30 Aralık 2023 Cumartesi

ELLEN J. LANGER

Sağlığımı ele alabildiğimi gördükçe bilim ve sağlık konulu podcastlar ilgimi daha da çekiyor. Merakla izlediklerim arasında Zoe de var. Alanında ses getiren bilim insanı konukları, onların bir anda mesleki jargona kayıvermelerini tatlı bir üslupla dengeleyen sunuşuyla en sevdiklerimden. Ellen Langer ile orada karşılaştım. Harvard’ın ilk kadrolu, kadın psikoloji profesörüymüş. 70’lerden bu yana çok sayıda araştırmasıyla konusu farkındalık. Onun yaklaşımıyla bu, kitapçıları doldurup taşıran, mekanik egzersizleriyle pek bir yere varmayan piyasa farkındalığından belirgin bir şekilde ayrılıyor. Söyleşisini dinledikçe kulaklarım sivrildi. Şimdi de elimde yazılalı 35 yıl olmuş aynı adlı kitabı var.

Budizm başta, Uzakdoğu gelenekleri, dinlerinden esinlenen (ve suyu çıkarılan) farkındalıktan farklı bir sorudan doğmuş. Langer, adına gayri farkındalık diyeyim (mindlessness), farkındalığın karşıtının gündelik yaşamlarımızda tuttuğu yerden yola çıkmış. Çevre, yetişme koşulları ve eğitim temelli koşullanmaların yerleştirdiği, sonuçları en azından verimsiz, en kötü haldeyse yıkıcı olabilen otomatik davranışların altından hep bunun çıktığını görünce peki, farkındalık nasıl oluyor, o neyi değiştiriyor sorularının peşine düşmüş.

Onun henüz edinmediğim son kitabı The Mindful Body vd konusundaki söyleşisi, benden yeni yıl dileklerime ekleyeceğim iyi bir armağan olur diye düşündüm. Özellikle kararlar ve duygular konusunda söyledikleri nefes açıcı.

https://www.youtube.com/watch?v=8Y-kgEN0oJE&t=119s

Ufkumuzun biraz daha açılacağı, daha az şiddetli, daha huzurlu, sorunlara bakış ve çözümler konusunda yaratıcı bir yıl olsun!

*

Langer’ın en sınırlayıcı bulduğu katı anlayışlardan birinin kaynağında vakitsiz bilişsel bağlılık var (prematüre cognitive commitment), (ben buna kısa yoldan leb demeden bademi anlamak derim). Bunlar bir bağlam oluşturuyor ve bir kez tutsağı olanın ne kendisine ne başkasına dışına doğru adım attırmıyor. (Aklıma ilk gelen güncel örnekler vatanseverlik ve milliyetçilik oldu.)

Konuyla ilgili, Mindfulness kitabından çevirdiğim bir bölümü de ekleyeyim.

 

Sınırlayıcı Düşünce Biçimleri Olarak Entropi ve Doğrusal Zaman

Kıt kaynaklar inancıyla ilişkili bir kavram da entropi, yani kapalı bir sistem içindeki bir varlık ya da organizasyon örüntülerinin aşamalı olarak çözülmesi veya parçalanmasıdır. Entropi kişiye kontrol duygusu veren bir düşüncedir; zaman içinde yavaş yavaş yıpranan bir sistemde, her şeyin aynı kaldığı veya kendiliğinden daha iyiye gittiği bir sisteme kıyasla daha fazla müdahil olma olanağı vardır. Entropi kavramı evrene dair, gücü azalan büyük bir makine imgesi doğurur. Çoğumuzun üzerinde hiç düşünmeden kabul ettiği böyle bir imge neyin olanaklı olduğuna ilişkin algımızı sınırlayan talihsiz ve gereksiz bir anlayış da olabilir. Alternatif bir dünya görüşü, sözgelimi gerçekliğimizin ne ölçüde sosyal bir yapı olduğunu gören bir anlayış, daha fazla kişisel kontrol getirebilir.

Sabit sınırlara beslenen inanç birçok fizikçinin görüşleriyle uyumlu değildir. Örneğin James Jeans ile Sir Arthur Eddington, evreni tanımlamanın en iyi yolunun onu olağanüstü bir fikir olarak tanımlamak olduğuna inanıyordu. Oradadır ve üzerinde etkide bulunmamıza açıktır. Herhangi bir sistem tamamlanmanın eşiğine geldiği an şu an öngörülmeyen yeni bir şey keşfedilecektir.

Bizi aynı şekilde gereksiz yere sınırlayabilen bir diğer kavram da doğrusal zaman anlayışıdır. Zaman kavramlarının tarih boyu çeşitli kültürlerde nasıl değiştiğini göz önünde bulundurursak bu sınırlayıcı görüşü daha kolay sorgulayabiliriz.

Bazı kültürlerde zaman evrensel bir şimdi olarak görülür. Papua Yeni Gine açıklarındaki Trobriand Adalarında insanlar geçmişi şimdiki zamanın öncesi olarak düşünmez. Trobriand’lılar gibi Hopi Kızılderilileri de, benzer işlevleri yerine getiren birçok kavramları olmakla birlikte (dönüşüm, gerçeğe karşı hayali gibi) bizim doğrusal zaman kavramımızı kullanmazlar. John Edward ilkel dönemlerde zamanın bir “her şey bir anda” olgusu olduğu yorumunu yapıyor. Polinezyalılar herhangi bir serüvenin yeniliğini reddeder. Sadece mitolojik bir kaşifin yolculuğunu tekrarladıklarına inanırlar.

Diğer bir zaman anlayışında zaman döngüsel olarak görülür. Pisagor zamanın her bir ayrıntısının tekrarlayacağına inanıyordu. Uzakdoğu’da birçok dinde savunulan reenkarnasyon döngüsel zamana dayanır. Nietzsche de evrenin döngüsel, olayların tekrar edebilir olduğunu savunuyordu. Bu bakış açısında önsezi geleceğe bir bakıştan çok geçmişte başka bir döngüde ne olduğunu görmektir. Döngüsel bir zaman modelinde gelecek ile geçmiş birbirinden ayrılamaz.

Tek boyutlu bir zaman modelinde bile hareket sadece tek yönlü değildir. Geçmiş gibi gelecek de şimdiye “yol açabilir.” Daha sonra gireceğim sınav için şimdi ne çalışmalıyım? St Augustine, “Dolayısıyla, der, şimdinin çeşitli boyutları vardır… geçmiş şeylerin şimdisi, şimdiki şeylerin şimdisi ve gelecek şeylerin şimdisi.”

Kant, zamanı -dünya tarafından “verilen” ya da ona yansıtılan bir şey olarak değil de- algıyı organize etmenin bir aracı olarak tasavvur eder. Bu kavramdan yola çıkarak matematikteki “sentetik a priori” görüşünü geliştirmişti: dünyanın gerçeğini ona bakmadan bilebiliriz.

İnsanın zamana ilişkin anlayışını değiştirmesi entelektüel bir egzersizden fazlasıdır. Örneğin farkındalık ve sağlığı ele alacağımız 10. Bölümde iyileşmenin daima belirli bir süre aldığı inancını sorguluyoruz. Alternatif zaman görüşleri böyle bir sorgulamayı daha akla yatkın kılıyor. Aslında zamanın anlamına ilişkin kesin görüşler saçma görünüyor. Saygın fizikçi Ernst Mach, “Şeyleri zaman içinde ölçmek tümüyle gücümüzün dışında,” diyor. “Tam tersine, zaman, ona şeylerin değişimiyle vardığımız bir soyutlamadır.”

29 Aralık 2023 Cuma

GARİP BİR ÇİFT

Belediye kahvesinde siparişimi beklerken gözüm onlara takıldı. İki masa ileride bir çift. 60’larının erkek sonları, kadın başlarında gibi. Biri masanın başı, diğeri kenarında, birbirlerine dik açıda oturmuş, kağıt kitaplarına gömülmüşler. Gömülmüşler! Birinin yan döndüğü, kış güneşi altında ışıl ışıl denizi gözleri görmemecesine okuduklarındalar. Erkek belirli aralarda beyaz sakalını göğsüne doğru eğerek tik gibi bir hareketle çenesini oynatıyor, onun dışında tek hareket, sayfaları çeviren parmaklarında.

Onların gözü kitaplarında, benimki onlarda, baktıkça baktım.

10 dakika kadar sonra sipariş paketimi alıp önlerinden geçerken birden durdum.

“Konsantrasyonunuzu bozma pahasına.. Kitap okuyan, hayır, bütün dikkatiyle kitap okuyan insan görmek öyle hoş ki!.”

İkisi de şaşkın, erkek masmavi, kadın koyu renk gözlerini kaldırdı.

“Yok canım, o kadar da değil” dedi kadın, neredeyse mahcup.

“Gerçekten nadirattan. Eski bir editör olarak özellikle hoşuma gitti. Onca emek boşuna değilmiş diyor insan” dedim gülerek.

“Biz de belki biraz abartıyoruz ama..” dedi erkek.

“Ah, ben de öyle ama tabletten okuyorum.”

Kadın elini kalın, büyük boy, sayfaları kıvrılıp bükülmemiş tertemiz kitabının kaldığı yerinde sevgiyle gezdirerek “Ben dokunmayı seviyorum” dedi.

İlk irkilmeleri geçmiş, gülümsedik.

İyi günler dileyip yoluma gittim.

Bütün bu süre boyunca yumuşayan, tatlılaşan içime baktığımda kendimi bu kasabada ne kadar benzerlerimden uzak, sürgünde hissettiğim, bu tuhaf çiftin seyrinin eve dönüş gibi geldiği yüzeye çıktı.

27 Aralık 2023 Çarşamba

ÜZÜMÜ YİYOR, BAĞINI DA SORUYORUM

Bir zamandır üzerimde tatlı bir sükunet var. Şöyle bir etrafıma bakındım, ne eksildi ne çoğaldı ya da değişti de bu geldi?

Başka birkaç şeyin arasından sosyal medyadan kopuşum öne çıktı.

Haftalar oluyor, Instagram hesabımı kapadım, Facebook’a uğramaz oldum.

Önceleri uluslararası diyaloglarıyla hoş, besleyici bir platform olan bu sonuncusu, çok uzun zamandır akışıyla sel sularını andırıyordu. Newsfeed’inde izlediğin bir iki arkadaş, derken isteyeceğin düşünülen bir yığın link, haber, site. Şişmiş hayvan leşleri, arabalar, tahta parçaları bulandıkça bulanan sularda girdaplanarak akıp.. gitmiyor, gitse keşke, seni de içlerine alıyor, uyuşturuyor, bulandırıyor. Tuz buz olmuş dikkatinle aklın perme perişan.

Gerekli gereksiz bunca malumatın bombardımanı zaman algısını kuşa çevirip ya şimdi ya hiçbir zaman’a sıkıştırarak insanda bir acillik duygusu uyandırıyor. Hadi, hemen tepki göster, bunu da beyan et!

Yakınlarda sosyal medyanın gerçek bir tartışma ortamının düşmanı olduğuna dair bir şey okudum. Burada önem verilen etraflı düşünme (zaman!), dinleme, karşılık verme değil, peşinde olunan asıl şeyin (beğenilmek ve onun vaadi pompalanan özgüven) hizmetinde tepki göstermek olduğunu söylüyor ki bunu her kullanıcı yaşar zaten. Bir sahtelikler pazarı burası. Sahte heyecan, sahte doyum, sahte (ama etkisi gerçek!) kaygılar. Para eden de köşelilik, sertlik, vuruculuk, çarpıcılık.

Kalburun üstü de bir süre sonra kendini tekrarlamaya başlıyor.

E yeter artık diyene kadar yavan, hiçbir besleyiciliği kalmamış bir evliliği sürdürür gibi sürdürdüm daha bir zaman.

Bir bağımlılığın sonu başka bir kaynak (ya da onun sezgisini) bulduğunda geliyor. Sana o adımı bir attıracak pir attıracak enerji, cesaret.

Geldi ve çıktım.

Getirdiği sükunet birikimliymiş demek ki bu sabah farkına vardım.

Bu beni sırf sosyal medyada değil, genel olarak malumat bombardımanına karşı da aşılar umarım.

Daha çok işitmek (bilmek değil, hayır! Bu akım ile gelen bilgi değil, ajitasyon), sırtıma daha çok sorumluluk yüklemiyor. Beni bir şeyleri sadece kendi irademle değiştirebileceğim yanılsamasıyla boğmuyor.

Sırt çevirmek, imgemi parlatmayı bırakıp eve dönmek gibi. Zaafları, güçlü yanları, aydınlığı ve karanlığıyla kendimden yola çıkmak.

Yolculuğu da zamana sermek.

22 Aralık 2023 Cuma

MORPHEUS’UN YAMAKLARI

Tekerlekli yatağım işlemin yapılacağı odaya itildiğinde mavi üniformasıyla ayakta, devrelerimi kapatacak ilaçları karıyordu. Genç, güleç. Yarı dönük, selamladı.

Başucuma gelip elimi eline aldı. Çekmeyin, dedi. Başımı çevirdim. İğne tiz bir girişle derimin altına süzüldü. Yüzümü buruşturdum. Hemşire tüpleri burnuma soktu. “Plastik kokusu rahatsız edebilir. Oksijen veriyorum.” Öte yanda damara basılan ilacın keskinliğiyle kasıldım bir an. “Yok, rahatsız olmam” dediğimi hatırlıyorum. Sonra da hiçbir şey.

Parantez kapandığında odaya getirilmiş, capcanlıydım. Gidişlerde (nihayet de en sonuncusunda) korkulacak bir şey olmadığını, bütün yapacağının kaydırağın başına oturup ellerini bırakmak olduğunu vaaz ediyor öte tarafa bu yarı sanal kısa turlar. Rüyaları çevreleyen derin, koyu, doyurucu karanlık.

Bitti, dediler, giyinebilirsiniz.

Doktor olsam anestezist olur muydum?

Olabilirdim. Bu işin diplere karışan mitolojik bir yanı var -en azından eğitimini alana kadar.

Tanrısı da Morpheus.

16 Aralık 2023 Cumartesi

İMGELER KİTAPLIĞI

Kendimi tanıdıkça daha belirginleşiyor. (Çünkü biliyoruz artık değil mi, iç içe yaşamak ille de tanımak demek olmuyor. Tersine, ne yapacağını aşağı yukarı öngörebilmek sanılan derinlemesine tanımanın önüne geçebiliyor. Çevremizdekilere yaptığımızı kendimize de yapıp alınlara yapıştırdığımız sıfatlar, tanımlar, kritik anlarda çekilmiş birkaç zihinsel-ruhsal foto/klişeyle yetiniyor, geçiyoruz.)

İmgelerle düşünüyorum. Sırası doğal akışta karışsa da başı sonu ortası olan düşünceler değil zihnimden akan; bunlara çokça katılan imgeler. Bol ilikli kemik suyu gibi (al işte!).

Düşüncenin yapıtaşları bende imgeler.

Bir şeye yaklaşır, anlamaya çalışırken iki ayak üzerinde ilerleyen düşüncenin ayağı beliriveren (çakan) bir imge ile yerden kesiliyor ve bu imge bana bin kelimeye bedel -ve doğrudan!- bir anlayış veriyor. Sayfalar dolusu okusam bu şekilde ulaşamayacağım bir öze anında erişim.

Senin şu benzetmelerin, nerden de bulursun! derler. Aramam ki. Benzetmeyi yapan bir “ben” de yoktur ortada ne de yapılan bir şey. Beni de hoş bir şekilde şaşırtarak bana “gelirler.”

Sabahın körü, başka birinin kendini ifadesine sunduğum yazı dilim aklımdan geçerken hazır köfte harcı ile yavan kıyma imgesi belirdi. Kıyma senden, gerisini bununla hallederiz!

Bunları düşündüm ve gülerek kalktım.

14 Aralık 2023 Perşembe

FİLTRELER- FİLTRELER

Bir şeyin, herhangi bir şeyin sivrilerek dikkatimin ön planına çıkabilmesi için ne çok koşulun hizalanması gerekiyor!

Dikkatim onu dört bir yana çekiştiren etkilerden (kaygılar, arzular, akıl çeliciler) nispeten özgür, açık olabilmeli.

Nesnesine ilgi, merak ya da ihtiyaç duymalı.

Bildiklerini bir yana bırakıp kapıyı bilmediğine açabilmeli.

Bu nesnenin zemini sürülmüş bir tarla gibi hazır olmalı.

O vakit filtrelerimden su gibi içime akabilir.

Yoksa, hazır olmayışın, direncin, tepkinin, önyargıların üst üste sıralanan filtrelerinin tepesinde ayva gibi takılıp kalır. Benim dikkatimin sahnesinde yıldızlaşan şeye onu sunduğum kişiler omuz silker, dudak büker, hazır-bayat reflekslerle alaşağı eder. Ya da bu kadar bile algılanmadan geçilir. Tıpkı bu yıldıza benim de geçmişte belki yapageldiğim gibi.

Kişisel-çevresel koşulların bu karmaşık etkileşiminden soyutlanmış “tavsiyeler” onun için bu kadar havada kalıyor olmalı. “Kişisel gelişim” vd girişimlerin pek yol aldırmaması bundan mı? Ben yaptım iyi geldi, sen de yap!

Dikkatimin sahnesinde böylesine berraklaşmış, etkinleşmiş duran şeye onun öyle olmadığı kişi gözlüksüz bir ileri derece miyop gibi “bakıyordur.” Tıpkı benim de miyop kaldığım nice şey gibi.

Hiç değilse bunu öğrendim. Benim için ışık ve yoğun bir enerji, heyecan kaynağı olanın, onu böyle ışıldatmış koşulların yokluğunda karşımdaki için taş kadar donuk kaldığını. Herhangi bir şey ifade etmediğini.

13 Aralık 2023 Çarşamba

ARNOLD

Schwarzenegger hem kendisi olarak hem de kafamda aldırmadığım bir klişeydi. Netflix’teki, 75 yaşından gerilere uzanarak kendini anlattığı 3 bölümlük belgeselin başına da öylesine oturdum.

İlk bölüm çocukluğu, gençliği ve vücut güzelliği.

İkinci bölüm film yıldızlığı.

Üçüncü bölüm Kaliforniya valiliği.

Saatten saate ilgim çeşitli açılardan uyandı. Sonuna geldiğimde al sana Amerikan Rüyası dedim.

Ama bu, rüyaya, insanın sınır tanımadan düş kurma dürtü ve zorlanımına, oralardan da neden-sonuç ilişkilerini ne kadar basmakalıp ve etrafsız kurageldiğimize bakışıma hoş bir yeni örnek vaka oldu.

*

Üç ayrı yaşam yolunu Arnold bir taneye sıkıştırmış. Hepsinde itici gücü en iyi olmak, en tepeye ulaşmak. Doymak bilmeyen “en” açlığı bir alanda yapılabileceği yapıp zirvelerine birkaç kere tırmandıktan sonra onu yenisine itmiş.

Başarı açlığı ve tatmin tanımamasının altında, artık benzeri durumlarda ilk bakışta seçebildiğim şeye işaret ediyor: Huzursuz veya yarı namevcut anababanın onayına bağımlı ve aç olan çocuğa. Çocuk ilerde girdiği yetişkin kalıbında bir durup kendisine kulak verilmedikçe dibi delik kovasıyla yılmadan usanmadan uzaklardan su taşıyarak değirmenini döndürmeye çalışıyor. Göz boyayabiliyor hatta kamaştırıyor ama hep “Derdin ne senin yavrum” denmemiş o çocuk. Kovasının dibi delik kalıyor.

Schwarzenegger’in kovasını savaştan yenik dönmüş Nazi askeri babasının, yaşadığı ağır TSSB ile deldiği, şiddet gören annenin de bunu yamayacak halde olmadığı anlaşılıyor.

Arnold için doğduğu yer olan güzelim Thal yöresini cehenneme çeviren ve Amerika’da ütopikleştirdiği bir kaçış cenneti bulmasına yol açan böyle bir çocukluk.

Amerika dünya aleme pazarladığı Rüya’sı ile kovası delikler için doğal bir mıknatıs; Arnold ile tencere ve kapak olmuşlar.

Kendini ilk iki hayat bölümünde seyirlik olarak pazarlayıp kendisi seyredilip onaylanmaya ne kadar açsa seyretmeye o kadar doyamayan kalabalıklardan bunun semeresini bolca alıyor.

Valilik faslı da öyle başlıyor ama ilginç bir şeye evriliyor. Amerika’nın alışılmışın dışına esneme yeteneğini sonuna kadar kullanarak zerrece anlamadığı yönetim “işine” de önceki girişimleri gibi, cesaretle ve hedeflerinde sergilediği gözü karalıkla bodoslama dalıyor. Valiliğin kitabını bilmiyorsam kendiminkini yazarım der gibisine cesareti, atılganlığı insanların, kitlelerin yüreğine dokunma kabiliyetiyle harmanlayıp her yiğidin harcı olmayacak işbirlikleriyle (Demokratlar!, azınlıklar, kadınlar ile) belki kendini bile şaşırtacak kadar başarılı oluyor.

*

Arnold’ü ilk bakışta siyah ya da beyaz denecek koşulların son derece akışkan bir şekilde birbirinin içine aktığı bir seyir olarak izledim. “Olumsuz” ile “olumlu”nun durmadan birbirini doğurduğu bir seyir.

Rüya müthiş bir dizi başarı hikayesi olarak görülmüştü. Bu bize Amerika’nın dedikleri kadar bereketli bir başarı zemini olduğunu mu gösteriyordu?

Yoksa bizim bireyler halinde gördüğümüzün ucu bucağı olmayan bir iç-dış koşulların ürünü olduğunu mu?

Amerika’nın düşleyebildiğini gerçekleştirme olanağı sunduğunu mu, yoksa rüya görenlerin akıntılara çektikleri küreklerle yarattığı bir diyar olduğunu mu?

Amerikan rüyasında Rüya neydi, gören hangisiydi?

Amerika, rüyasını görenleri kamçılayarak mı Amerika oluyordu?

Bu rüya büyük ikramiyesi tek, büyücek ikramiyeleri sayılı bir piyangoydu da sermayesini bütün dünyadaki milyarlardan mı devşiriyordu?

Kulağımdaki Avusturya Almancasıyla “Sen yok musun Arnold, yapmışın yapacağını” deyip tv’yi kapadım.

3 Aralık 2023 Pazar

SARI ŞAMANDIRA

 


Bir sabah perdeleri açtığımda karşımdaydı: Koyun ortalık yerinde sapsarı bir fenercik! Bu da nerden çıktı diye sorduğum arkadaşım, yok, o bir işaret şamandırası, dedi.

Ne yapıyor ki orada?

Belki tabanın sığlaştığı bir yeri işaretliyor.

Yeni mi aklına gelmiş de balıkçılar dışında teknelerin uğramadığı kış vakti göreve başlamış?

Orada batan bir tekne olduysa belki onu gösteriyordur.

Kim bilir kafasından neler geçiyor ama bu plastik minyatür fener, gözümün sabah ilk iş onu aradığı bir ahbap oldu.

Sarı plastik banyo ördeklerini andırmasıyla genel çocukluğun tatlı hislerini, küvetin sıcağı kuşatıcı, mis kokulu suyu, annenin dokunuşu, ördekle oyunlar vd uyandırarak gözümden kalbimde birikmiş anlara uzanıyor, içimi ısıtıp yumuşatıyor.

Dün yanlarından geçerken ağlarını onaran balıkçılara sordum.

Ha, o mu, dediler, şamandıra değil, büyük tekneleri uyaran bir fener, aşağıdaki balık çiftliklerinden kopup gelmiş. Sahil korumaya haber verdik, gelip çekecekler.

Etrafında sınır iplerinin beyaz makaralarından oluşma kopuk halkalar halinde denize yayılmış, adeta zil çalan etekleriyle demek ta üç koy öteden bata çıka gelmiş. Tam da sarı plastik bir banyo ördeğinin yapacağı gibi.

Gözlerim onu arayacak.

 


2 Aralık 2023 Cumartesi

KESKİN BIÇAK

40 yıllık sebze bıçağını pazara, bileyiciye götürdüm. Yorgun bir beygir gibi çalışıyordu, bilensin. Ne vakit görsem tırnaklarımı uzatasım gelen taşı döndürdü (“Bunda güzel manikür yapılır, ha?”), bıçağı birkaç saniye tuttu. Dönüp zımparada pürüzsüzleştirdi. Bir parça gazete kağıdının ucuna şöyle bir değdirmesiyle incecik bir şerit kesivermesi bir oldu. Aynı kağıda sarmaladığı, şimdi artık Ferrari’nin şahlanan aygırına dönmüş deminki yorgun beygiri uzattı.

Bıçak, ertesi sabah kahvaltı çanağıma yeşillikleri doğrarken bir an kesme tahtası üzerindeki bu minyatür yağmur ormanında kaybolan parmağımın ucuna da gazete kağıdına yaptığını yaptı. Yüzeysel ve küçük kesikten durmadan kan sızarken profesyonel mutfaklarda çalışmanın akut tehlikesini tenimde bildim. Tevekkeli değil, eğitimleri teknikle başlıyor.

Zihnim bıçakla karşılaşmalara bilenmişken akşam Netflix’te karşıma Surgeon’s Cut diye bir belgesel çıktı, daldım içine. Dört bölümünde dünya çapında mesleğinde çığır açmış birer cerrahın öyküleri, yaklaşımları, bıçağı ele alışları anlatılıyor. Biri kadın, bir prenatal, bir beyin, bir karaciğer nakli bir de kalp cerrahının operasyon görüntülerini de içine alan hikayeleri. Ölüm-yaşam, kibir-tevazu, tanrı-insan; ameliyathaneleri büyük temaların arenası. İnsan bedeninde bilinmeyenin dipsizliğine dalar gibi giriyorlar. Devede kulak olduğunun fevkalade bilincinde oldukları ve durmadan biledikleri bilgilerini Prometheus’un ateşi sunuşu gibi insan hayatına sunarak. Tutkuyla, huşuyla, büyülenerek.

İyi kullanılmış bıçak onları ölüm, evren ve sonsuzluk karşısında yüceltiyor.

Belgeselin sonuna gelmeden bir arkadaşım başka bir cerrah belgeseli önderdi: Bad Surgeon. Starlaşmış İtalyan göğüs cerrahı Paolo Macchariani’nin tüyler ürpertici macerası. Yaptırdığı plastik yemek borularını, bedende çoğalıp protezi gerçeğine dönüştüreceği iddiasıyla kök hücrelere bulayıp taktığı umutsuz kanser hastalarıyla başlıyor. Daha sonra, birtakım yaşamsal olmayan sorunlar yaşayan sağlıklı insanlara geçiyor.

Macchariani, neşter ehli pek çok meslektaşı gibi tanrılığa yaklaşmak ile insan olmanın uçurumu arasında gidip gelmiyor; tanrı katını mekan tutmuş gibi dolaşıyor. Özgüveni fazlasıyla şişmiş, karizması yoğun ve sadece kadınları değil, ameliyatlarının çoğunu gerçekleştirdiği, İsveç’in yüksek prestijli Karolinska Enstütüsü (Nobel Tıp Ödülü burada veriliyormuş) yönetici ve birlikte çalıştığı hekimlerini, sayısı bilinmeyen denek bulduğu Rusya’da yöneticileri, kendi ülkesini, dünya basınını, gözleri kamaştırıp orada burada uç veren kuşkuları kendisi yerine susturup savuşturacak kadar ikna ediyor ve kurban yakınlarının rızasını alıyor.

Onca pırıltı ardında hiçbir dayanağı olmayan yönteminde doğrudan insanları kobay olarak kullanıp korkunç acılarla ölüme terk ediyor. Ve arkasına bile bakmadan yeni kurbanını (şu ülkeden güya aile kuracağı bir kadın, bu ülkeden bir ameliyat gönüllüsü) ağına düşürmeye koşuyor.

Foyası meydana çıktığında bile fazla bir bedel ödemeden yoluna devam ediyor.

Bıçak ve iki yüzü.

(Aslında çok daha fazlası. İnancımızın dayanakları ve körleştiren bir güvene kapılma mekanizmalarını da gözler önüne sermesiyle şu gündemdeki Fatih Terim Fonu bağlamında da pek ilintili.)

*

Bu sabah da, meyveyi onunla doğrama! diyen kendimi dinlemeyip diğer elimde bir parmağı kestim.

Sözü dinlenmeyen yanım, bu sersemin kanını durdurmak için kalkarken, “Sen kim Ferrari kullanmak kim! O işi kurtarıcı-katil cerrahlarla mutfak erbabına bıraksan?” diye söyleniyordu.

21 Kasım 2023 Salı

KULAK AYARI

Fire in the Mind adlı Krishnamurti kitabını okuyorum. Doğu ve Batı’da 70’ler ve daha sonra onunla yaşanmış diyaloglardan derleme.

İnsanlar ne vakit kendi ördükleri anlamlara kapılıp gidecek olsa K. araya girerek “Bir dakika” ya da “Yavaş yavaş ilerleyelim,” “Bağışlayın, ben bunu anlamadım” diyor. Hiçbir şeyi anlaşılacağı varsayımına, diyalogu da sözüm ona ortak, gerçekteyse herkesin kendi telinden çalıp diğerlerine de öyle bakacağı parçalanmış bir zemin olmaya bırakmıyor.

Onun kendinden hiçbir şeyi araya dikmeden soru ya da yorumlara kulak kesildiğini orada olmayan okur bile sayfalarda hissediyor. Katıksız bir kulak olduğunu.

Bu kadarı K. olmayı ister denebilir. Ama hiç değilse zihinsel bir şerh düşemez miyiz:

Sen ağzını daha açarken kapının arkasında bekleyen cevabımı yapıştırmadan önce bir kavrama senin yüklediğin anlamla dinlemeye kulak açmalı; onun benim kafamda yüklenen nitelikler, izlenimler, hisler vs ile kişisel çağrışımlarını askıya almalı.

Geçende Alain de Botton’un Bir duygu eğitimi kitabından söz açacak olduğumda arkadaşlarım “Olmaz öyle şey, duygu eğitilmez!” yollu itirazlarını yapıştırınca meramım kursağımda kaldı.

Tepki öyle güçlü, kendinden emin, yıllardır havalandırılmamış bir Hint mutfağının kokusu kadar baskındı ki daha ağzımı açmadan yorgunluk hissettim. Diyemedim:

Bir dakika, eğitimden SİZ ne anlıyorsunuz? Bir baktınız mı, AdB nasıl yaklaşıyor? Eğitim, kafamızı ona ilişkin dolduran koşullanmalardan başka ne anlam ifade edebilir? Yukarıdan aşağı olmak zorunda mıdır? Eşitler arasında karşılıklı bir akış olarak tasavvur edilebilir mi? Öyle bir eğitim bize neler kazandırır, nelere şifa olabilir?

Ama hayır! Yine saçmalıyorsun, o öyle olmaz, BÖYLE olur yaftası en yapışkanından tutkalıyla ağzıma yapıştırıldı.

Ekledi, bu alayın başı çekeni:

“Yıllar önce uçak yolculuklarında bir iki kitabını okumuştum, neydi hatırlamıyorum, hoşuma gitmemişti!”

E o zaman mesele yok diyorum şimdi, sen kutuna, ben kutumun dışına.

19 Kasım 2023 Pazar

KİNİZME İTİRAZIM

Kinizmin vurucu etkisini insanı (ya da toplumsal hareketleri) iflah olmazlıklarıyla kestirip atmak olarak özetleyebilir miyim? Sirke kadar keskin bir genelleme, indirgeme olarak?

Aroması alaycılık, küçümseme olabildiği kadar ona renk veren umutsuzluk, düş kırıklığı, yılgınlık da olabiliyor. Ortak kalan, kesinliği, keskinliği.

Kinikin burnumuza dayadığı kanıtı olgular. Söyle bana, dediğimin nesi yanlış diye soruyor.

Oysa yanlış, gösterdiğinde değil. Nirengileri, ölçütleri ve bunlarla çizili çerçevesinin iddialılığında.

Şunları şunları ön plana çıkarır, ışığı belirli bir çiğlikle üzerlerine düşürürsen, evet, benim de göreceğim gösterdiğin olur. Renkli çakıllarla yapılmış bir mandalanın tek bir anını öyle bir çerçeveler, aydınlatır, fotoğraflarım ki topyekûn bir felaketin ardından yeryüzünün görüneceği gibi görünür.

Ben bunu genelleme ve indirgemenin bir işi olarak görürken kinikin gerçekliği bu hükmüyle başlayıp bitmiştir. Kapı kapanır, sürgüsü çekilir.

İnançlı bir kinik olamayışımın nedeni düşüncem ve perspektifim kadar hislerime, izlenimlerime de bel bağlayamamak derken Dögen’de tam da bu kuşkumun sezdirdiği şeye rastladım.

*

Dōgen’s Genjōkōan: Three Commentaries kitabından:

 

Okyanusun vasıfları

Genjököan’da Dögen, bir tekneyle okyanusun ortasında olduğumuzda su dairesel görünür diyor. Teknemizde otururken okyanusa ilişkin söylenecek her şeyi bildiğimizi düşünebiliriz. Grimsi mavidir, yuvarlaktır, hepsi bu işte.

Ancak, diyor Dögen, vasıflarıyla okyanus sonsuzdur. Ne daire ne kare -ya da belki ikisi birdendir-, bize sonu gelmez vasıflar sunar. Bizim daire gördüğümüz, karmaşık biçimiyle engin ve derindir. Dipsiz derinliklerindeki dağlar ve vadilerin yanı sıra kimini görmeden hayal bile edemeyeceğimiz sayısız canlı barındırır. Solunacak oksijeni, kara yaratıklarını besleyecek balıkları vardır. Onu ömür boyu incelesek de bilgisinin sonunu getiremeyiz.

Okyanus imgesi dünyamızla ilişkimizin bir mecazı. Sadece gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyuların yakaladığını algılıyoruz. Ardından bunu fikirlerimizin süzgecinden geçirerek yorumlayıp durumun gerçekliğinin de bu olduğunu düşünüyoruz. Ama her zaman daha fazlası var. Bunu unuttuğumuzda başımız derde giriyor. Bir parça deneyimle karşımızda ne varsa ona ilişkin her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Daire gibi görünse de sayısız özelliği olduğunu unutuyoruz.

Akılda tutmakta yarar var. Bize sunabileceği çok çeşitli niteliği olduğunu çoğunlukla unutup karşımızdaki kişiye ilişkin bilinecek ne varsa bildiğimizi düşünüyoruz. Pazar günü birisi, babasını hayatının kırk yılı boyunca tanımasına rağmen onun hep yeni bir yönünü -hiç bilmediği bir becerisini, bir fikrini- keşfettiğinden söz ediyordu. Tam artık her şeyi bildiğini düşünürken yeni bir şeyle karşılaşıyordu. Aynı şey yalnızca kişiler değil, başka her şey için de geçerli.

Onun için fikirlerimizin gerçek demek olmadığını unutmayalım ve bunlara dört elle asılmayalım. Hep daha fazlası olduğunu bilerek emin olmaktan çok merak duyalım. Hepsini asla bilemeyeceğimizi unutmayıp bilmemekle barışık olalım. Şu önümüzdeki kahve fincanında bile sınırlama olmaksızın uçsuz bucaksızlığı görelim.

18 Kasım 2023 Cumartesi

KAYGI

Alain de Botton’un sözünü ettiğim An Emotional Education kitabından:

Kaygı bir hastalık, zihin zafiyeti ya da her zaman tıbbi bir çözüm aramamızı gerektiren bir hata değildir. Büyük ölçüde, varoluşun hakiki tuhaflığı, dehşeti, belirsizlik ve riskliliğine verilen son derece makul ve duyarlı bir tepkidir.

Dayanağı sağlam dört nedenden ötürü kaygı bizim temel durumumuzdur. Öyledir çünkü son derece kolay incinir fiziksel varlıklar olup tümü de eninde sonunda kendilerine göre bir anda bizi feci bir şekilde yarı yolda bırakmadan önce zamanını kollayan hassas organların karmaşık bir ağıyız. Çünkü elimizde çoğu önemli kararımızı dayandıracağımız yetersiz bir bilgi var. Çünkü sahip olabildiğimizden çok daha fazlasını hayal edebiliyor ve kıskançlık ile huzursuzluğun sürekli olduğu medyatik toplumlarda yaşıyoruz. Çünkü diğerlerinin vahşi hayvanlar tarafından çiğnenip parçalanmasından geride kalan türün büyük kaygı güdücülerinden gelmeyiz. Çünkü bozkırın -banliyönün sükunetine taşıdığımız- dehşetlerini iliklerimizde yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü kariyerlerimizin yönü ve finansal varlığımız dizginsiz bir ekonomik aygıtın iş bitirici, rekabetçi, yıkıcı ve rastgele işleyişi tarafından kurgulanmış. Çünkü özgüvenimiz ve rahatlığımız konusunda kontrol edemeyeceğimiz ve ihtiyaçlarıyla umutları hiçbir zaman bizimkilerle sürtüşmesiz bir uyum içinde olmayacak kişilere bel bağlıyoruz.

Büyük romanı Middlemarch’ta, kendinin derinlemesine farkında olan fakat acı verecek kadar kaygı da duyan 19. yüzyıl İngiliz yazarı George Eliot, gerçekten duyarlı, dünyaya açık ve her şeyin sonuçlarını hissediyor olsak olacakları tasavvur eder: “Sıradan insan hayatının tümüne dair keskin bir görüşümüz ve hissimiz olsa bu, otların bitişini ve sincabın kalp atışlarını hissetmek gibi olur, sessizliğin karşı tarafındaki bu uğultu bizi öldürürdü. Görünen o ki aramızda en kıvrak olanlar kalın kafalılıkla bir güzel sarmalanmış halde dolanıyor.”

Eliot’ın satırları bize kaygımızı daha cömertçe yorumlama olanağı sunuyor. Kaygımız, (şu anda) başa çıkamayacağımız kadar güçlü ama bu yüzden yanlış da olmayan bir netlikten doğuyor. Panik duyuyoruz çünkü uygarlığın cilasının ne kadar ince, başkalarının ne kadar esrarengiz, varoluşumuzun ne kadar da olmayacak bir şey, hayatlarımızdaki dönemeçlerin rastlantısal olduğunu, önemli görünen her şeyin er geç yok olacağını, kazaya ne kadar açık olduğumuzu hissediyoruz.

Kaygı basitçe, kendini henüz sanat ya da felsefeye dökememiş, yararlı bir kullanımını bulamadığımız bir içgörüdür.

Bu, vaziyete daha iyi ya da daha kötü yaklaşımlar olmadığı anlamına gelmiyor. Başlı başına en önemli adım, kabul etmek. Her şeyin üzerine bir de kaygı duyduğumuz için kaygılanmamızın hiçbir alemi yok. Yaşadığımız ruh hali, hayatlarımızın ters gittiğinin değil, sadece canlı olduğumuzun bir işareti. Bizi kaygıdan koruyacağını hayal ettiğimiz şeylerin peşinde koşarken de dikkatli olmalıyız. Onlara yönelelim elbette ama bunu sükunet hayallerinden başka nedenlerle ve biraz daha az asılıp biraz daha kuşkucu olarak yapalım. O eve, şu ilişkiye ve yeterli gelire sahip olduğumuzda da kaygı duymaya devam edeceğiz.

Her bakımdan kendimizi yalnızlığın ağırlığından esirgemeliyiz. Tek acı çeken biz değiliz. Herkes kendini bize söyleyebileceğinden daha kaygılı hissediyor. Zengin işadamı ile aşık çift bile acı çekiyor. Kaygının ne kadar da olağan halimiz olduğunu kendimize itiraf etmede topluca sınıfta kaldık.

Olabildiğince, kaygılarımıza gülmeyi öğrenmeliyiz. Kahkaha, şimdiye dek kendi içimizde yaşadığımız ızdırap, bir fıkrada iyi kotarılmış toplumsal bir ifade bulduğunda duyduğumuz rahatlamanın hayat dolu bir dışavurumudur. Acımızı bir başımıza çekmiş olabiliriz ama en azından aynı şekilde kıvranan, kırılmış ve her şeyden çok da kaygılı komşularımıza olabilecek en nazik tavırla “Biliyorum…” dercesine kollarımızı açabiliriz.

Kaygı daha fazla itibarı hak ediyor. Bir yoldan çıkma işareti değil, içgörü şaheseri o: Başıboş, belirsiz bir hayata gizemli katılımımızın meşru bir ifadesi.


17 Kasım 2023 Cuma

İŞ VE İŞÇİ

Takıldığı yerde debelendikçe çukurunu derinleştiren birinin çıkmazına hayret eder, üzülür, tepeden bakar (bundan da kendime pay çıkarır) iken uyandım. Mesele fiziksel olarak mesele olmaktan öyle uzaktı ki çok daha önceden görmeli, sorunun kaynağının her türlü sorunun kaynağında yatan olduğunu anlayabilmeliydim. Ama işte her şeyin bir zamanı var.

Takası denizin ortasında stop etmiş kaptana hadisene! diye sabırsızlanıyorsun. Su çarşaf gibi, gideceğin yer hemen ötede, bir yol versene şuna!

Kan ter içinde, şimdi bir de mahcup, motorun ipine asılıyor. Boğuk bir hırıltı. Hareket yok.

Bak, akşam oluyor. Rüzgar patlayacak, hadi gözünü seveyim, kalırsan donacaksın!

Boğuk bir hırıltı. Hareket yok.

Bir var şuraya, balıkçıda oturur, çilingir soframızı donatırız hem.

Bütün bu didişme sırasında, suyun altında uskura dolanmış kırmızı naylon halat parçası kıs kıs gülerdi herhalde.

Bu kadar göz önünde bir olguya zihnimde çakan bu imgeyle uyandım işte.

Uskuruna dolanmış bir halat yokken her şey kolay sana. O halat oradayken de kimseyi yapamadığıyla ölçme.

Gel, seninle balıkçı barınağına kadar bir yürüyelim desem fırlarsın. Ama topuk dikenin varsa arka odaya bile düşünerek yola çıkarsın.

Ölçü fiziksel, zihinsel, duygusal, ruhsal olarak objektif (yani aslında dışarıdan bakan sana göre) bir yapılabilirlik değil, eyleme olanağı.

İlgi, açıklık, motivasyon ve odaklanmanın kırmızı halatlarla elverişli bir şekilde hizalanabilmesi.

Kuşkun varsa dön, başkalarına işten bile gelmeyen kendi tutukluklarına bak. Gör.

İş yok, işçi var.

16 Kasım 2023 Perşembe

SIKILGANLIK

Alain de Botton, An Emotional Education’dan:

Sıkılganlık yerleşik, neredeyse doğuştan gelen bir hal gibi görünebilse de özünde kendimize ve dünyadaki konumumuza dair biraz temelsiz bir dizi düşüncenin yol açtığı çaresi olan bir durumdur.

Sıkılganlığa kapıldığımız anlar bir farklılık hissinden kaynaklanır. Ürküntümüzü tetikleyenlerin tümü kadın ya da erkek, güneyden ya da kuzeyden, zengin ya da yoksul, hepten kendine güvenli veya tuttuğunu koparan insanlardır. Bizse öyle değiliz -dolayısıyla söyleyebilecek tek bir sözümüz yoktur. Bizi tutup sessizliğimizden çıkarması için her birimizi iki farklı kimlik sahibi olarak düşünebiliriz. Yerel kimliğimiz içine yaşımızı, cinsiyetimizi, ten rengimizi, cinselliğimizi, toplumsal zeminimizi, varlık, kariyer, din ve kişilik tipimizi alır. Ama bunun ötesinde bir de evrensel bir kimliğimiz var; türümüzün bütün diğer üyeleriyle aramızdaki ortak noktalardan oluşuyor. Hepimizin sorunlu aileleri var, hepimiz düş kırıklığına uğramış, aptalca davrandığı olmuş, sevmiş, para konusunda sorunları olan, kaygı duyan insanlarız -ve etimize bir şey batırıldığında hepimizin kanı akmaya başlayacak.

Shakespeare’in Venedik Taciri’de Shylock’un coşkulu ünlü patlamasının son cümleleri evrensel kimliğin ifade bulmuş en güzel kutsanmalarından biridir: “Ben Yahudi’yim. Bir Yahudi’nin elleri, organları, hisleri, sevgileri, tutkuları yok mudur? Bir Hıristiyan ile aynı besinlerle beslenmez, aynı silahlarla yaralanmaz, aynı hastalıklara yakalanmaz, aynı yollardan şifa bulmaz, aynı kış ve yaz ile ısınıp serinlemez mi? Bize iğne batırsanız kanımız akmaz mı? Bizi gıdıklasanız gülmez miyiz? Zehirleseniz ölmez miyiz?”

Bu sadece politik olarak dışlanmış bir azınlık için geçerli değil; pekala sıkılgan için de söylenebilir. İfadesini şiveler, işler, şakalar ve yaşta bulan en ürkütücü yabancılıkta geride kalan ortak bir öz olmalı. O güzel bir kadın iken biz çirkin çocukların ülkesinden gelmiş olabiliriz; o paraya para demeyen başarılı bir insanken biz yoksulların diyarından gelmiş olabiliriz; bize emeklilik görünmüşken onlar yirmilerine yeni basıyordur. Fakat Shylock’u aklımızda bulundurarak farkların ötesine bakmalı ve evrensel bir ortaklıkta ısrarcı olmalıyız.

Shakespeare, çok ünlü bir duyurusuyla hatırlanan Romalı oyun yazarı Terence’i okumuş, özümsemişti: “Homo sum, humani nil a me alienum puto” (Ben insanım, insana dair hiçbir şey yabancım değildir). Sıkılganlık, kişinin geldiği yerin biricikliği üzerinde durmasının en mütevazı, nazik ve talihsiz bir biçimidir.

Sıkılgan kişinin kendinden kuşkusunun özünde kuşku götürmez biçimde sıkıcı olduğu yatar. Oysa hiç kimse gerçekten sıkıcı değildir. Yalnızca daha derinde kim olduğumuzu dile getirmeye cesaret etmediğimiz (ya da bunu nasıl yapacağımızı bilmediğimiz) vakit sıkıcı görülme tehlikemiz olur. Bütün özlemleri, çılgınca arzuları ve umutsuzluğuyla dürüst, yapaylıktan uzak bir şekilde tanık olunan insan hayvanı her zaman ilgi çekicidir. Birini sıkıcı diye bir kenara attığımızda sadece bize kendisi olmanın nasıl bir şey olduğunu söyleme cesareti ya da konsantrasyonunu bulamamış birine işaret ederiz. Açlığını çektiğimiz, gıpta ettiğimiz, pişmanlık duyduğumuz, yasını tuttuğumuz ve düşlediklerimizden bazılarının inceliklerine girdiğimiz her zaman merak uyandırıcı olduğumuz ortaya çıkar. İlginç insan açıkça ve dışsal olarak ilginç şeyler yaşamış, bütün dünyayı görmüş, önemli kişilerle karşılaşmış ya da kritik jeopolitik olaylarda yer almış biri değildir. Kültür, tarih veya bilimin ağır mevzularında yetkinleşmiş biri de değildir. Kendi zihin ve yüreğinin dikkatli, kendinin farkında dinleyicisi ve güvenilir temsilcisi olmuş, bundan ötürü de bize kendisi olmanın dokunaklı yanı, dramı ve ayrıksılığının aslına sadık ifadesini sunan bir kişidir.

İlginç olma yeteneği sadece sıra dışı bir kabiliyete özgü olmadığı gibi böyle bir kabiliyete de dayanmaz. Bütün istediği içtenlik ve odaklanmadır. İlginç dediğimiz insanlar özünde sosyal ilişkilerde hepimizin derinden istediği şeyin farkında olandır: Hayatın başka birinin gözünden nasıl göründüğüne sansürsüz bir bakış ve içimizde bize en şaşırtıcı, tuhaf ve korkutucu gelen hiçbir şeyde yapayalnız olmadığımızın güvencesi.

14 Kasım 2023 Salı

BİR DUYGU EĞİTİMİ

Alain de Botton beni sesiyle kazanmış bir yazar. Sakin, duru, noktaları beklenmedik birleştirmeleriyle yaratıcı, zihin tazeleyici yaklaşımının kendine özgü bir tonu var. Ele aldığı konu ne olursa olsun (seyahat sanatı, bir teselli kaynağı olarak felsefe, statü endişesi, Proust, mimari..), insana hiç düşünmediği bakış açıları getirerek bildiklerini bile tazeleyici bir yol arkadaşı; çok daha okumuş, geniş ufuklu olabilir, sana kendini eşiti gibi hissettiriyor.

The School of Life: An Emotional Education gibi bir başlığı başka bir yazarda merak etmezdim. Ama bakalım de Botton neler bulup çıkarmış, neleri yan yana, karşı karşıya getirip bildik malzemeyle yeni hamurlar karmış diye başladım. Hayal kırıklığına da uğramadım.

Birbirimizle, rollerimiz, işleyişimiz, hayatla ilişkilerimizde nereye bakacağımızdan çok nasıl bakabileceğimizin ilhamını veriyor.

Tabii her şeyden önce, aslında nasıl olduğumuza, kendimizi birer yetişkin sayarken büründüğümüz kostümlerin gerisinde çocukluğun şu ya da bu anına takılı kalışımıza dikkati çekiyor.

Aşamadığımız tüm o biçimlenmeye.

Çocukluğun temeli öylesine kırılgandır ki, diyor, içimizin derinliklerinde karmaşaya kapılmak için başımıza görünür korkunç şeyler gelmiş olmasına gerek yoktur.

“Bunu trajedi sanatından yeterince biliriz. Eski Yunanların trajik hikayelerinde dramı yaratan korkunç hatalar, falsolar değil, ufak tefek, son derece masum yanlışlardır. Görünürde önemsiz başlangıç noktaları feci sonuçlara evrilir. Benzer şekilde duygusal yaşamlarımız da dokusunda trajiktir. Çevremizde herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmış olabilir, yine de olabileceğimizden çok daha azı olmamıza yol açan kimi can alıcı yaraları besleyen yetişkinler olup çıkabiliriz.”

Buradan, yaklaşımında çok yer tutan eğitim kavramına geçiyor. Günümüzdeki, başka türlüsünü tasavvur edemeyeceğimiz kadar alıştığımız tavrından çok uzak bir eğitim düşüncesi bu. Tepeden aşağı değil. Hamurumuzdan ötürü hepimizde ortak olan yara bere, travma ve takıntılarda eşit olduğumuzdan hareket eden bir tür işbirliği. Sandığımız gibi aklı başında olduğu varsayılan, akılcı olması beklenip olmadığı yerde şiddetle kınanan, yargılanan, dışlanan, örselenmişliğiyle çocukluktan çıkamamış ama görünürde yetişkinlerin insanlık durumunda eşitliğinden yola çıkıyor.

Tepkilerimizde bu hamurumuzu gözetme pratiği yaparak eğitime de kendimizden başlayabiliriz.

Ve tıpkı yaşadıklarını yorumlayamayan, isabetsiz, geri tepici biçimlerde tepki gösteren çocuklar karşısında yaptığımız gibi, hakim çekiçlerimizi kürsüye vurmadan önce kendimizinkilerden başlayıp karşımızdakinin tepkilerini tercüme etmeye bakabiliriz. Tepkilerimizi koşullamış (Romantizm başta olmak üzere), beklentilerimize damgasını vurmuş düşünce akımlarının varsayımlarını sorgulayabiliriz. Daha normal bir normal anlayışına doğru gidebiliriz. Gönüllü bir kabul ile, birbirimize ayna tutarak, manipüle etmeyen, kolaylaştırıcı bir karşılıklı eğitimin yolunu açabiliriz.

Sakin, nazik, anlayışlı tonu, böyle bir eğitim kavramını çok arzu edilir bir şey halinde sunuyor. Tabii tam da Alain de Botton’a yaraşır örneklerle:

“17. yüzyılda Felemenkler kasırganın ortasındaki gemi tasvirleriyle bir resim geleneği geliştirdi. Evler ve devlet dairelerine asılan bu tablolar bariz bir biçimde terapötik bir amaca hizmet ediyordu: Varlığı deniz ticaretine son derece bağlı olan bir ülkede yaşayan seyircilerine deniz yolculuğu ve genel olarak hayatta güven duygusu konusunda moral vermek. Ludolf Bakhuysen Şiddetli Fırtınada Savaş Gemileri resmini 1695 civarında yaptı. Sahne had halde kaotik görünüyor: Gemiler nasıl dayanabilmiş? Fakat tam da böyle durumlar için tasarlanmışlar. Gövdeleri, uzun bir geçmişe dayalı tecrübe yardımıyla büyük bir dikkatle kuzey denizlerine direnebilecek şekilde uyarlanmış. Mürettebat gemilerini güvende tutacak manevraların sayısız idmanından geçmiş. Rüzgarın yelken direğini parçalamaması için yelkenleri hızla nasıl indireceklerini biliyorlarmış. Aşağıdaki kargoyu bir sağa, sonra aniden sola geçirmekten, iç bölmelerden su tahliye etmekten anlıyorlarmış. Fırtınanın hummalı, ısrarlı hareketleri karşısında bilimsel bir soğukkanlılık içinde kalabiliyorlarmış. Tablo, on yıllar almış bir planlama ve deneyime bir saygı gösterisi. İnsan geminin yaşlı gemicilerini, dehşet içindeki acemi çaylaklara gülerek daha geçen sene, Jutland açıklarında daha bile büyük bir fırtına olduğunu söyleyişini -ve küpeşteden aşağı kusan delikanlının sırtına babacan bir tavırla vuruşunu- hayal edebiliyor. Bakhuysen, insanlığın görünürde korkunç zorluklar karşısında sergilediği kuvvet ve esneklikle gurur duymamızı istemiş. Tablosu, her birimizin sandığımızdan çok daha iyi bir şekilde baş edebileceğimizin, muazzam bir tehdit olarak görünenin gayet üstesinden gelinebilir olabileceğinin iması. Çocuğu yetiştirenler işte tüm bunları normalde gemiler ve Felemenk resmine değinmeksizin, sadece yola devam etme biçimleriyle öğretir.”



*

Çevirip paylaşmak istediğim iki bölüm daha var. Sıkılganlık ve kaygı üzerine.

13 Kasım 2023 Pazartesi

DUVAR OTURUŞU

Bacaklarını güçlendirmek istiyorsan, dedi arkadaşım, şunu dene. Kalkıp duvara dayandı, bacaklarını omuz genişliğinde açıp sırtının dayalı kaldığı duvarda adım adım yere kaydı. Baldırları yere paralel hale geldiğinde durdu. Dünyanın en rahat (ve olmayan!) sandalyesinde oturur gibiydi böyle. Duvar oturuşunu (wall sit) görmüş oldum.

İzometrik diye adlandırılan, kasları görünürde bir hareket olmaksızın çalıştıran egzersizlerin nasıl bir şey olduğunu da 30 saniyelik ilk duvar oturuşumda bedenimle birlikte anladık.

Yerde bulup parmaklarım arasında hayranlıkla evirip çevirdiğim koca bir gümüş sikke misali parlayan bu yeni keşfi alıp internete daldım. Egzersiz yapmayan vücutlara da uygun muydu? Benim yaşlarımda? Ne sıklık ve süreyle, nasıl yapılmalı? Evet, gayet uygundu (abartmamayı unutmamalı tabii). Esneme hareketleriyle de birleştirip evde yapılır bir pakete dönüştürecek iki de bağlantı işaretledim. Kolları sıvadım.

https://www.youtube.com/watch?v=HHnpgHNkLcE

https://www.youtube.com/watch?v=kfjVFQWWiZw

*

İnternette dolanırken gördüğüm bir blog yazısı (aşırı kilolu ve beden imgesiyle sorunları olan bir kadının notlarıydı) egzersizin yararlarını sayıp döküyor, ardından dikkat edilecek noktaları sıralıyordu. Bunlardan biri, “Kendinize oyalanacak bir şeyler bulun” idi, zira “malumunuz, duvara bakmak feci sıkıcıdır!”

Ah, dedim, hayatın belki de en işitilmeye değer fısıltılarının yükselebildiği bir varlık halinin, modern insanın can sıkıntısı adı verip nasıl kaçacağını bilemediği, büyüdükçe büyüyen bir pakete çevrilmesinin kurbanlarından biri daha.

Nasıl bir şeydir bu can? Neden sıkılır? Neye bağımlı oluverir de yoksun kalacak olduğunda kendini yutucu, boğucu, dipsiz bir sıkıntı içinde bulur?

Can sıkıntısı ruhsal evsizlik gibi bir şey, diye düşündüm. Sıkıyor seni, kaç, uzaklaş canından, kendini hareket, renk, parıltı ile sersemletici bir algı bombardımanın sahte vaatleri içinde bul. Aradığını orada ara ki bulamayasın.

Neyse. Benim için duvar oturuşu böylece duvar seyrine de bir çağrı oldu.

Şükranlarımla.



5 Kasım 2023 Pazar

NYAD

Diana Nyad’ın Küba’dan Florida’ya yüzmesini anlatan film, bana tutku ile saplantı arasındaki ince çizgiyi düşündürdü. Elisabeth Chai Vasarelhy ve Jimmy Chin’in fazlasıyla Hollywood klişesi filmlerinin sunduğu kadarıyla Nyad’ınki ikincisi gibi görünüyor.

30’undaki yüzücünün 110 millik mesafeyi hiç durmadan kulaçlarıyla kat etme düşü, denemesinin başarısızlığıyla rafa kalkar. 60’ına gelen Nyad, sahneyi kendiyle doldurma eğilimiyle çokça yalnız ve amaçsız kalan hayatında birdenbire bu eski düşü raftan indirip ısıtmaya, derken fokurdatmaya koyulur, dört elle sarılır. Tek arkadaşını (almak ile vermenin dengeli değil, iki ayrı parçaya bölündüğü tek yönlü bir arkadaşlıktır bu; biri alır, diğeri verir) antrenörü olmaya ikna eder.

Saplantı ile tutkunun ortak bir özelliği olan hedefe odaklanmanın getirdiği yoğunluk ile bu işte ona gereken insanları cezbeder, inandırır ve ekibini kurar.

Filmin bundan sonrası tek boyutlu, çelişki ve gelgitleri ayıklanmış, bütün derdi en sığ haliyle Amerikan rüyasının temel sloganının içini doldurmak olan bir motivasyon mesajı olarak uzayıp gidiyor. Burada ara başarısızlıklar, tehlikeler temel iddiayı güçlendirmekten başka şeye hizmet etmeyen, bir avazda aşılıveren engelcikler. Sen yeter ki iste, gücün her şeye yeter! Karakterlerin gelişimi (aksi navigatörün heyecan gözyaşları ve suskun eşlik teknesi kaptanının sonunda ağzını açıp aynı renk bir heyecanla “Yaşasın!” diye bağırması ile kalıyor bu da -antrenörü canlandıran Jodie Foster’ın derinleşen bağımdaşlığını saymıyorum) klişeyi doruğa taşıyor. Kahramanımız 30 yıl içinde 5. denemesinde, 64 yaşında muradına eriyor. Key West’te 52 saatlik maratonun ardından perperişan karaya çıktığında ilk sözü:

Düşlerinizden asla, asla vazgeçmeyin.

İyi de dedim, Küba’ya/Küba’dan yüzme düşü onun kendi rüyası bile değilmiş ki. Adının Yunanca su perisi anlamına geldiğini, bunun onun kaderi olduğu fikrini, romantik bir Küba fantezisiyle birlikte küçük kızın iliklerine işleyen babasınınmış. Babası aniden terk edip gittiğinde yerine koyduğu yüzme antrenörü de onun yüzücülüğünü allayıp pullarken diğer öğrencileri gibi Nyad’a da tecavüz ederek travmaya travma katmış.

Erkek-kadın, kimsenin yapamadığını yapıp dünyanın en ölümcül deniz canlılarının cirit attığı suları kafessiz kat etme, bu travmayı geride bırakmanın yegane yolu olarak görünmeye başlamış.

Saplantı ile tutku, hedefe odaklanmanın yoğunluğu dışında birbirlerinden yönelimleriyle ayrılıyor galiba. İlki geçmiş takıntılı, gelecek kaygılı iken ikincisinin yaşam iradesi bu anda; canlı, taze. İyileştirici. Belki hatta özgürleştirici. Saplantı ise insanın kendisini, etrafını ezip geçen, gözleri, kulakları kendinden başka her şeye kapalı bir kör inat değil mi? Travmaya çıkış yolu değil; etkisini geçiştirmeye, bir süreliğine uyuşturmaya dönük.

30 yıl aradan sonra 110 mili 52 saatlik bir yüzmeyle 64 yaşında kat ettim!

Bravo sana! E sonra? Başarı hissi, bastırılmaya çalışanı örtme kabiliyeti geçicidir, başka nasıl olabilir ki? Tanrı uzun ömür versin ama 12 yaşından beri geçtiğini sanırken hep geri gelmiş bu ağır yaraya daha ne kadar merhem olabilir?

*

Aynı konu tek boyutlu bir başarı yüceltmesinin ötesinde nasıl anlatılırdı?

Gölgeye, can sıkıntısına, aksak ritimlere, zaman sarkmalarına yer veren, tutku ya da saplantı, yaşam iradesinin müthiş bir ivme kazanmasının karakterleri eksiltip çoğaltışına da bakan bir gözle?

2 Kasım 2023 Perşembe

ODUN İLE KÜL

Zen ustası Dögen, hayat ve hayatiyet ile ne şekilde ilişkilenebileceğimize odun ile kül mecazıyla işaret etmiş.

Biz normalde külü önceki odun olarak düşünürüz. Odunu ocağa koyar, yakarız. Bizi ısıtırken küle döner. Dögen başka bir yön gösterir. Külün tümüyle kül olduğunu, bu dünyada kendisi olarak zuhur ettiğini söyler. Hem öncesi hem sonrasını barındırsa da geçmişi ve geleceği bu andan ayrıdır. Kendisidir ve kendisi olarak bütündür. Odun ile küle böyle baktığımızda zihnimiz durulur.

Ancak küle -ve hayata- fikir ve kıyaslamalarımızla yaklaşırız. Külü gerçekliğin bu andaki bir ifadesi olarak görmek yerine onun ne olduğu ne olacağını düşünmekle meşgulüzdür. Böyle yaparak hayattan geri dururuz. Bu ana adım atmak ve külü külden ibaret yaşamak -hepsi o- gerçek anlamda yaşamaktır.

Odun yandığında küle döner, doğru. Ancak odun ya da kül ile bu düzlemde karşı karşıya gelmek gerçeğin dışında olmaktır. Gerçek, tam şu anda olandır. Tümüyle gerçeğin içinde olmak odunu tümüyle odun, külü de tümüyle kül olarak almaktır; birbirlerinden bütünüyle ayrı ama aynı zamanda hem geçmişi hem geleceği içerir şekilde. Geçmiş ve gelecek karşımızdaki bu tümden külün parçasıdır ama bu kül tümüyle kendisi ve başka hiçbir şeydir. Olanca canlılığımızla külün deneyimine dalarız.

Dögen, kül yeniden oduna dönmez der, tıpkı bizim de öldükten sonra hayata dönmediğimiz gibi. Gerçek daima tek bir yönde ilerler. Şu anı bir kez geçtikten sonra geri alamayız. Ne kül ne de biz şimdi, şu an olduğumuz gibi bir daha asla olmayacağız. Var olduğumuz yer budur ama çoğu zaman orada yaşamayız. Tam anlamıyla bu ana dalıp pek onu yaşamadan geçmişte ve gelecekte yaşarız. Adımımızı gerçeğe atmak, şu anda sadece bu olmak canlı olmaktır. Kafalarımızın içinde olmaksa hayatı ıskalamak.

Gerçeği böyle karşıladığımızda onu tam olarak değerlendirebilir, onunla içli dışlı olabiliriz. Zor bir durumda olduğumuzda bunun içinde yüzebiliriz. Dışında durup nereden geldiğine, nereye gittiğine bakmak yerine tam anlamıyla içinde yaşarız. Sabırlı olabilir, yol alırken kendimiz ve durumumuzun gelişimini izleriz. Böylece hareketimiz daha son bulmadan ölü gibi yaşamak yerine hayatlarımızı yaşarız.

Şu anda sert bir rüzgar esmekte. Yatıştığında yer sarı kızıl yapraklarla kaplanacak. Gelin, gidip içlerinde yüzelim.

*

Dögen’s Genjökoan: Three Commentaries’den çevirdim 

31 Ekim 2023 Salı

BİNLERCE KELİME

Fransız sokak fotografçısı Robert Doisneau’nun çektiği Kentaurların Savaşı’na baktıkça bakıyorum.



Zıtlaşan yalnızca bu yarı at mitolojik varlıklar değil. Varoluş boyutları da: Sıradan ile olağanüstü. İyi bir fotografın vurucu öğelerinden başta geleni renk, biçim, ışık ve perspektifte kontrast ise baktıkça derinleşen bir fotograf, kontrastı sergilenen anlamlar arasında da yakalayan oluyor.

Gündelik ve potansiyel. Görünürde egemen olan aleladelik ile potansiyel olarak kaldığı yerde gücü zamanı da zemini de aşan, kozmikleşen mitik alem. Sıradan hayatın görmezden geldiği, üzerini her şey bildiği kendi kıt gerçekliğiyle örttüğü, bunun ötelerine, Bilinmeyene işaret eden dipsiz arketiplerin katı.

Savaşı seyreden yaşlı çifte yüklediğim sıradanlığa tam burun kıvıracakken odağım onlara kayıyor. Kadın adamın şemsiyesini taşırken adamın elinde kadının çantası. Yükleri paylaşılmış bütün bir ömrün yakınlığıyla baş başa, omuz omza vermişler. Onların arasındaki şimdi savaş değil, uyum, dayanışma, paylaşım. Al sana bir kontrast daha!

Böylece kentaurlar yalnız birbirleriyle değil, üzerinde, karşısında oldukları Gündelik ile de çekişme halinde.

Ya seyir ve eyleme neler demeli?

Yer değiştirip duran Küçük ile Büyüğe?

Bedeli binlerce kelime, fotograf gibi bir fotograf işte.