23 Ağustos 2015 Pazar

YİTEN BİR KİMLİK

Divana bir bebek gibi oturtulmuştu. Tertemiz. Üzerinde en ufağından ama bedeninden kalana o bile büyük kaçan beyaz bir tişört. Başında yemeni.

Usulca sarılıp yanına oturdum.

Bütün bir ömür. Kıtlıklar, bolluk. Geniş bir ailenin hırgür ve sevinçleri. Mevcuda kattığı beş çocuk, derken torunlar, onların çocukları. Zincir uzadıkça başından, bazen de trajedilerle ortalarından eksilen halkalar.

Topluluğa, birlikte yaşama açılmış gözleri yuvalarına kaçmış.

Zayıf bir kalp, bedenin, ruhun binbir acısı, yarasının, hızla eksilen zihninin kasıp kavurduğu kaşık kadar kalmış yüzü, dimdik duruşu hâlâ ne kadar güzel. Soylu.

Son düşüşüyle çatlayan bacak kemiği için mutlak istirahat verileli artık evinde bakılıyor.

Durulmuş. Son görüşlerimdeki artan telaşı, çırpınışı artık yok. Hatırlamak – unutmak – yardımla yerine oturtulan parçaların (kim kimdi, neler oluyor) hemen ardından yeniden dağılması, dört bir yana saçılırken yüreğine verdiği telaş - yalnızlık korkusu – ölüm korkusu – kaybettiklerinin boşluğuna kendi içinde açılarak eklenen boşluk – boşluk – olan biteni artık hiç anlamlandıramama – kayış. Bütün bunların yerini sessiz bir tevekkül almış.

Bakım sırası kendinde olan, onun yememesinden yakınan, kendi çektiği güçlükleri sıralayan kızının sesi kulağımda uzaklaşırken, dokunmaktan, temas kurmaktan kaçılan, nasıl baş edileceği bilinmez, gönülsüz taşınan bir ağırlık, yük olmuş bu zarif kuşa bakışım derinleşti. Kahretmeden, gocunmadan, ezilmeden, başka türlüsünü aramadan ne yükler taşımış incecik iskeleti yanı başımda, biz ikimiz susuyorduk. Gözlerimi ayırmadığım gözleri doldu. Kelimeleri, artık belki anlamı da çözülüp giderken geriye kalan hisle, hislerle.



Onu belki son bir kez öpüp ayrılırken akşam güneşinin girdiği mutfağa başımı uzattım. Bir vakitlerin konağının ocağına. Kalabalık çoktan dağılmış, kendi hayatlarına ya da hayattan göçmüş; kavlayan rabıtaların dalgalandırdığı zeminde bir masa. Başında tek bir sandalye. Boş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder