2 Temmuz 2015 Perşembe

MERHABA OREGON

Dilek’le Pasifik boyunca uzanan 101 numaralı otoyola vurduk, yüzyıllık köknarların eyalete ana tonunu verdiği huşu uyandıran ormanların koyu yeşiline daldık. Portland’ın hiç kopmadığı yeşil, kentin dışında ululaştı. Yol iki yanında onlarca metre yükselen ağaçlarla bitkisel bir tapınak gibiydi artık. 



Okyanusa Cannon Beach’te ulaştık. Yoğurt göklü, puslu bir gündü. Uzayıp giden geniş kumsal, buraya ismini vermiş görünen kayalıklar, suların ufak bir delta oluşturarak içlere giren kolu, pusun yabancılaştırdığı mat bir ışık altında yabani görünüyordu. Adı ne olursa olsun, okyanus bu! Büyük, çok, bir anda hizaya getirici. Nitekim gelgit öngörülmez ataklara kalkar, şıpın işi metreler kat ederek kumsalda ne/kim varsa yalar yutarmış. Sık levhaların uyardığı tsunami tehlikesi de cabası. Ayağınızı denk alın! diyen koca belirsizlik şimdi sakindi ama.  Tek tük yürüyüşçü, o soğukta (Akdeniz’den ayağının kumuyla gelen benim için) suyla oynayan çocuk, koşturan köpekle tenha. Ne varsa gözlerimle silip süpürdüm.



Kıyıdan güneye doğru ilerledik. Okyanusun burun dibine kadar inip bayrağı dik yarlara, kayalık koylara devreden ormanlar. Köpüren dalgalar.. Denizin bir geçit oluşturup arada bir suyunu gayzer gibi fışkırttığı, belirli bir noktada durulduğunda rüzgarı meşum bir hayalet gemi düdüğü gibi öttürüşünün işitildiği yerden geçtik. Balıkçı kasabası Florence yakınlarında, tsunaminin ilk iki saniyede yutacağı bir motelde konakladık.

Dünyanın, hadi olmadı eyaletin en çok fotograflandığı söylenen deniz feneri Heceta ile burun buruna olan denizaslanları mağarasının ardından ertesi sabah sıra kumullarındı. Adam boyu yeşilli sarılı otlarla kaplı kum tepeleri onlarca metre içeri giriyor, sahile paralel kilometreler boyu uzanıyor. İncecik, sarı-beyaz. Sıcak da. Ayakları emen tırmanışta kuru kayganlıklarının tabanlardaki duygusu. Birkaçının ardından son bir tepede suyla karşılaşma.

Kumulları izleyerek milli parklara girdik çıktık. Bunları ormanlara, safir laciverdi göllere katık ettik.



Yol içlere dönüp yükseldi. Epey büyük bir yanmış orman bölgesinin hortlak gövdeleri ardından karlı doruklarıyla Hood dağı göründü. Çok geçmeden arazi çoraklaştı. Artık high desert dedikleri yüksek irtifa çölündeydik. Geceleyeceğimiz Redmond’dan önce Smith Rock’a bir bakalım dedik. Güneşin batmasına (dokuz buçuğa doğru) fazla bir şey kalmamıştı. Çöl dedikleri kıraç tepelik coğrafya hazırlamalıymış; yeniden kanyonlar diyarına konmuş gibi olduk. Smith Rock kaya filan değil çünkü, düpedüz koca bir kanyon. Aşağılarda dere boyu yürüyenler, düz duvarlara tırmananlar kanyonun kıyısından karınca gibi görünüyordu. (Kayalar örselenmesin diye tırmanışçılara ancak halatlarını sabit kancalara geçirme koşuluyla izin veriliyormuş –buna da “temiz tırmanış” diyorlar.) Fazla yürümedim. Seyrettim. Işığın çekilişini, kayaların sarı-kızılının kahverengiye çalar oluşunu. Ortalarındaki bir açıklıktan görünen ötelerde ruhlaşan karlı doruğu.



Sabah Bend şehrini geçtik, yolumuzu kesip duran Deschutes ırmağı üzerindeki çavlana gittik. Nehrin sakin-yeşil bir anından başlayıp akış yönünde yürüdük. Sağ omzum ırmak, sol omzum orman, tabanlarımda toprak, adımlarım yürüdükçe kendini dolduran dinamo gibi.


Su, cilveli dansçı figürlerini andırır girdaplar yapmaya başladı. Çok geçmeden de çağıldamaya. Nehrin kayalık bir dar geçidinde yeşil-duru aynalığını bırakıp kudurarak genişlediği bir kavse doluyor, biraz soluklanıp sonraki dar geçide hücum ediyordu.




Otur, bir ırmağı seyret, aydınlan.

*
Fotograflar:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder