27 Şubat 2021 Cumartesi

PRİENE

Kıyılarından gelip geçerken aklım hep onlara gidiyordu. Didim, Milet, Priene. Antik çağın üç güzeli. 

Bu sefer, hadisene sapıver Priene’ye dedim. Menderes Ovasını bir fermuar düzlüğünde ikiye yaran yeni yoldan ayrılıp ırmakla birlikte kıvrılıp bükülen eskisini tuttum. Birkaç kilometre sonra girişindeydim.

İyonya’nın bu parlak yerleşimleri konumlarıyla da farklılaşır. Didim Apollon Tapınağından sorulur. Miletos ovada yayılır. Priene bir vakitlerin denizi olan, sonra Meander Nehriyle dolup verimli bir tarım alanına dönüşen düzlüğe tepeden bakar. Milet’ten daha küçük olsa da onun gözüdür sanki. Bakar. Görür. Tıpkı kentin tanrıçası Athena gibi.



Buralar, bir zamanlar aralarında mekik dokuduğum sit alanları, antik kentler, üstünden otuz yıl mı geçivermiş, eskiden yaşadığım yerlere dönmek gibi. Aşinalık, kuru yufka ekmeğini bir fiske suyla yumuşatıp yenir hale getirmek misali, gözüm ile ayağımın bir değişiyle canlanıyor, yüreğim hop ediyor. O vakitlere dönüyorum. Turist kafileleri, yazın sıcağı, soluk aldıran rengarenk baharlar.

Yamacı tırmanan dik, zeminle beraber dalgalanarak düzenini kaybetmiş basamaklarsa üst üste anılardan önce bedenimin şimdiki yaşına dokundu. Hayret, bunlara keçi gibi tırmanmışım demek; sezonun biriken yorgunluğunu tabii hatırlıyorum ama hiçbir yer kendi yoruculuğuyla nakşolmamış.

İşte yeniden, “Şurada ilkokula giderdim, burası ilk aşık olduğum yer, beride yeni çıkmış ekmeğinin kokusu burnumda fırın” der gibi karıştım taşlara, izlere, aralarını günün bitki örtüsü, renkleri, havasıyla dolduran doğaya.

Doğruca tanrıça katına, Athena Tapınağına çıktım. Sırtını yalçın Mykale Dağına dayamış, kadınlığın dişilik, anaçlık yanlarına mesafeli, keskin bir görüş, zaaflara pek metelik vermeyen akıl ile ayağı yere sağlam bastıran Zeus kızına selam ettim. Kim demişti; geçmiş-şimdi, pek çok inanç açısından her birimiz tanrı tanımazız. Tapınmasam da Olimpos'luların gönlümde yeri ayrı. Bana çeşit çeşit hallerimde beni anlatır, içinden çıkılmaz yanlarıma ışık tutarlar. Hermes’i, Artemis’i, Apollon’u, irili ufaklı kahramanlarıyla hasbıhalimiz iyidir. Athena da aklım benzesin isteyeceklerimden.



Tapınağın ayağa kaldırılmamış sütun tamburları çam iğnesi kaplı çimenlenmiş toprakta yayılıyor, karmakarışık bir araya gelmiş yivleriyle çalkantılı deniz hissi uyandırıyorlardı. “Bak Athena, bir vakitler gözünü ayırmadığın sular şimdi de böyle eteklerinde!”

Taş ve toprak. Yerin eti ile kemiği.

Meclis odasını, yiyecek içecek pazarını dolanıp tiyatroya çıktım. Kış ve pandemi. Tek allahın kuluna burada rastladım. Fotograflarını çekip gitti. Ben kaldım. Dionysos sunağında elimi gezdirdim. Taş protokol koltuğuna kuruldum. Seyirci sıralarında papatyalar oturuyordu. Onlarla birlikte rüzgarı dinledim. Yol boyu ve burada da hiç kesilmeden esti. Gürlüğü, iniş çıkışları, arasına daldıklarının farklı cevaplarıyla ıssızlığı kendisiyle doldurdu.



Sahnelenmiş sahnelenmemiş, insanı içine alan her şey adına ortaya bir reveransla tiyatrodan ayrıldım.



Mısır tanrıları tapınağından da Ovaya baktım. Tarlaların, meyve bahçelerinin, sazlıkların ince bir pus ardında silikleşen sarılı yeşilli bozlu yamalarına. Mykale Dağıyla birlikte Priene’ye nasıl bir fon, nasıl bir kucak. Bu bakışa sevgim hiç değişmemiş.



İçim Priene ile dolu, inip yola devam ettim.

*

Fotolara rüzgarı, sesini, tazelediği havayı da katın.

https://photos.app.goo.gl/kFmSs6x33YEH5PS56


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder