6 Şubat 2015 Cuma

SEYİR NOTLARI: GÜLÜN ADI

“Çocuk çiçeğe büyülenmiş gibi bakar. Baktığı yepyenidir. Heyecan verici. Bakışı da öyle. Bakan ile bakılan bir olur. Sonra annesi yanına gelir, hazır ilgisi üzerindeyken ona bir kelime daha öğretmek üzere çiçeği gösterip gül, der. Tekrarlatır. ‘Bu neymiş? Gül.’ İşte o an her şeyi bitirir.”

Remin Bey’in anlatmak istediğini idrak etmem uzun zaman aldı. Güle gül demenin nesi yanlıştı ki?

*

Şöyle bir dur. Sahiden dur. Bırak düşünceler ve dil dibe çöksün. Bedenine kulak ver. Ayak bileğinin hemen üzerindeki hisse mesela. Arka planda belli belirsiz, hafifçe  nahoş bir algı iken dikkatini verdiğinde nasıl nüanslandığına bak. Dikkatini verdiğin her şey gibi sürekli değiştiğine. Böyle sıradan bir şeyin adı bile yoktur.

İçini ve dışını düşüncenin ötesinde doğrudan algıladığında algının kabını böyle adı sanı olmayan sayısız hissin oluşturduğunu görüyorsun. Hiçbir zaman tekrarlayamayacak kımıl kımıl bileşimler.

Sonra biri yanına gelip elbette iyi niyetle, sözgelimi “Üzgün müsün?” diye soruyor: “Ah, bilirim, bu üzüntüyü çok iyi bilirim.” Niyeti seninle iletişim kurmakken senin kendi iletişimini de koparıyor.

Varsa üzüntünün, tek bir ibrişimini şöyle böyle tanımlayacağı bütün bir alacalı yumağı.

Adını koymak bu. İnsanı sofrada sürahiyi isterken ansiklopedi dolusu laf etmekten kurtarıyor. (Bu olmadı tabii. Sonuçta ad koymanın da parçası olduğu düşünce olmasa sürahi de olmazdı, edecek ansiklopedi dolusu laf da.) Ama yaşananın da onu yaşayışımın da biricikliğinin çanına ot tıkıyor.

Algıyı doğrudan izlediğim vakit, güle gül deyip geçmesem, kalsam, onu biricikliğine bıraksam, kokusunu çok daha etraflı alabildiğimi anlıyorum.


Rahmetli Remin Bey’in ne demek istediğini.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder