23 Nisan 2021 Cuma

CÖMERT GÜNEŞ

Jandarma köy girişini kesmiş, gelenler çok daha uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Pazara gidiyordum, beni yana çekti. HES kodu ya da maske sormasını beklerken geçende yine yağan çöl kumu ve kuş pisliklerinden kağıt hamuruna dönen ön camı göstererek “Silin şunu!” dedi. “Böyle de gidilmez ki!”

Oysa kendisini görünmez kılan kafesi ardından seyrine daldığı sokakta hiçbir şeyi kaçırmayan bir haremlik kadını gibiydim.

Silemem, dedim, bu halde cam çizilir, yıkatmaya götürüyordum. Doğruydu.

Bu kez ceza yemedim. Ama kendisi henüz görünmese de jandarmanın tehdidi, dışarı maskesiz çıktığımı sıkıntıyla fark ettiğim rüyalarımda liseye dönüş kabusuna yaklaştı, hatta onu geçer oldu.

*

Kah Afrika’dan geleceği tutan çöl kumu kah sürekli inşaat, tadilat toz toprağı, çoğunluğu birinci sınıf olan arabaları diğerlerine eşitliyor. Milyonlarca Euroluk gözbebekleriyle yarım yüzyılı devirmiş görünen tek tük yerli araba ve aradakiler, hep birlikte Dakar Rallisi kaçkınları gibi fink atıyoruz. Daracık, sonra birden umulmadık yerlerde genişleyen kargacık burgacık yollar, işaretsiz uyarısız delinip deşile kendi ralli parkurlarını oluşturuyor. Kaygısızlığımız salgınla birlikte yükselirken plansız kuralsız inşaatlarımız ve başka meşgalelerle bu parkurlarda günlerimizi gün ediyoruz.

*



Hislerim, tepkilerim alacalı bulacalı, yaşar giderken güneş kendini hissettirmeye başladı.

Önce hafifleyen, yavaşça ısınan, belli belirsiz hoş kokular taşıyan havayla.

Işığın, renk tonlarının değişimi peşi sıra geldi. Günden güne derinleşiyor, tatlanıyor.

Derken güneş, ön cebinden ucu seçilen yaz ile bahar güneşi oldu, anaç bir kucak gibi tepemden başlayıp kucaklıyor. Engin, dipsiz. Ayrım gözetmeden türdeşlerimi, beni, dalıp gittiğimiz türlü çeşitli hayat rallisini, düzeni, çarpıklığı, sağlığı, çürümüşlüğü. Ölüm ve yaşamı.

Gözüm, kulağım onda. İliklerime işlemesine, böyle her şeyin, bütün ikiliklerin, çelişkilerin üzerinde ışımanın sırrını ruhuma fısıldamasına kapımı açıyorum.




18 Nisan 2021 Pazar

KURBAĞALAR, KUYULAR

Anthony de Mello’dan (The Way to Love: The Last Meditations of Anthony de Mello)

Dünyanın ancak daha fazla iyi niyet ve hoşgörü ortaya koyabilirsek kurtulacağını düşünüyoruz. Yanlış. Dünyayı kurtaracak olan iyi niyet ve hoşgörü değil, berrak düşünmek.

Sizin haklı, diğer herkesin haksız olduğuna inanmışsanız hoşgörünüz neye yarar?  Bu hoşgörü değil, tepeden bakmadır. Kendinizi başkalarından bir adım öne koyduğunuzdan gönüllerin bir oluşuna değil, ayrılıklara yol açar. Böyle bir tavır olsa olsa size bir üstünlük hissi verirken komşunuzun içerlemesine, böylece daha fazla hoşgörüsüzlüğe meydan verir.

Gerçek hoşgörü, hakikat açısından herkesin dipsiz bir bilmezlik içinde olduğunun keskin farkındalığından doğabilir. Çünkü hakikat özünde gizemdir. Zihin onu sezse de kavrayamaz, nerede kalmış, dile getirebilmek. İnançlarımız ona işaret edebilse de söze dökemez. Buna rağmen insanlar hararetli bir şekilde diyalogdan dem vuruyor. Diyalog dediğiniz, en kötü durumda karşınızdakini görüşünüzün doğruluğuna ikna etme çabanızın örtülü bir biçimidir, en iyi durumda da içinde yaşadığı kuyunun yegane dünya olduğunu sanan bir kurbağaya dönüşmenizin önüne geçecektir.

Çeşitli kuyulardan gelme kurbağalar inanç ve deneyimleri konusunda diyaloga girmek üzere bir araya geldiğinde ne olur? Ufukları kendileri dışındaki kuyuları içine alacak kadar genişler. Ama kavramsal kuyuların duvarları içine hapsolamayacak hakikat okyanusunun varlığından hâlâ işkillenmezler. Ve bizim zavallı kurbağalar senin-benim, senin deneyimlerin, ideolojin, benimkiler diye konuşur durur.

Formüllerin değiş tokuşu bunları paylaşanları varsıllaştırmaz, çünkü formüller kuyuları ayıran duvarlar gibidir; ancak sınırsız okyanus birleştirir. Fakat formüllerle sınırlanamayan bu hakikat deryasına varmak için berrak düşünmek şarttır.

Nedir berrak düşünme, insan ona nasıl ulaşır? Birincisi, öyle büyük bir düşünme biçimi gerektirmez. 10 yaşındaki bir çocuğun kavrayabileceği kadar yalındır. Öğrenmeyi değil, öğrendiklerinizi sırtınızdan indirmeyi, yetenek değil cesaret ister. (…)

İçinize bakın ve kişilere, durumlara tepkilerinizi bir gözden geçirin, tepkilerinizin ardındaki önyargılı düşünceyle irkileceksiniz. Hemen hiçbir zaman o kişinin ya da durumun somut gerçekliğine karşılık vermezsiniz. İlkelere, ideolojilere, inanç sistemlerine, ekonomik, dini, psikolojik inanç sistemlerinedir karşılığınız; olumlu ya da olumsuz, hazır düşüncelere, peşin hükümlere karşılık verirsiniz. Kişi, nesne ve durumları bir bir ele alın ve karşınızdaki gerçekliği programlanmış algılarınız ve yansıtmalarınızdan ayıran önyargınızı bulmaya çalışın. (…)

Berrak düşünmenin tek düşmanı önyargılar ve inançlar değildir. Diğer bir düşman çift arzu ile korkudur. Yoğun duygularla, yani arzu, korku ve öz çıkarlar ile kirlenmemiş bir düşünme biçimi çok korkutucu bir yalınlaşma ister. İnsanlar düşünmenin bir kafa işi olduğunu sanıyor. Oysa düşünce, sonucu belirleyen, ardından kılıfını bulmayı akla buyuran kalpte oluşur. (…) Vardığınız birkaç sonucu gözden geçirin de görün bunların çıkarlarınızla ne kadar katışık olduğunu.

Geçici gözüyle bakılmadıkça varılan her sonuç için geçerlidir bu. Sözgelimi insanlar konusunda ulaştığınız sonuçlara nasıl da dört elle sarıldığınızı düşünün. Bu yargılar duygulardan tamamen özgür mü? Öyle olduğunu düşünüyorsanız muhtemelen yeterince derinlemesine bakmadınız.

Bu, ülkeler ve bireyler arasındaki anlaşmazlıkların ana nedeni. Çıkarlarınız benimkilerle örtüşmez, dolayısıyla düşünceniz ve vardığınız sonuçlar benimkilerle uzlaşmaz. Düşüncesinin en azından arada bir çıkarına aykırı düştüğü kaç kişi biliyorsunuz? Ya siz böyle bir şekilde düşünmeye kaç kez giriştiniz? Kafanızda süregiden düşünme süreciyle yüreğinizi çalkalayan korku ve arzular arasına aşılmaz bir engel koymayı kaç kez başarabildiniz? Böyle bir şeye her girişmede berrak düşünmenin zeka değil -o kolay yanıdır- korku ve arzu ile başarıyla baş eden cesaret olduğunu göreceksiniz; zira bir şeyi arzuladığınız, bir şeyden korku duyduğunuz an yüreğiniz bilinçli ya da bilinçsiz, düşünmenizin önüne geçer.

Hakikati bulmak için doktrinlere değil, koşullanmasından ve düşünmenin işbaşında olduğu her seferinde kendi çıkarından el çeken bir yüreğe ihtiyaç olduğunu idrak etmiş spiritüel devlerin dikkate aldığıdır bu; koruyacağı, tamah edeceği hiçbir şeyi olmayan, böylece aklı sakınmasız, korkusuz ve özgürce hakikat arayışına koyulmaya bırakan bir yüreğe; yeni kanıtları kabule ve görüşlerini değiştirmeye her daim hazır bir yüreğe.

İşte o vakit böyle bir yürek tüm insanlığı aydınlatan bir lambaya dönüşür. Bütün insanlar böyle bir yürekle donanmış olsa kimse kendini komünist, kapitalist, Hıristiyan, Müslüman ya da Budist olarak görmez olurdu. Tam da düşünme berraklığı onlara her türlü düşüncenin, kavramın, inancın cehaletlerinin işareti karanlıkla dolu lambalar olduğunu gösterirdi. Bu idrakle de birbirinden ayrı kuyularının duvarları çöker, bütün insanları hakikatte birleştiren okyanus içlerine dolardı.

17 Nisan 2021 Cumartesi

SEVGİ ÜZERİNE

Anthony de Mello’dan (The Way to Love: The Last Meditations of Anthony de Mello)

“Dünyanın her yerinde insanlar sevgi peşinde. Herkes dünyayı sadece sevginin kurtarabileceğine, hayatı yaşanır kılıp anlamını bir tek onun verebileceğine inanmış. Fakat ne kadar az kişi sevginin gerçekte ne olduğunu, insan yüreğinde nasıl doğduğunu anlıyor. Sevgi çoğu zaman başkalarına duyulan iyi hislerle, iyilikle ya da şiddetsizlik veya gördüğü hizmetle bir tutuluyor. Ama bunlar kendi içlerinde sevgi değil. Sevgi farkındalıktan doğar. Birisini hafızanızın, arzunuzun, imgeleminiz ya da ona yansıttıklarınızın çerçevesinde değil, ancak şimdi ve burada nasıl ise öylece gördüğünüz kadardır. Yoksa sevdiğiniz o kişi değil, ona dair oluşmuş fikriniz ya da kendisi olarak değil, arzu nesneniz olarak o kişidir.

Bundan ötürü sevginin ilk edimi bu kişiyi, bu nesneyi, bu gerçekliği aslında olduğu gibi görmektir.

Bu da arzularınızı, önyargılarınızı, anılarınızı, yansıttıklarınızı, seçici bakma biçiminizi bir yana bırakma yolunda muazzam bir disiplin ister, o kadar büyük bir disiplin ki çoğu insan kendini böyle bir şeyin ateşine atmaktansa apar topar iyi hareketlere, hizmete girişir. Görmeye zahmet etmediğiniz birine hizmet etmeye koyulduğunuzda karşıladığınız onun ihtiyaçları mıdır, kendinizinkiler mi? Dolayısıyla sevginin ilk bileşeni diğerini gerçekten görmektir.

İkinci bileşeni, kendinizi görmek, farkındalığın amansız ışığını niyetlerinize, duygularınıza, ihtiyaçlarınıza, samimiyetsizliğinize, çıkarcılığınıza, fırsatçılığınıza, kontrol ve manipüle etme eğiliminize tutmak da bir o kadar önemlidir. Keşfettikleriniz ve sonuçları ne kadar acı verici olursa olsun bu da tavırlarınıza adını koymaktır. Diğerine ve kendinize dair böyle bir farkındalığa erişirseniz sevginin ne olduğunu bileceksiniz. Çünkü o vakit uyumayan, dikkatli, berrak, duyarlı bir zihin ve yüreğe, algı açıklığına ve her an her duruma isabetli, yerinde bir karşılık vermenizi sağlayan bir duyarlığa ulaşacaksınız. Kimi zaman karşı konulmaz bir şekilde eyleme girişirken başka bir zaman kendinizi tutacak, geri çekeceksiniz. Bazen başkalarını görmezden gelirken bazen de onlara aradıkları dikkati vereceksiniz. Kimi zaman direnç göstermez, yumuşak olurken bazen de katı, ödün vermez, tavrında kararlı, hatta şiddetli olacaksınız. Çünkü duyarlıktan doğan sevgi pek çok beklenmedik biçim alır ve peşin kurallara, ilkelere değil, an’a, somut gerçekliğe karşılık verir. Böyle bir duyarlığı ilk kez tecrübe ettiğinizde dehşete kapılmanız olasıdır. Çünkü o zaman bütün savunmalarınız alaşağı olacak, samimiyetsizliğiniz gün yüzüne çıkacak, etrafınıza diktiğiniz duvarlar yanıp gidecek

Yoksulun acınası halini gerçekten görmeye giriştiğinde bir zenginin, baskı altında tuttuğu insanların kötü durumunu gerçekten gördüğünde güce aç bir diktatörün, inançlarının olgulara uymadığını gerçekten gördüğünde bir fanatiğin, bağnazın kapıldığı dehşeti düşünün. Sevdiğinin sevgilisi değil, ona ilişkin imgesi olduğunu gerçekten görmeye karar vermiş romantik bir aşığın dehşetini. İnsanın girişebileceği en acı verici, en korkutucu eylemin görmek olmasının nedeni de işte budur. Sevgi bu görme eyleminden doğar ya da daha doğrusu görmek Sevmektir.”

TERSİNEN ÖNCELİKLER

 


14 Nisan 2021 Çarşamba

GÖLGELER, PARALELLER

Bazen sen sanatın bazen sanat senin önüne düşer, gösterdiği ile gördüğün harmanlanır, birbirini çağırarak akar giderler.



Gölköy



Ruth Asawa, de Young Museum, San Francisco

12 Nisan 2021 Pazartesi

KALENDER

Sen fotoğrafa bakarken ben seni, sende de kendimi gözleyeyim.


Bir arada olduklarında güzel ile çirkin sende nasıl bir karşılık uyandırıyor?

Önce hangisini görüyorsun?

Çirkini iterken güzeli ondan ayıklama dürtüsü duyuyor musun? Kurtarmak? Kıyıya, emin bir yere çekmek? Etrafını çevirip koruma altına almak?

Yoksa neyle nasıl çevrelendiğine bakmadan güzele mi gidiyor gözün? Onunla doluyor, doyuyor, öne çekip onu mu yükseltiyor?

Güzele tepkin güzelken çirkinle çirkinleşiyor mu?

Birini iter, öbürünü çekerken diğeri okkanın altına mı gidiyor?

Güzel yaşatılmalı, çirkine yer kalmamalı derken bir şeyleri kaçırıyor olmayasın?

*

Bahar gününün bulutsuz öğle vakti ışığında şu kaygısızca döşenmiş su boruları ile saatlerinin altından girip üstünden çıkmış mor çiçekler beni güzel ile çirkin arasında bölünmüş halimden çarptı!

Çirkine duyduğum tepkinin şiddetinden. Abartısından.

Körelticiliğinden.

Olanı böyle keskin, katı bir şekilde ikiye bölmenin daha derinde bir yerden kendi ruhumu incitici olduğunu fark edeli çirkine tepkimi yaralı bir hayvanın kalbi gibi elime aldım, bir orasından bir burasından bakıp duruyorum.

*

Çirkinle güzelin bu kadar kesintisiz bir biçimde iç içe geçtiği bir diyarda en kolayı, alışılmışı birine sığınıp diğerini hasım bilmek. İlişkiyi kesebilir, kendimi yalıtabilirim. Ama kesip attığım her şey ve yalıtım, bedelini hayatiyetimi törpüleyerek, beni sertleştirip daraltarak ödetiyor.

*

Gözümü yumuşatıp bir daha, bir daha baktığımda çerçevem değişti. Dengelenen görüşümde lanet okumayı bıraktığım boruların beyaz duvara karşı gölgeleri, renkleri ve çiçeklerle bin lafa bedel grafik bir anlatı kendiliğinden oluştu.

Güzeli, var olanın bir yarısını yok bilmeden, sırt çevirmeden, yerden yere çalıp kendimi ayrı tutmadan yeğleyemez, ona yönelemez miyim?

Güzelin güzelliğini bilirken gözettiğim, akı karasıyla bütün olamaz mı?

Şu yalapşap borulardan hiç gocunmadan olanca yalınlığı, güzelliğiyle alabildiğine var olan mor çiçeği ustam etsem?




10 Nisan 2021 Cumartesi

BİTİŞİK ÇATIDA

Bitişik çatıda inşaat nihayet bitmiş sanki. Akşam. Ortalık temizlenince ne kadar da büyük görünüyor. Neredeyse yarım stadyum genişliğinde şimdi. Girişin üzerindeki sütunlu yükseltinin önünde uzayıp gidiyor.

Ama ilk algıladığım bu değil; aniden yükselen Türk popu. Konser hoparlörleri kadar güçlü bir şeylerden gümbür gümbür dalgalanıyor. Bilmediğim bir müzik. Kötü değil o kadar ama çok, çok yüksek. Ortalıkta bir genç dolanıyor, ses düzenini gelecek sahipler için mi ayarlıyor?

Gözüm çatının zeminine takılıyor. Kaymak gibi bir şap atmışlar, hani eğilip baksam yansımı görebileceğim kadar pürüzsüz. Denizaltı grisi. Balkonumun kenarına gidiyorum, aa! Aramızdaki daracık mesafeyi kaldırıp ona da aynı şapı dökmüşler. Bir adımda ben çatıda, oradakiler de burada olacak.

İçim bir tuhaf oluyor. Kötü değil o kadar ama tuhaf.

Parça değişiyor, şimdi rap’imsi bir şey gümbürdemekte, onu da hiç duymamışım. Ne kadar uzağındayım bütün bu müziğin.

5 Nisan 2021 Pazartesi

UYAN

Bu hafta evime Anthony de Mello’yu buyur ettim (Awareness).

Nasreddin Hoca’dan Aquina’lı Thomas’a 4 bucak 5 zamandan deyişler, meseller, masallarla beni uykularımdan dürtmeye.

Yaptığı bu çünkü. Köklü alışkanlıklar, yanlış kaynamış kemikler, izi kalmış yaralarla insanı daldığı derin uykularında çarpıcı, renkli dilinin kısa vuruşlarıyla dürtmek. Niyeti varsa uykusunu aralamasına, uyanıvermesine vesile olmak.

Sen üst üste sırtlandığın etiketler değilsin diyor (o da). Evlat, eş dost, kadın erkek, ana baba. Ne de takıp takıştırdığın veya kabullendiğin sıfatlarsın. Zeki, zevkli, zevksiz, sabırlı, sabırsız, mizahi, becerikli, beceriksiz. Hoşlanıp tiksindiklerin de değil seni sen eden. Bunlar acının baş kaynağı “ben”in yaftaları. Ben şuyum, ben buyum/değilim, şunu sever, bundan haz etmem. Ben-bana-benim. Senin hakikatin derya iken boynuna vurduğun bu “ben de ben!” bir dilenci çanağından ibaret. (İzninle dilini hafiften dilime çeviriyorum Toni de Mello.) Hani Yunus Emre sohbete katılsa, bir ben var, benden içre der çıkardı. De Mello ve pek çok diğerlerinin işaret ettiği o benden öte Ben, uyanışın yolu ve yolcusu.

ben böler, diyor, Ben ise bölünmemiştir.

ben dünya, koşullar kendi bildiğince değişsin, işine gelsin, halaları pos bıyıklı olsun ister, Ben hayatı kendine göre kesip biçmez.

ben tepkiseldir, Ben ile eyleme geçer, durumun, hayır demenin gereğini yerine getirir, yoluna devam edersin.

ben takılır, Ben akar.

ben “ben buyum!” derken Ben gözler ve gözlediği hiçbir şey olmadığını bilir. Arzularım mıyım? Kaç kez değiştiler, demek ki arzularım değilim. Bedenim miyim? 7 yılda bir külliyen yenilendiğine göre kaç kez ölmüş olmalıyım o vakit? Başardıklarım mıyım? Başaramadıklarım? Yaptıklarım, yapamadıklarım?

ben ile uykuda yaşar, Ben’e uyandığında uyanırsın.

ben sevilmek ister, Ben sevmek. 

ben esenliği koşullarda arar, Ben onu kendisinde bulur.

Bölünmemiş, parçalarına indirgenmeyen hakikat ile ilişkimiz kavramları öğrenmemizle kesiliyor diyor de Mello (da). Çocuğa hayranlıkla, som algıyla baktığını “Bak, bunun adı kuş” diye öğretmemizle. Bundan sonra ismi, kavramı kalır, onunla dolaysız ilişkilendiği “kuş” uçar gider.

*

Psikoterapide, spiritüel arayışlarda vd. insan iyileşmek değil, avuntu, rahatlama arar diyor. Savaştan sonra kucağında koca bir paketle otobüse binen adam fıkrasını anlatıyor. Şoför sorar, “Ne o kucağındaki?” Bunu bahçede buldum der adam, patlamamış bir bomba, polise götürüyorum şimdi. “Olmaz!” der şoför, “Böyle bir şeyi kucağında taşıyamazsın, koltuğunun altına koy hemen!”

İyileşmek hayatla ilişkimizde kat kat araya diktiğimiz kavramlara, koşullanmalara uyanmak, fazlalıkları atmak, değişmek demektir, pek kimsenin işine gelmez. Avuntular, oyalanmalar, kozmetik değişikliklerle paketi koltuğumuzun altına koymak daha rahattır.

*

Uyanmak mı istiyorsunuz? Gözlemleyin diyor. Yargılamadan, müdahale etmeden izleyin bir yol. Ne kadar negatif hissiniz, düşünceniz olduğunu, önünüze geleni hiç durmadan yargıladığınızı görüp şaşıracak, belki sarsılacaksınız. Sarsılın. Kendinizde görmediğiniz bütün bu negatif yükü dışınızdakilere yansıtırsınız. Öfkenizi, hüsranınızı. Olumsuzluğunuzla rahatsızlık duyduğunuz an da bunu bastırmak, değiştirmek istersiniz. Hiç anlamadığınız bir şeyi nasıl değiştirebilirsiniz oysa? Bakın, sonuna kadar hissedin, anlayın. Şimdi bir taş kadar katı gelen şeyin her şey gibi çözülüp kendiliğinden dağıldığını, değiştiğini görürsünüz o zaman. Takılmak katılaştırır, taşlaştırır, yargılamadan görmek, gözlemlemek çözer.

“Kavramlarınızın tutsağı mısınız? Hapisten çıkmak istiyor musunuz? Bakın; gözlemleyin; gözlemle saatler geçirin. Neyi mi? Her şeyi, herhangi bir şeyi. İnsanların yüzünü, ağaçların biçimini, havada bir kuşu, bir taş yığınını, otların büyümesini gözlemleyin. Temas edin, bakın onlara. Umalım hepimizin geliştirdiği o katı kalıpları, onlardan gelip kendimize dayattığımız düşünce ve sözcükleri bu şekilde kıracaksınız. Umalım göreceğiz. Neyi göreceğiz? Adına gerçek dediğimiz şeyin, o her ne ise, sözler ve kavramların ötesinde olduğunu.”

*

Mutsuz, tatminsiz olduğunuzda hayata fazladan şeyler kattığınızı bilin; beklentileriniz, doğru bildikleriniz, talepleriniz. Fazlalıkları atın, geriye mutluluk kalır -bunun da sıradan arzuların geçici tatminiyle gelen heyecanla bir ilgisi yoktur. Anda ve hayatla dopdolu olmanın doğal mutluluğudur.

1 Nisan 2021 Perşembe

YAP BOZ

Sağda solda çimentoluk kumlar yığın yığın. Üzerlerine yağmur yağa güneş aça günler geçiyor. Kapıların önünde ıskarta dolaplar, hela taşları. Sıram sıram moloz. Tempo iyice düşmüş, işçiler bir var bir yok. Bitişik çatıda bir elektrikçi günlerdir orayı burayı iki deşe, cebinden çıkarıp çıkarıp içine düştüğü telefonuna üç baka dolanıyor.

Önümde yeni sahipleri verandayı duvarlarla örüp eve kattı. Üzerini çok geniş bir balkona çevirdiler. Buradaki, evle orantılı pencereleri yerden tavana, duvardan duvara iki kocaman cam kapıyla değiştirdiler. Sonu gebelikle gelen bir tecavüzle ardına kadar açılmış, bir daha da kapanmayan bir çift göz gibi duruyor bunlar şimdi.

Komşunun ise koca palmiyeleri sökülmüş bahçesi iştah açıcı bir arsa gibi cascavlak ortaya çıktı. Sahibi, duvarını berideki evlerin araç yolunu kapatarak ördü, yükseltti. Geçişin böyle daralması karşısındakinin sınır ihlalindenmiş. İnşaat niyetiniz var mı, dedim. Başını yan çevirip boşluğa bakarak dişlerinin arasından cık! sesi çıkardı. Buraların yeni yeni öğrendiğim diline göre bu “Pek muhtemel” anlamına geliyor.

Böylece birbirimizi batıra boğa yükseliyoruz.

Avuç içi kadar yerde mini bir memleket modelinin altı yakılmış, kazanı fokur fokur kaynıyor.