26 Eylül 2010 Pazar

GÖRMEK DOKUNMAK

Benim için görmek dokunmak.

Öylesine bakarken değil ama durup gördüğümde gözlerimden hemen önce değilse aynı anda dokunma da harekete geçiyor.

Bakışımın üzerinde dolandığı şeyin sıcaklığı, dokusu görüntüsüyle birlikte akıyor algıma.

Böyle bir kavuşma noktasına kadar kendi yollarında gidiyor oysa bu iki algı.

Dokunma dürtüm güçlü. Neredeyse otistik denebilecek bir.. ihtiyaç.

Parmaklıklar, taş duvarlar, güneşten kabarmış, yağmurlarla şişmiş afiş uçları, durgun ya da akarsular, yapraklar, bitki sap ya da gövdeleri.. Parmak uçlarımla kaydını tuttuklarım. Çok sıcakta, soğukta, bedeninkinden farklı hissedilmeyen sıcaklıklarda. Pütürlü, kaygan, engebeli, keskin, eğrili yüzeyler. Katı, az veya çok dirençli dokular.. Hafızamda sürekli genişleyen bir “arşiv.”

Dokunma dürtümü açığa çıkaranlar durup baktıklarım değil ama. Yanından, içinden, üzerinden geçtiklerim.

Baktıklarıma pek az dokunuyorum. Ama bakmanın görmeye dönüştüğü an, dokunma arşivinin kapısı ardına kadar açılıyor ve gördüğümün dokunsal karşılığı da canlanıveriyor.

“Fişlenenle” sınırlı olmayan böyle bir fişleme sayesinde üzerinden uçtuğum bulutların, gözümü diktiğim ayın, fotografını çektiğim ördek ayaklarıyla resmini/filmini gördüğüm taşan süt, ayıbalığı, azılı bir bataklık vb.’nin dokunacak, vücudumda hissedecek olsam nasıl bir duygu vereceği şak diye canlanabiliyor.

Gerçeğe ne kadar uyduğu soru işareti olsa da son derece hakiki bir biçimde.

Görmek o zaman dokunmakla bir oluyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder