21 Eylül 2015 Pazartesi

FA

Güneşe karşı oturup gözlerimi kapadım. Kendimi sesler saçacağım çevreyi hissetmeye bıraktım. En belirgini önce sadece güneşti tabii. Fiziksel dokunuşu, sıcağı, gözkapaklarından sızan aydınlık. Yüzüm flüt deliğine, güneş de onu tamamen örten etli bir parmak ucuna dönüştü.

Günaydın flüt!

İşte bak, günden güne fark ediyor. Bir mekanda iki yabancı gibi değiliz şimdiden. Selamlaştık. Havadan sudan bahisle yabancılığı yabanlığından çıkarmaya başladık. Ben sesini, sen nefesimi duyar olduk.

Gözlerimi açmadan çalıştım. Deliklerin çevresinde, parmağıma onların kenarıyla birlikte dokunan titreşimleri de böylece ilk kez fark ettim. Seslere dokunduğumu ya da onların bana dokunduğunu.

Ne güzel bir yakınlaşma bu. Gitarda bunu kaçırmıştım. Kafamda olmadık idealler, arada kapanmayacak bir uçurum, yine de bütün iradem kusurları törpüleme inadına dönüşmüştü. İstek değil, inat. Çalarken kulağım sadece hataları duyuyor, bunlara da bir an önce yolu temizleme sabırsızlığı, kızgınlıkla yaklaşıyordu. Sevgi yoktu haliyle ne de zevk. Meyvesiz gerilim iyice tatsızlaştığında bıraktım.

Oysa insanı an’da, mevcut olanda tutan sevgi ve istek. Ancak o zaman yaşadığını ondan kopuk bir standartta ölçüp biçmiyor, kestirip atmıyor, geçmişe-geleceğe sıvışmadan olduğu gibi alıyor, yaşadığında kalıyorsun. Ondan sonra da elle gelen düğün bayram.

Anı günahı sevabıyla kabule mükemmel kusurluluk demeye başladım. Fevkalade otomatik tepkiler (sabırsızlık, tahammülsüzlük, can sıkıntısı) araya girmeden kendini yaşadığına bıraktığında ne sınırlılık batıyor artık ne sıradanlık, defolar. Yerlerine daha iyisini koyabileceğin, geliştirip derinleştirebileceğin, arındırabileceğin durumlarda hiç geri durmuyorsun ama bunu var olana sırtı dönük, keskin, kuru (bazen cezalandırıcı) bir doğruculuk, mükemmelcilikle değil, görebildiğin, yapabildiğin için ve gönüllü yapıyorsun.

En iyinin ardından gitmek o zaman yapıcı.

Şimdiyse benim için güzellikten bile önce gelen, samimiyet. İçli dışlılık. Bir enstrüman (sözcüğün en geniş anlamıyla), ifadenin dolaysız, organik bir aracı olmuşsa bu doğrudanlıkta güçlü, kendiliğinden güzel bir şey var. Biçimsel olarak vasat olabilir ama insan ona kendini tümüyle ve alabildiğine spontan verdiğinde içtenlikle güzelleşiyor. Cansuyu verilmemiş gayri şahsi bir incelmişlikten çok daha heyecan uyandırıcı oluyor. Hakiki.

Elimde sadece bu flüt, yapabildiğimse bir parmak egzersizi ve gam olarak hücre cezasına çarptırılmış olsam nasıl bir ilişkim olurdu? Yaşamla tek irtibatım olmak onu nasıl derinleştirir, güçlendirirdi? Herhalde ona bildiğim her şeyi yükler, süzgecinden geçirir, onunla düşünür, hisseder, öğrenmeye devam ederdim.

Bin türlü dikkat dağıtıcı ile oyuncağa boğulmuş çocuklar gibiyiz. Birini bırakıp öbürüne atlıyor, hiçbirine birlikte pişme şansı tanımadan orada oraya savruluyoruz.

Bu küçük plastik flüt başlangıç zihnine bir çağrı.

Hah! Bir süre sonra gama bazı notaları vurgulaya uzata çeşitli edalar vermeye başladım. Tumturaklı bir söylev parodisi. Bağrı yanık. Şen şakrak. Bağlı (legato) çaldım. Hatta küçük bir tril denemesi bile yaptım -ama olmadı. (Gitar hocam, cin olmadan adam çarpmaya kalkma derdi.)


Öyle işte. Sal kendini, tadını bul-çıkar, eğlen, için ısınsın, gözlerin gülsün.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder