12 Nisan 2019 Cuma

YİTİK BİR GÜN


Ve kadın, matadoru sıcak suyla masmavi boya dolu küvete soktu. Çifteyi adama doğrultmuştu. Matador artık yalnızca bir matador değil, şarkı söyleyen mavi bir matadordu. Böyle yazıyordu afişinde. Afiş arenanın sırtına yapıştırılmıştı: Duvarın tepesinde kafalar, kafaların üstünde de fırlatılan şapkalar görülüyordu.

Film bitti.
Yazılar çıktı.

Yerimden kalktım. Televizyonu kapamadım. Elektrik sobasının birbirine eklenerek uzatılan kordonlarının arasından geçtim. Pabuçları sakınarak gölcüklü bir yolda yürür gibi. Yemek masasında çay fincanımı gördüm. Yarısı doluydu, unutulmuş. Altından ekmek kırıntılarını sıyırıp dudaklarımı dokundurdum. Sıcak olması gereken soğuk bir sıvıydı. Ölüyü öpmeye benzettim. Dolandım. Gazetenin dağılmış sayfalarında hafta sonu bilmecesini aradım. Bulamadım. Lavaboyu ovdum özenle. Uzun uzun. Suyun altına tuttum ellerimi. Aynada gözlerime baktım. Aydınlıktan gelen sesleri dinledim. Kadın çocuğu azarladı, adam kadına bağırdı. Daha aşağıda bir radyo açıldı. İbre, prazitlerle kötü bir aşk şarkısı arasında gitti geldi. Radyo kapatıldı. Başka bir derinlikten tabak çanak takırtıları yükseldi, bir an su sesine boğuldu. Bir güvercinin kanat hışırtısını diğerininki izledi. Gölgeleri buzlu camın çizgilerinde grafikleşerek saçağa kondular. Çikolata kutusunun jelatinini yırttım. Bir tane aldım içinden. Buyrun. İki tanesini tuttum. Bayattı. Dibi içine göçmüş. Elimde kalan yarısında beyaz lekeleri dikkatle seyrettim. Diş izleri arasında korku ve heyecanla şişman kurtçuklar aradım. Yoktu. Şöminenin yanında ölü yapraklardan bir öbek oluşmuştu. Yavaşça gözlerimi kaldırdım, kaldırdım.. Pütürlü duvardan saksıya ulaştım. Kırık kenarına ve bitkinin dallarına nihayet. Neredeyse çıplaktı. Saydamlaşan soluk yeşil dallar, kalan yaprakları doyuramayacaktı. Şöminenin yanında bir ya da iki öbek daha, sonra elveda Yağlı Hasan.. Hüznüm dalların rengindeydi. Soluk yeşil. Elveda Yağlı Hasan. Telefon çaldı. Açıldı. Kapatıldı. Ayakkabılarımın tozunu aldım.

Hayvan, ipin öbür ucundaki adamın çevresinde birden hızlanan ağır çemberler çiziyordu. Bazen duruyor, başını iyice eğip ön ayaklarından biriyle yeri eşeliyordu. Yavaş, kararsız, sinirli. Bazen arka ayakları üzerinde şahlanıyor, yelesi bir yandan ötekine yatıyordu o zaman. Sonra devam ediyordu dönmeye, dönmeye, dönmeye. Siyahtı. Açığından adeta, tırıs, dörtnal biniciler geçiyordu. At yükseldiğinde eyere düşen, alçaldığında havaya fırlayan kötü biniciler. İzlemesi çok eğlenceli bir aksilik. Gövdeleri hayvanınkiyle birlikte devinen ifadesiz yüzlü, mağrur sırtlı iyi biniciler.. Garson bir an pencereyle arama girdi. Garson ceketi rengi ceketi seyrime perde gibi indi. Siyah, bordo ya da beyaz, bilmiyorum. Tuzluğu devirdim. Su şişesine çarptı. İkinci kez sorduğu sorusunu yanıtladım. Tabağı önüme koydu. Çekildi. Çitlerle çevrilmiş alanın kenarında hâlâ yemyeşil çimler vardı. Çıktım. Hava ayaz, gübre, ter, saman, ızgara balık kokularıyla şeritleniyordu. Akordeon çalar gibi kah soluğumu tutup kah ciğerlerimi doldurarak yürüdüm. Çakılları tekmeledim, ıslık çaldım: Yaşamımın Güneş Işığısın. Soktum ellerimi cebime, boyası dökülmüş tahta bir banka oturdum. Başımı eğdim, toprak zeminde boğuklaşan tok adım seslerini dinledim. Hadi yavrum’ları, sağa çek-sağa çek’leri. Kaldırdım başımı, küt mahmuzlu çizmelere baktım. Kısa, sert hareketlerle gövdelere vurup çekilişine, seğiren sağrılara ve sarı dişlerin arasından sarkan bulanık dillere, akan salyalara, havuç uzatan ellere, kalkan kuyruklara, daha düşerken tüten at pisliklerine. Çocuğu seyrettim. Çite dayanmış, atları seyrediyordu. Sadece atları, biliyorum. Kımıltısız. Tutkuyla. Sonra sırası geldi. Bindi. Fırlattı, kenara attı kamçısını. Eğildi, atın boynunu okşadı. Bezgindi at. Çocuk ürkek. Güneşte ışıldadı saçları, uzaklaştılar.

Hafta sonu bilmecesini buldum. Dokunmadım. Bir bardak süt yaptım. Çay yaptım. Kestane yedim. Sigara içtim. Karardı hava. Televizyonun ışığı duvarlara yapıştı. Komşu evlerin duvarlarına. Mahallenin duvarlarına. Kısıldı, açıldı, açıldı, takıldı öylece, söndü, parladı birden. Çoraplarımı yıkadım. Kitap okudum. On sayfa. Yirmi sayfa. Bir fincan daha çay. Otuz sayfa. Kapadım gözlerimi. Devrilen bisikletin dönüp duran ön tekeri imgesinin tadını çıkardım. Eğrilmiş olmalıydı anlatılan teker: çıkır çıkır bir ses çıkarıyordu.

Adam, eroin tutkunu kardeşini kurtaramadı. Soluk soluğa odaya girdiğinde yatak alevlere gömülmüştü bile. Sakal bıraktı. İzledi katilleri, buldu, öldürdü.
Yazılar çıktı.
Bitti film.

Yattım.
Yitik bir gün.
Işığı kapadım.

Aralık 85



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder