de alışık olmadığı şekillerde çalıştırılan kasların yorulması ekleniyor. Çene kemiğini kafatasına bağlayanlar ağrıyor mesela. Bunlarla öylece tanışmış oluyorum.

Yine de uzun uzun çalıştım. Etimden (yerimden sıçramama bakılırsa) irice bir parça koparan sığır sineği olmasa biraz daha çalışırdım.


Daha sonra denizde sırtüstü uzanırken aletsiz egzersiz yapmanın yolunu buldum. Başımın arkasında birleştirdiğim ellerimi çözüp flüt niyetine iman tahtamda hizaladım. Göbek deliği de serçeparmağın kapadığı en alt delik oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder