28 Şubat 2012 Salı

EASTERN FOOD BAZAAR

Kaldığım yerde dükkanlarla birlikte kahve, lokantaların da 5 dedin mi kapanmaya başladıklarıyla aynı anda keşfettim burayı. Umutsuzca yürümeye devam ederken dumanlar saçan karanlık ağzıyla karşıma çıktı. İçeri girerken hangisiyle çarpıldım, bilmiyorum. Uğultu, kalabalık, muhtelif yemeklerin iç içe geçip insanın genzinden aşağı çöreklenen kesif kokusu. Upuzun bir tezgah boyunca Malezya, Hint, Pakistan ve Çin mutfaklarından beş altışar çeşide ayrılmış köşeler. Ah! En başta da bizim döner (ama komşudaki Şavarma adı altında)! Yeterince gürültü yokmuş gibi bangır bangır da müzik vardı. Sebzeli kızarmış pilavımı beklerken hummalı bir faaliyetle seri üretimlerini yapan aşçıları seyrettim. Ayrı hareket ettirilen alt parçasıyla belden yukarılarına olmadık bacakların denk getirildiği otobüs yolcuları resimli çikolata kutularındaki gibiydi: Uzak mutfak coğrafyalarının önünde kara Afrikalı şefler.

Birkaç kere daha gittim. El altında ve alternatifsiz olduğundan ama tuhaf bir şekilde çektiği için de. Teni aspirin beyazından kömür karasına her tür insan, hiç işitmediğim diller, yeme biçimleri.

Bu akşamki masa komşularım genç bir Hintli çiftti. Avuçlarıyla dillerini aynı çeviklikle kullanışlarını dikkat çekmemeye çalışarak seyrettim. R’leri –kızgın yağda lokma çevirir gibi- yuvarlayışlarıyla önlerindeki bulamaca daldırdıkları parmaklarını bundan çabucacık topaklar yapacak şekilde yuvarlayışları ne kadar da aynı işin çeşitlemesi gibi görünüyordu. Bugün müzik de Afrika hip-hopu yerine Hint’ti zaten.

Acılı tavuğunkiyle aynı sosa bulanmış görünen şiş kebabım, biçimiyle bile bildiğim şişi andırmıyordu. Parlak bir kırmızı kabuk içinde uzayıp giden bu incecik şeyi dişleri oraya buraya eğilen plastik çatalla zapt etmeye çalışırken tam olarak neye olduğunu kestiremeden güldüm.


(Arkası yarın)

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder