27 Şubat 2012 Pazartesi

DAĞ

Adı gibi masa dağ Table Mountain şehrin hakimi. Tarihin, zamanın, gelip geçiciliğin ötesinde yükseldiği yerden bir muhatabı varsa o da okyanus. Sivriliklerden uzak biçimi, yumuşak renkleriyle egemenliğini ortaya sertçe koymuyor. Her yandan, cadde uçları, bina araları, tepelerinden belirişiyle bütün kent görünümlerinin leitmotivi.

Görünümünün mülayimliği, çoraklığına hiç aldanmamak gerek ama. Okyanus ve kıta rüzgarlarına verdiği cevapla bir iklim yapıcı. Çevirdiği hava akımlarının şehir atmosferini tertemiz edişinden ötürü esintisine Cape Doktoru diyorlar. Yazın en sıcağında bile üfürüğüyle nemi dağıtıyor, insanın devam etme gücünü tazeliyor.

Yamacı ve tepesinde hava, aşağılarda, insanlar alemindekinden çokluk farklı. Masmavi Afrika göğünden tanrısal bir elin şöyle bir hareketinden oluşuvermiş görünümlü beyaz bulutları eksik etmiyor.

Uzaktan hiç belli olmayan bitki örtüsünün barındırdığı yaşam alanı, tür çeşitliliğinde dünya mirası sayılan yerler arasına girmiş.

Hayli çetin bir tırmanış size göre değilse masasının üzerine çıkmanın tek yolu teleferik. Döner platformunun çıkış boyunca manzarayı (Cape Town üzerinde hızla yükseliş, körfezin haritalaşan görünümü) herkese eşit biçimde sunduğu bu uzay aracı biçimli vagon, böyle bir korkusu olanların yüreğini ağzına getirebilecek bir açıyla gerilmiş teli üzerinde gidip geliyor. Dağın ne zaman sertleşeceği, gazaba geleceği hiç belli olmadığından çıkıp çıkamayacağınızı ancak yerindeyken biliyorsunuz.

Pilot deyişiyle “semanın açık olduğu” bir gün çıktım ben. Teleferiğin de dahil olduğu birkaç turluk kombine bir kartı önceden aldığımdan uzun bilet kuyruğuna girmem gerekmedi.

Özellikle teleferiğin yükünü boşalttığı yerde çok insan var tabii ama kente, körfeze böyle bir bakış, kalabalığı algıdan bir anda siliyor. Patikalara vurup yürüdükçe türdeşler zaten azalıyor. Şu çiçek bu çalı, dağın arka tarafının kaba dalgalar halinde uzanan yamaçları, Atlantik derken insanın içinde kelimelerin ötesinde derinliklere dokunan karşılaşma, algıyı kendisi dahil insandan uzaklaştırıyor. Yaban bir temas kalıyor geriye.

Madde tüketimsiz bir kafayı buluş.

İlk gördüğüm andan itibaren aldığım duyguyu düşünüyorum. Burada doğmuş, çocukluğumu geçirmiş olsam, varoluş ürküntümü sarılarak avutmaya, gidermeye çalışacağım oyuncak ayı, battaniye gibi şeylere ihtiyaç duymayabilirdim. Yüzeyi uzaklardan oyuncak ayının eprimiş kahverengi kumaşı gibi görünen dağ, verdiği korumakta, kollamakta olduğu hissiyle bana yeterdi.

Hep oradalığıyla hayatın insandan öte yanını hissettirerek bu yaşımda yetti de.



(Arkası yarın)

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder