12 Nisan 2012 Perşembe

ÖNCE SEN SOYUN DOKTOR BEY

Kulağımdan düşmeyen fıkradır.

Kadın, kuş uçmaz kervan geçmez diyarından ilk kez doktora götürülür.

“Soyun kızım” der doktor.

Kadın boynunu büker, mahcup, “Önce sen soyun doktor bey” diye karşılık verir.

*

Değişimin ne zaman, ne kadar, nasıl mümkün olduğunu çok düşündüren bir çeviri yapıyorum (Hayat İçin Felsefe/Jules Evans).

Bolca usdışılık, üzerine ince bir tabaka uygarlık cilası ile akıldan oluşma varlıklarımız, büyük bir kısmı kalburun altından gelen dürtülerle düşe kalka ilerlerken şöyle bilincin ışığına dayalı, onatça bir değişim mümkün müdür?

Kağıt üstünde evet.

Sorgulanmadan kabullenilmiş, kökeni bize bile ait olmayan yargıların, doğrular ve “değerlerin” otomatik vitesinden çıkıp yeni düşünce-algı-hissediş alışkanlıkları edinecek kapasitemiz var.

Da..

Psikolog Daniel Kahneman’ın ayırımı ışık tutucu. Zihnimizin iki farklı süreçte işlediğini söylüyor. Biri bilinçli düşünceye dayalı yavaş sistem. Diğeri sezgisel-duygusal hızlı sistem. Bu sonuncusu otomatik olduğu, dolayısıyla çok daha az enerji, çaba gerektirdiğinden çoğu işimizi onunla görüyoruz. Kolay. Ve ödül/tehdit büyük olmadıkça doğal akış her zaman kolaydan yana.

Değişimin önündeki en büyük engel de, hele sözüm ona “hız” çağımızda teraziyi kolaycılıktan yana yatıran bu doğal eğilim.

Bir yandan “oldukça” akılcı olduğumuz yanılsamasını sürdürerek otomatik hızlı sisteme alabildiğine yükleniyoruz. (Akılla aldığımızı sandığımız nice kararın gerçekte akıldışından geldiğini ortaya çıkaran çarpıcı pek çok deney var.)

Değişim yine de mümkün olabilir diyen yazarın “ihtiyatlı iyimserliğine” katılıyorum.

Ne zaman?

Mesela bıçak kemiğe dayandığında. Alışageldiğimiz gibi davranmak çok ağır bedeller ödetmeye başladığında. Bir kriz döneminde, “deniz bittiğinde.” Ya da sopanın ucundan karşı konulamayacak bir havuç sarkıyorsa..

Ama bazen de usulca. Küçük küçük birçok değişiklik merceğimizi yana kaydırıverdiğinde. Özdeşleştiğimiz, kemikleştirdiğimiz, kimliğimiz bellediğimiz “kurgumuzdan” kendiliğinden sıyrıldığımız o çıplaklık, kendini tanıyamama dönemlerinde.

En sancısız (tersine, şaşırtıcı bir tatlılıkta) gelen değişim fırsatı da bu.

İnsanın kendini yargılamadan, baskılamadan, utanıp sıkılmadan günahı sevabıyla anadan üryan gördüğü zamanlar.

Değişimin en büyük (ve doğal) yardımcısı, ebesi, yargılamadan, kesip biçmeden, sessizce ama sonuna kadar açılmış bir gözle kendine bakmak.

Peşin hükümler, tanrı kelamı gibi dört elle sarılınan doğrular-gerekler olmadan. Bunların yol açtığı savunma refleksi uyandırılmadan. (Savunma feci bir şey. Yabancılaştırıcı. Kendini doğrulamaya çalışırken giriştiği “Ben haklıyım, çünkü..” kalkanıyla beton gibi katılaştırıcı. Değişimin en büyük düşmanlarından biri de o.)

*

Doktorla birlikte soyunup bunu yapıyorum.

Ama-çünkü-aslında-zaten.. demeden hareketlerime boy aynasında çırılçıplak bakıyorum.

Otomatik akış kesintiye uğruyor. Kavşakta yeni bir yol açılıyor.

Yürüyene yürüdüğü kadar.

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder