28 Eylül 2020 Pazartesi

DEĞİŞE DEĞİŞE TEKRARLAYANLAR

 Bunu yaşamış, yazmıştım dediklerimden.



CEVİZ SUCUĞU

Bazen çok neşeli, canlı, girişkenim. Tüy gibi geliyor yaşam. Dalgalarla oynayan bir çocuk gibi yaşıyor, hafif bir yürekle yaratıyor, çözümler buluyorum.

Kış uykusuna dalmış bir bahçe gibiyim kimi zaman. Toprağından bir daha herhangi bir şey bitmeyecekmiş gibi görünen. Sert, kuru.

Kimi zaman rüzgarı arkama alıyor, her ne yoldaysam hızla ilerliyorum. Gücün ortağı olduğum duygusuyla doluyor içim.

Bazen de rüzgara yüzümü çeviriyor, sonra da gücü altında ezildiğimi hissediyorum.

Bütün varoluş kardeşim gibi geliyor bazen. Sıcak, yakın, ha dedin mi yalnızca insanların değil, zehirli sarmaşıkların, monitor kertenkelelerinin dilini de konuşuverecekmişim gibi.

Kimi zaman Buzlar Ülkesinin prensesi gibiyim, uzak ve soğuk.

Farların karşısındaki tavşan gibiyim bazen. Farlar bazen de benim.

Yaşam kimi zaman kolay, kimi zaman zor, kimi zaman çorak. Uçsuz bucaksız, engin kimi zaman.

Ne kadar değişiyor, çeşitleniyor ismim söylendiğinde başını kaldırıp cevap veren.

Bunları ve daha pek çoğunu bir arada tutarak bütünün sürekliliğini sağlayan ise, ceviz sucuğunun etrafına sarıldığı, ortasından geçen beyaz ip gibi. Onu kuşatanın fındık mı, ceviz mi, bol nişasta katmanı mı olduğuna aldırmadan uzayıp giden; kendisine sarılanlara da hiç benzemeyen beyaz bir ip…

Adım söylendiğinde, etrafındaki o anda hangi kıvam olursa olsun duraksamadan başını kaldırıp cevap veren de işte o.

*         *         *

Peki nedir içimizdeki bu “beyaz ip” dersiniz?

20 Eylül 2020 Pazar

SAVAŞ VE BARIŞ

Nasılsın, dedim.

Böyle dışardan baktığımda gayet iyiyim, dedi: Bedenimdeyse esaslı bir şeyler olmakta.

Kemoterapide ikinci kürün ardından nazenin bir bünyeyi kim bilir ne kadar zorlayacak, ufak tefek dediği sıkıntıları bir yana atarak güldü. “İçimde savaş, dışımda barış.”

*

Ciddi bir hastalık olanca apansızlığıyla bu kadar yakınına düşünce senin de bastığın zemin sarsılıyor. Gündelik hayatın yerini bir olağanüstü hale bırakması -eğer izin verirsen- seni de varsayımlarından, ön kabullerinden vs soyup çırılçıplak bırakıyor.

Dımdızlak.

Epeyce de dilsiz. Basmakalıp konuşmak, basmakalıp düşünmek istemeyeceğim kadar büyük bir şey karşısındayım. Yaşam onu koyup etrafını süslü çitlerle çevirdiğim bir özgüven alanının dışına taştığı an ne kadar güçlü. Öngörülmez. Belirsiz. Ona giydirdiğim kostümlerin, oturttuğum dekorların ötesinde. Ne ise adını koyamayacağım kadar o.

Koca koca soruları takvim arkası klişelerle karşılamaktan sakına durayım, gündelik dilin ayarı kendi sorularıyla karşıma çıkıyor.

Konuşurken, düşünürken dilin kendisi bir sorgulama meselesine dönüşüyor.

Noktanın, ünlemin yerini soru işaretleri, üç noktalar alıyor.

*

Kendim bildiğim şey ona sığmayacak bütünün ne ufacık bir parçası. Fizyolojik süreçleriyle bedenin, ona eklenen kültürel-çevresel faktörlerin sıkı trafiğiyle beynin küçük bir meyvesi. Meşe ve palamudu.

Düşüncelerim, duygularım, kaygılarım, arzularım. Olgu, hakikat muamelesi gören kanılarım. Ve bunların üzerine bina edip sürekli tekrarla pekiştirdiğim bir anlatı, bu yere göğe sığdıramadığım kendim.

Ona yerine getiremeyeceği görevler, masum olduğu suçlar, işi olmayan sorumluluklar yükleyerek belini bükerken mücadelesini verdiğim ne?

Kontrol?

Güveni kontrol üzerine kurma çabası mı savaş?

Peki barış?

Odağı dar kendim fikri-hissinden alıp yaymak, ayağını frenden de gazdan da bir yol çekmek?

15 Eylül 2020 Salı

SELAM SANA GARY PEACOCK


Şu gökkubbede hoş sadasını bırakıp o da göçtü.

Müziğe, enstrümanına ve meditasyona yaklaşımına dair notları bu zamanda daha da anlamlanıyor sanki.

*
On yıl boyunca enstrümanını selamlamayı, dikkatini duruşuna, nefesine, sazının dokusu, hissine vermeyi gündelik bir alışkanlık edinmiş. Kimi zaman bu selamlaşma birkaç saniyesini almış kimi zaman belki bir beş dakikasını. Çalmaya başladığında o fiziksel-duyusal bağı kaybetmiyormuş. Tınısının, enstrümanın sesine ilişkin hislerinin böylece tümüyle ayırdında oluyormuş. Sadece dikkatini verir, özel bir şeyler yapmaya çalışmaz, çalmak ve anda olmakla yetinirmiş. Çalışının duyusal-duygusal yönüne odaklanır, takılıp kalmaz, an ile birlikte onu da geçmeye bırakırmış.

“Sabahları” demiş “Her zaman ben alt tarafı bir çaylağım diye (yani başlangıç zihninde) kalkarsanız iyi bir başlangıç yapmış olursunuz. ‘Başarım çantada keklik, istediğim her şeyi yapabilirim’ diyecek olursanız ama.. onu bilemem.”

2010’da yapılan başka bir söyleşiden: “Ölüm ya da ölüm sandığınız şey ile birkaç kez burun buruna geldiğinizde bir an sonra sağ olacağınızın hiçbir garantisi olmadığını idrak ediyorsunuz. Çalmaya yaklaşımım da garanti diye bir şey olmadığının bilinci işte. Çalarken nerede, nasıl bir halde olmak istiyorum? Derinlemesine odaklanmak ve hakikaten anda olmanın çok yararını gördüm.”

Müzik ile günlük zazen (Zen meditasyonu) uygulaması arasındaki ilişkiye de değinmiş.

“Müziğin beni bir şekilde zazen’e getirdiğini düşünüyorum çünkü bu benim hayatımda bir tür ruhsal ya da dinsel hisse açılan yegane pencere. Özüne baktığımda katıksız farkındalık olduğunu gördüm. Her günümün mantrası, Zen hocam John Daido Loori’den. “Nedir Zen?” diye sormuştum. “Elindeki her ne ise, sadece onu yap” demişti. Ne basit değil mi ama ne de zor!”

*
2012’de bana müzikal bir mucize gibi gelen trioyu (Keith Jarrett ve Jack DeJohnette ile birlikte) capcanlı dinleyişimin anısı yükseliverdi.


10 Eylül 2020 Perşembe

GÖBEKLİ SİSİFOS

 

Bazen karşılaşıp selamlaşıyoruz. Çöp bidonlarına kara torbalarını geçiriyor oluyor ya da plaja inmiş, ayçekirdeği öbeklerini, cips ambalajları, şişe kapakları, mendil, maske, geçen günün mezbeleliğinden daha ne kalmışsa uzun saplı faraşına süpürmekte. İşini ne hafife alıyor ne zül biliyor. Söylenmeden, nankörlüğüyle yılar görünmeden yapılması gerekeni yapıyor. Bu onun her sabah yeniden sırtlandığı kayası.

Çoğu zamansa o başladığında ben açıklarda oluyorum. Denize bakışla sağdan dördüncü hasır şemsiyenin sökük kenarına asılı nişanım, okaliptüs desenli soluk mavi heybe ıssız plajda öylece sarkmış, salınırken. Bugün plaj görevlisinin ona takılan gözünden bir selfimi çektim.

Sabahları gelir. Erkenden. Sarı tokyolarını çıkarıp heybesine koyar. Üzerinde ya lacivert beyaz plaj elbisesi ya da uzun bej bir tişört vardır. Bunu da koyduğu heybeyi hep aynı şemsiye kenarına asar. Hep aynı yeşil bikinisiyle suya girer, duraksamadan atlar. 20-30 hızlı kulaçtan sonra yavaşlar, başı dışarıda, hiç durmadan sakin bir tempoda açılır gider. Çıkışta heybesini alıp duşun yanındaki palmiyeye asar. Duşunu yapar. Yeşil peşkirini omzuna atıp kızıl-lacivert siperli bandanasını başına geçirerek köprüden yürür gider.

*

Bu sabah unutulmuş oyuncak bir arabayı tel örgüye asıyordu. Selamlaştık. Aramasınlar şimdi, dedi. Güldü. Güleryüzlü, göbekli. Ben çıkarken kayasını sırtlamak üzere plaja girdi.

4 Eylül 2020 Cuma

ANLATABİLİYOR MUYUM?


Karatahtada tebeşirden kurtulan tırnak cayırtısı ne ise bu doldurma ifadesi de o kulağıma.

Anlatabiliyor muyum!

Anlatabiliyorsunuz, müsterih olunuz. Dinmek bilmeyen bir hıçkırık gibi arasına serpiştirdiğiniz şeyler, ikide bir dürtüklenmek isteyen bir kavrayış gerektirmiyor pek öyle. Geniş ufuklar, dipsiz derinlikler. Oysa tam da bunları ima edecek “anlatabiliyor muyum,” sıradan düşünce akışına, basmakalıp hükümlere nafile bir önem atfı.

Altında kaynayan bir tencere olmayan kapak gibi.