Birbirlerine alıştılar. Sıkan pabuç ve ayak. Gide gele,
vura büzüle. Biri biraz genişledi, öbürü nasır tuttu. İte dürte oldurulan bir
ilişkideki gibi.
Birbirlerine alıştılar. Sıkan pabuç ve ayak. Gide gele,
vura büzüle. Biri biraz genişledi, öbürü nasır tuttu. İte dürte oldurulan bir
ilişkideki gibi.
Ben dönene kadar mayama bakar mısın, dedi.
Nasıl
oluyor ki o iş? Geceleri masal filan mı okunacak?
Besleniyormuş. Maya ve onunkinden büyük kavanozunda unu geldiler.
Kapağını
açıp ekşi ekşi kokan bu pütürlü yaşam formuna tepeden baktık.
“2-3
günde bir iki kaşık un ve oda sıcaklığında su vereceksin. Hepsi o.”
Ama ben
hepsi o deyip geçemiyorum. Adı üstünde, maya bu. Bin bir suretli oluşumun
anası.
Herhalde
doğurganlığı (ve ilk elden tanık olacağım iştahı) bir benim imgelemimi harekete
geçirmiyor ki ad vereni de çokmuş.
Ben adı
geçip karakterini hissettirmeyi ona bıraktım. İştahıyla da öyle karşılaştım.
İlk porsiyon unu verdiğimde karıştırmak için kaşığı değdirmiş değdirmemiştim ki
pütürlü kütle sinemanın özel efektlerini yaya bırakan bir ifade biçimiyle
hareketlendi. Dişsiz, dilsiz ve kör, alışılmış araçlarından soyunmuş yutucu bir
iştahla unun üzerine kapandı. Uzay Yolu’nun bilmem kaçıncı bölümünde de
olabilirdik. Ağzım açık seyrettim. İkinci porsiyon unda parmaklarımı kaşığın
sapından yukarı büzdüğümü fark edip güldüm. Bu ekşi karakter, hayalimde
dudaksız ağzını kafamın tepesine doğru açmıştı.
Maya
ile şimdilik gül gibi geçiniyoruz. Ekşi kokusu içimi tatlandırıyor.
*
Suriye’yi izlediğim Batılı kanallar haberler
yerini yorumlara bıraktıkça kabaran riya ile içimi bulandırmaya başladı.
"İnsan mezbahası" hapishane, CNN’den Clarissa
Ward’un karanlık bir bakışla ağzının suyu akarak gösterdiği Esad’ın lüks araba
garajı. İşte şöyle zalimdi, böyle yoz, yolsuzdu.
En son, terk ettikleri Biden’ı “yorumlamalarında” gördüğüm pornografik akbaba iştahı.
Kanallardan birinde İngiliz vatandaşı Esma Esad’ın
İngiltere’ye dönecek olsa güvenlik sorunu oluşturup oluşturmayacağı bir İngiliz
büyükelçisine soruluyordu.
Döneceğini sanmam, dedi ekselans. “Beni asıl
şaşırtan, İngiliz eğitimi almış birinin bu zulümlere en azından tanık olması. Bilmiyor
olamazdı. Hatta kendisine Alman büyükelçisiyle birlikte şahsi bir mektup
yazarak kötülüğü engellemek için elinden geleni yapmasını rica etmiştik -bir
cevap gelmedi tabii.”
Kör nokta ise bu, birkaç futbol sahası
büyüklüğünde bir kör nokta!
İğrenerek anlattıklarınıza şaşırdınız mı? Ne
kadar lanetlerseniz o kadar ayrışacağınız yanılsamasında nasıl da iğretisiniz.
Yarım asır. Onca iş gördükten sonra kaldırılıp
atılırken mi uyandı zorbanın zorbalığı karşısında vicdanınız?
Kabaran ekşi bir mayanın zehirli ekmeği.
Buyurun, hep birlikte yumulalım.
Çok zaman önce Çatalca’daki büyük doğa parkında gezintimin sonunda bir uçta geniş kafesi içinde tek başına bir yaban domuzunun önünde durdum. İri cüsseli, güzel bir hayvan. Başka ziyaretçisi de yoktu. Evcil-yabani, domuza hiçbir zaman öğretildiği gibi bakmadım, hiçbir önyargım da olmadı. Tersine, dolaysız bir sempati duydum. İçim ısınmış, kafese yaklaştım. Fişin prize takılması gibi bir temastı. Hareketlenen hayvan tellere geldi. Başını uzakta tutarak yanlamasına yapıştı ve türüne özgü burun sesiyle yalvarırcasına dokunmamı istedi. Baklava dilimi açıklıkta sığdırabildiğim kadar parmakla uzandım, koyu kırçıl tüylerini -fırça gibi sert- okşadım. Tellere daha da yüklenerek devam etmemi istedi. Ettim.
*
Köylüğü
şaşmış köyümün bana cennet mevsimi. Tenha, içine dönmüş. İnsan safsatasından
sıyrılmış doğa, derinliklerini sunuyor. Bana cennet olan başkasına, çoğuna
cehennem. Sessizliği anlatırken, gıcırdayan bir levhanın işitilirliğinden içim
ışıyarak söz ettiğim bir yakınımın etine paslı çivi batırmışım gibi yüzünü buruşturması
bir kez daha hatırlattı. Siz siz olun, ben de ben. Benzerlik bulmak için
eşinmemize gerek yok.
Yağmur
sesi, rüzgar ve onun değişimleriyle dalgalanan renkler, sıcaklık. Zihin
yalnızlıkla, sessizlikle barışık, besinini bunlardan alıyorsa kendini deve
etmiyor. Sakin, suskun. Görüş keskinleşirken algılar derinleşiyor.
Doygunum,
hoşnut.
*
Geçen
akşam çöpü çıkardığımda yağmur yeni dinmiş, güneş batıyordu. Bir boy yürüyüp dönerken
sahili evin yoluna bağlayan kısacık sokağın köşesinde kocaman bir domuzla burun
buruna geldim. Tek başınaydı. Korkmadım da ne yapacağımı bilemeyerek apıştım.
Hayvanlarla konuşurum, kelimelerle değil, sesimle. Anlaşırız. Ama akşamın
karanlığında karşılaştığın bir yaban domuzuyla iletişimin adabı nedir ki?
Ben
kafamı kaşıyana kadar arkasını dönmüş, yola doğru uzaklaşmıştı.
Geriye
hiç soğumayan sempatisi ve domuza geçit veren tanrısal tenhalığa şükran kaldı.
Köprüden körfezi geçer geçmez İstanbul trafiğine düştüm. Amazon’un bir kolu gibi, akıyordu ama ne çok, ne çok araç. Şehir şoförlüğüme bir şey olmamış. Yine de, onu seyreden yanımın ağzı açık, bu ağırlı hafifli gür araç debisiyle birlikte içlere dalıp eve geldim. Ayıklayıp yeni sakinine yer açacağım küçük eve.
Sınırlı zamanın yükselttiği manik bir enerjiyle kolları
sıvadım. TV, internet vs dikkat çelicilerin yokluğunda birkaç gün boyunca
sonunda frenime basana kadar saatler süren bir odaklanmayla kendimi elimdekine,
önümdekine verdim.
Ele, ayır, ver, at, bırak.
Sırf nesneler değil, hayatım da arka planda bu “artık
şimdi-burada” kalburunda güncelleniyordu. Bazı şeyleri (çoğunu) rahatça
salarken bazısına nasıl tutunduğumu gördüm.
Değer nedir, değersiz nedir? Önem nereden gelir?
Ne saklanmalı, korunmalı, ne bırakılmalı?
Tutunduklarım harcımda ne kadar yer tutuyor?
Beni ben yaptı dediğim geçmişi, tıpkı dijitalleştirdiğim
fotoğraflar vs gibi daha elle tutulmaz-yer kaplamaz biçimlerde (dokunulduğunda
yeniden canlandıkları yüreğimde, zihnimin labirentlerinde) ”tutmak” ile
yetinebiliyor muyum? Fiziksel varlıklarına, görüp göstermeye ne kadar ihtiyacım
var? Gözden ırak, gönülden ırak ama ne olur ne olmaz, dolaplarımda mevcut
olmalarına?
*
Aidiyetim burada olmadığım yıllarda iyice gevşemiş, küçük
evden de ayrılışımla artık adı da değişiyordu.
Yeni bir fasıl.
Bu geçiş hali, şehrin hissini alabildiğine değiştirdi.
Elde bir olmaktan çıkan İstanbul’un algısı aydınlığı karanlığıyla berraklaştı,
kontrastlar keskinleşti. Şehrin ezici gelen büyüklüğü, kalabalığı, sıkışıklığı,
cıvıl cıvıl, nefes alıp aldıran heyecan verici anlar ile iç içe geçti. Canlı renkler
ile bungun, yeknesak renkler.
*
İstanbul’un pompaladığı sigorta attıran enerjiyle evimi
ve kendimi kalburdan geçirmekle kalmadım, aynı soruları ona da sorarak şehre
dalıp çıktım.
Deniz-kara-yeraltı toplu ulaşım ağı ben bırakalı alıp
başını gitmiş. Nerelerin nerelere çabuk yoldan bağlandığına hayret ettim. Belediyenin ince işleri. Dönüştürülen silolar,
gazhaneler. Yeniden kazanılan Feshane, Bulgur Han gibi yapılar. Zengin ve
zevkli kütüphaneler. Makul fiyat, nefis manzaralı lokanta, kahveler. Upuzun
yürüyüş yolları. Güzel işler.
*
Arnavutköy köylükten çıkmış, paragöz lokanta, bitişik düzen ufak tefek kafe, yeri dar, ayaküstü lokanta ile dolmuş. Dükkanında kalabilmiş plastikçi-züccaciyeciye ayakkabı tamircisini sordum. Kapanıp gitmiş. Mahallenin uykulu, kendi halinde, kendini unutarak dalıp çıktığın havası gibi. Züccaciyeci o vaktin uzayan son demi.
Sonlarında yetiştiğim (Çağlayan sağ olsun) Salgado-Genesis sergisi olağanüstü
yoğunluğuyla ciğerlerimi açtı. Anlatım, teknik, detaylar, fiziksel ve artistik
boyut, kat kat, dalga dalga hissime, düşünceme yayıldı.
Ardından, yolun karşı tarafında, İstanbul Modern’de
önceden mimlediğim Olafur Eliasson’un Senin Beklenmedik Karşılaşman ile Chiharu
Shiosta, Dünyalar Arasında sergileri. Şehrin tesellisi, sanat. Sanat şehirde
bir hayatta kalma stratejisi. Kent yaşamının merhemi. İstiridyenin inci yapımı.
İstanbul Modern’in yeni binasından rıhtıma çıktık.
Önümüzde sur gibi dikilen dev yolcu gemisi henüz demir almış, yerini deniz ile
karşı kıyıya bırakmıştı. Poyrazın hareketlendirdiği bulutlar ışığı kısıp açarak
maviyi koyultuyor, Boğaz’ın dalgalı lacivertini yeşile çalıyor, ciğerlerimize
oksijen pompalıyordu. Hepsinin üzerine ikonik İstanbul sesleri, vapurlar, martılar.
(İstanbul’da poyraz, diriltici bir yabancılaşmanın rüzgarı. Derinleştirdiği
renklerle ışığı, temizlediği nefes bana hep doldur ciğerlerini, diyor. Kop
kalabalıktan. Ayrıl, ayrış.)
*
Bambaşkasın İstanbul. Çok güzel, arada bir. Ezici,
boğucu. Kamçılayıcı. Çoğaltıcı ve tüketici.
*
Aydınlık ile karanlık, İstanbul’da kumarbazın durmadan
kardığı kartlar gibi yer değiştiriyor, geçişip ayrışıyor, sürekli farklılaşan
bir sıralama izliyor. İnsan elinden ya da doğal, benzersiz bir anın bir öncesi,
bir sonrası kokuşmuşluk, yozlaşma, yoksulluk, vandalca bir kıyım. Çirkinin
diğer yarısı güzel. Sonra aniden tersi.
*
Kuzeye, Karadeniz’e doğru gitmedikçe bina, insan ve araç
trafiği yutucu.
Yukarılar ve Boğaz’ın henüz kemirilmemiş bitki örtüsü,
çağından sıyrılan zaman dışı bir İstanbul sunuyor. Kalan yeşilde güz alacası,
buraların sükuneti, az sesliliği, son
bir iki gün ilaç gibi bir kapanış sundu.
Bitti.
Damağımda poyraz sonrası gibi taze bir tatla ayrıldım.
Sonbahar zamandan sıyrılmış, son’u atıp baharda uzayıp gidiyordu. Hava ile su sıcaklığı amniyotik sıvı kuşatıcılığında. Kızışmışlığı gerilerde bir yerde kalmış sıcak, anaç bir kucaklama gibi sürer giderken rüzgar kuzeye döndü. Tiz, keskin, kuru ve kurutucu. Cilt, sinir, önüne geleni koptu kopacak bir saz teli haline getiren. Sinekleri et koparıcı, denizi çalkantılı.
Kıyım-inşaatın
burgaçlanan olanca tozu da yön değiştirdi. Gözümüzün önünde havayı bulandıran
bulutlar nasibimizi yine de aldığımız yüklerini geniş bir yay çizerek açıklara
çevirdi.
Perde
iniyor, pastırma yazı bitti, size yol göründü der gibi. (Hoş, Ekim, mevsim
karmaşası yaşar burada. Kah ne olacağını bilemeyen ergen kah fazlasıyla bilen
yaşlı adayıdır, seni de peşi sıra sürükler.)
*
Bazen
yanan canın bazen tatlanan ağzın ile karşılarsın ama ne, neyi, nasıl diye
bakmazsan değişim değişimdir. Güney bizim için kuzey rüzgarından önceki güz
gibiydi. Dopdolu bir yalınlık, yeknesaklık. Kuşatıcı, doyurucu. İn gönlünün
derinliklerine bak; başka şey istemezdin. Yığılmayla birlikte ağır basan
hoyratlık, duyarsızlaşma, duvarlaşma oldu. Buranın ince sazı kulak vermeye
bakar, kuru gürültüye gelmez.
*
On
yıllar geldi geçti. Babam ömrünün uzun pastırma yazını burada yaşadı. Burayla
kurduğu derin bağı da bize bıraktı. Toza toprağa, dümdüz edilen yamaçlara,
talana rağmen, hepsinin altlarında fısıldadıklarını hala işitiyoruz. Şimdi toz
kaplı verandadan, babamın oturduğu yerden (“Dünyanın en zor şeyidir hiçbir şey
yapmadan oturmak, dene de bak” demişti gülerek) pek çok şey değişti, görüşümüz
değişmedi. Sonu görünmeyen bir es halinde uzayan güz gibi zamanın dışına asılı,
omuz başımızdaki kıyım burun dibimize gelene dek de böylece süreceğe benziyor.
Bir meramımı dile getirmeye kalkıyorum. Genellikle ortak bir sorun. Altında bunalmışım. Görünürlerde bir çözüm de yok.
Karşımdakinin
cevabı hazır:
Yapacak
bir şey yok!
Onu ben
de biliyorum, eksik olma. Ama silkilen omuzlar eşliğinde ağzıma tıkmasan?
Paylaşıp
hafifleteyim diyecek olduğum sinirim, çekiliveren bu set ile renk değiştirerek
artıyor. Kendime dönüp bir de “Bak, ne güzel kabullenmiş işte, yüreği serin,
mukavemeti kavi” deyip tavrımı mızmızca buluyorum.
Yapacak
bir şey yok! beni üzerine
limon sıkılmış istiridye ediyor.
*
Ama kendime söylediğimde bambaşka. Tek parça,
güçlü kuvvetli, edilgen değil, aktif bir kabulün gür sesi.
Oysa ne güzel ağaç. (Ağacın çirkini var mı ki?) Geniş gölgeli gövdesi, küçümen yapraklarının koyu (Faber) yeşili. Ama bu sıralar çiçeklenme önceki kokusu! Birkaçının sıralandığı yol ağzından uçtaki balıkçı barınağına yürürken suratımız buruşur, burnumuzu tutardık. Güneşte unutulmuş bir leğen sodalı suya basılan kirli çamaşır kokusu derdim. Dün denize giderken güzelliği içimde, kokusu burnumda yükselen ağaca dönüp tatlı bir yürekle Ayy keçiboynuz! Başlamışın yine dedim.
Su çok
güzeldi. Deniz kokusu dümdüz, arındırıcı. Hafiflemiş, tazelenmiş çıkarken
burnumda sayfa çevirip ağacı sil baştan kokladım. Ne ılık sodalı su, ne kalmış
kirli çamaşır; iticiliği-çekiciliği olmayan, kendiyle başlayıp uzanan ve biten
bir yeni koku.
Yepyeni,
bambaşka.
Keçiboynuzuyla
denizi birlikte selamlayıp evin yolunu
tuttum.
Psikoterapide bir eksen değişimi 1950’lerde Carl Rogers ile gelmiş. Onun Hümanist Psikolojisi o vakte dek hastayı bir ders kitabı konusu, terapisti de otorite olarak gören hakim yaklaşımı sorgulayıp sarsmaya başlamış. Hasta danışana dönüşürken terapistle arasında hiyerarşik değil, eşit bir ilişki öngörülmüş.
Eşit
bir ilişkinin nedir gereği?
Karşıdakini
kendi koşulları, kodlamaları, dili içinde anlamaya açılmak.
Aradan
kendi bildiğini, doğrularını, ölçütlerini çıkarıp özneye kendi içinde
odaklanmak.
Terapist
böylece danışanın kendi kendisiyle ilişkisinde bir kolaylaştırıcı, moderatör
konumuna gelmiş.
İnsanın
çoğu zaman ihtiyaç duyduğu safi kulak. Yansız, yargısız. Sana kulak verildiğini
hissetmek senin de kendi içinde hazır düşünceleri, teorileri, spekülasyonu bir
yana bırakıp meselenin bamteline varlığının tümü ile inebilmene kapı açıyor.
Odaklanmayı
sürdüren sorular, işitildiğini onaylayan sözcükler, sesler. Arada bol
sessizlik, “boşluk.”
*
Alışılandan
farklı bir konum edinen dinlemeyi bambaşka bir yaklaşım haline getiren de
Eugene Gendlin olmuş. Carl Rogers ile çalışan, felsefe eğitimli bir psikolog
Gendlin. Bir içgörünün, duyguların altında bedensel hislerin yattığı sezgisinin
peşinden gitmiş. (Bugün bu sezgi kanıtlanmış bir olgu -bkz Duygular Nereden Geliyor
başlıklı notum https://aksi-seda.blogspot.com/2021/05/duygular-nasil-olusur.html.) Oysa tersini, duyguların bedensel hislere yol açtığını
düşünürüz, değil mi? Kalp çarpıntısı aşk mıdır, aniden fırlayan tansiyon mu?
Fizyolojik bir şeyse onun altında ne vardır peki? Tetiklenen eski bir öfke, anı,
korku?
Hislerimizi
o anki yaşantımıza “iliklemeye” fazlasıyla alışmışız. Oysa olup biten arasında
aklımız, fikrimiz, varsayımlarımıza hiç gelmeyen bambaşka bir ilişki ağı
olabiliyor.
Gendlin
içimizde olanlara, bu girift ağa bir giriş kapısı olarak bedensel hislere (felt
sense) farkındalığı açan bir yöntem geliştirmiş: Focusing/Odaklanma. (Aynı adlı
kitabını öneririm.)
Zihniniz-duygularınızda
birden bir dalgalanma oluyor. Ne yaparsınız?
İlk
güdümüz bir açıklama getirmektir, değil mi? Belirsizlikten hoşlanmayız. Acele
tarafından, isabetine pek aldırmadan bunu yapar, elimizin altındaki varsayımları
uysa da uymasa da diyerek yapbozun boş yerine -çokluk kanırtarak- oturturuz.
Ona
kızmıştım da onun için.
Duyarsızlığı
beni öldürüyor, tepem atmış, az mı?
Bu
kadar darda olmasam kendimi böyle sıkışmış/kaygılı/huzursuz hissetmezdim.
Odaklanma
bambaşka bir yoldan gidiyor. Farkındalığı bedene, verdiği belirgin hislere yöneltiyor.
Göğsümde
bir sıkışma.
Orada
kal, sadece izle; şiddeti, “biçimi,” dokusu. Şundandır bundandır demeden
(dinlemenin-anlamanın katili bu) hissin değişimine açıl. Sen odaklandıkça nasıl
değişiyor? Buna, derinliklerinden hiç kulak verilmemiş bir mesaj getiren
haberciye yapacağın gibi dikkat kesil. Tıpkı iletişim kurduğun bir hayvanın
dilsiz dili gibi aşama aşama anlaşılır olup seni ağzı açık bıraktığını
göreceksin.
*
Odaklanma
onlarca yıldır verimli bir şekilde uygulanagelsin, yakın tarihli araştırmalar
beynin iki yarıküresinin organizasyon ve işlevsellik konusunda nasıl
farklılaştığına ışık tutmuş. (Hayır, burada konu çoğu çürütülen sağ beyin-sol
beyin mitleri değil.) İki yarıküre arasındaki bağlantıyı sağlayan kabuksu yapının
(corpus callosum) bir tür trafik polisi gibi hareket ederek birinden birinin
hakim olmasını sağladığı ortaya çıkarılmış. (Çift direksiyonlu sürücü eğitim
arabalarını hatırladım.) Ve bunun bir beyni olan bütün yaratıklarda böyle
olduğunu. Peki bunlar niye başka başka işlerlikler edinmiş ola ki? Çünkü (insanda
ek olarak mantık, dil vd “bizi biz yapan”) sol yarıküre bir noktaya
odaklanırken sağ yarıküre bir anda üst/genel algılayışla bütüncül bir kavrayış
sunuyor.
Ve
hayatta kalmamız noktadan bütüne, odaklanmadan yayılmaya her iki işleyişin vakitli
ve gereğince çalışmasına, eşgüdümüne bağlı.
Araba
kullanırken yanımızdakiyle sohbet eder, müzik dinler, hesap kitabımızı yaparız,
bu sırada ani bir değişiklik bambaşka bir düzleme geçmemize yol açar. İçgüdü,
sezgi, çeşit çeşit ad alan bir yanımız öne çıkar.
Buna
Yaban Aklı diyen bir kitap okuyorum. (Wild Creature Mind, Steve Biddulph.) Tıpkı bir
yaban hayvanı gibi, dili sözcükler olmayan ama edinilmiş bütün deneyimlerin
kodlanıp kaldırıldığı, aynı zamanda geçmişimizin arşivi ama asıl yaşadığımız
anı geniş-derin bir perspektifte kavrayan yanımız bu.
Ve
mesajlarını bedensel hislerle veriyor.
Bir
düşünceyi kafanızdan geçirin, ardından dikkatinizi bedeninizde olup bitene açın
-ve susun!! Aceleye getirmemeyi öğrendiğinizde bu hissin yaprak yaprak
açıldığını ve sizi soğanın cücüğüne getirdiğini göreceksiniz.
Bir
yanından habersiz diğer yanınla tek taraflı yaşamanın yol açtığı çatışmalara,
anlamama, yanlış anlamalara. Yaban yanımızdan bütün bütüne kopukluğun
yarımlığına. Ve tersiyle gelebilecek bütünlenmeye.
(Bu kendi
zamanını isteyen süreç konusunda önceki yazıdaki Hissetme İzni ile buradaki kitaplar,
yer yer polisiye gibi okunan ve birçok taşı yerine oturtan ilginç kaynaklar.)
Önce dev billboardları geldi, tepeden inişte Batı koyunu çanak gibi sunan manzara noktasına dikildi. “Bu cennet koyda rüya gibi bir yaşam” vaadiyle güzelim kıyının seyrini kesti. Koyun bizden taraf koluna dip dibe, üst üste, göze hiç soluk aldırmadan dizilmiş evlerle vaat edilen rüyadan çok kabusu andıran bir proje. Haberini önden almıştık. İncelenmiş, yoğunluk, altyapı, çevre, bir dizi açıdan sorunlu görülmüş, büyükşehir belediyesi tarafından onaylanmamış, buradakiler tarafından mahkemeye verilmişti, itirazımızı dilekçe üzerine dilekçeyle de sağır sultanlara iletmeye çalıştık ama nafile! Güç zorbanın elindeydi, hüküm onun.
Son bir yaz boyu koyun maki ve batı rüzgarlarıyla neredeyse yerle bir boy atmış çamlarla kaplı bu tatlı sırtına gözlerimizi doyurduk. Açık denize doğru sabun taşı adını verdiğim beyaz kayalık ceplerine gittik, babamın biçim biçim kuru dalıyla ahşap figürlerini yaptığı çamların etrafını dolandık, altında oturup flüt çaldığım “çadır çam” ile helalleştim. Gözümüz, kulağımızın neşe ve dinginlik kaynağıydı, bütün yarımada gibi, öfkeli bir çaresizlikle güz ortası kıyımı başlatan hızarlara bıraktık.
Bu yıl
ev sıralarını (endüstriyel tavuk çiftlikleri gibi sıklaşarak çoğalmışlar) yanı
başlarında yükselen moloz tepesiyle bulduk. Yasak dönemde de (kaç paraysa
veriverelim!) cezası ödenerek süren faaliyet yeri göğü sarsan dinamitlerle
doludizgin. Sıcakta ferahlatıcılığını iple çektiğimiz batı rüzgarı toz toprak
bulutlarını üzerimize salıyor, bahçeler meşum bir tabaka altında boğuluyor,
yapraklar kavruluyor, çiçekler boynunu büküyor.
Durmadan
yağan toz denize de inmiş; bitişik batı koyu kadar ötedeki doğu koyunda da (bir
zamanlar yemyeşilliği üzerinde yüzmeye doyamadığımız) taban, kadifemsi bir
tabakayla kaplı. Balıklar rızklarını bunda delikler açıp zemine ulaşmaya
çalışarak arıyor. Düşmanın acımasızca bombaladığı bir ölü yerleşim neredeyse.
Yarımadanın,
koyların karşı kıyıları hala yemyeşil, ormanlık. İktidara yakın birilerinin de
bu tarafta gözü varmış, Olmaz mı? Birkaç beton yama da orada peydah olur, sonra
bunlar birleşir ve kim bilir, belki günün birinde insanların ne varmış da
buraya bu kadar yığılmışız diyeceği kadar bu azgın doymazlıkla baş başa kalırlar.
*
Güreş
hakemlerinin, tozlukları iki rakibin renklerini taşıyan kolu gibi bu iki yaka.
Galip şimdilik birindeki beton ölüm.
Her Gece Bodrum’u okuyorum. 27 yaşında, kendini açık etmemiş bir eşcinselin kıvranışlarından ziyade, fırçasının bu olduğu bir resmin (70’lerin Bodrum’u, okumuş, politize, hali vakti yerinde gençliği, bohemleri) zihin, hisler ve algıları iç içe akıtan kıvrak fırça darbelerini zevkle izler gibi. Ustaca.
Belli ki cevabını almak değil, girizgah olarak kullandığımız için en sık sorup en fazla da geçiştirdiğimiz soru:
Nasılsın?
Psikolog
Marc Brackett’in Permission to Feel kitabını okudum. Pek çok meslektaşı
gibi o da temelde kendini iyileştirmek için bu alanı seçmiş. Çocukluğunda ağır ve
uzun boylu zorbalık ile cinsel tacize uğramış. Tepkisini bildiği tek yoldan,
öfke patlamalarıyla göstererek sabrını taşırdığı ailesinden destek ve ilgi de
görmemiş. Ta ki bir amcası onu karşısına alarak gözlerinin içine bakıp
karşılığına kulak kesilerek sorana dek:
Neler
hissediyorsun?
O
olmuş. Baraj yıkılmış. Bastırılmış ne varsa taşmış. Sonra bu derin içgörülü
amcanın yol göstericiliğiyle yatağını bulmuş.
Brackett
bugün Yale Üniversitesi Duygusal Zeka Merkezi başkanı. Hissetme İzni adı altında
geliştirdikleri programla öğretmen ve ebeveynler başta, geniş gruplara eğitim
veriyorlar.
*
Nasılsın?
Bana
olumlu şeyler söyle ya da söyleyeceğin olumsuz şeyler gündelik, gelip geçici olsun.
Cevabın 10 saniyeyi geçmesin ki asıl konularıma gelivereyim. Beni karmaşık,
çetrefil yanıtlarla yüz yüze getirme!
Çünkü
1.
Niyetim asıl cevabını dinlemek değil.
2.
Bana bir sorun ya da müşkül durumla gelindiğinde sadece ve
katışıksız bir şekilde kulak vermeyi hiç öğrenmemişim. İlle olumlu-olumsuz bir
tepki, yorum, açıklama, çözüm beklendiği gibi yaygın bir beklentiyle benim de
kafam doldurulmuş.
3.
Anlattıkların allah vermesin benim çuvaldızı kendime
batırmamı ya da kendimde bastırdığım şeylerin kapağını açmamı isterse ne
yapacağımı bilemem.
*
Nasılsın?
İyiyim
de geç. Ya da bugün(lerde) biraz içim sıkılıyor. Kızgınım. Üzgünüm. Sen?
Soruyu
geçiştirmeye öyle alışmışız ki hissettiğimizin derinlerine, nüanslarına
girmemizi sağlayacak dağarcıktan yoksunuz.
Ama duygular
gelip geçişleri kendilerinden ibaret kalmayan, düşünce yargı/vargı ne kadar
zihinsel ve bilinçaltından ilerleyen süreç varsa demini, rengini, tadını veren
oluşumlar. Düşüncelerin, kararların, tepkilerimizin altında nasıl
işlediklerinin ayırdında olmamak yalnız kendimizi değil, karşımızdakini,
ilişkimizi de anlamamızı güdük bırakıyor.
*
Yüzeyden
derine, kabadan inceye doğru inişte Brackett dörtlü bir grafik öne sürüyor. Eksi
5 ile + 5 arasında değişmek üzere yatay hattı nahoş-hoş, dikey hattı da enerji derecesi
olan bir grafik bu. Nerede olduğunuzu yerleştirmekle yola koyulabileceğiniz bir
harita.
Yüksek
enerjili nahoş hisler üst soldaki kırmızı, hoş hisler yanındaki sarı dörtgende
yer alıyor. Alt solda enerjisi düşük nahoş hisler mavi, hoş hisler de yanındaki
yeşil alanda.
İyi bir
başlangıç noktası.
*
Kolları
buradan itibaren sıvayabiliriz.
Ama ilk
iş, duygu yargıcı olmayı bırakıp duygu bilimci gibi yaklaşmaya bakmak. Ne kadar
yoğun olursa olsun, duygular bilgiçliğe, parmak sallamaya, büyüklenmeye vs
gelmez, biliyoruz. Dile geleceklerse bunu ancak onlara açılacak, peşin hükümlerin
olabildiğince geri çekildiği bir alanda yapabilirler.
İngilizcede
izlenecek adımların ilk harflerinden akılda kalıcı bir isim çıkarmışlar: RULER
Buna
göre şöyle bir gidiş ortaya çıkıyor:
Ayırdına
varmak
Anlamak
Adını
koymak
İfade
etmek
Ayar
vermek
Kağıt
üzerinde pek derli toplu görünmekle birlikte yaşarken doğal olarak iç içe geçen
teorik bir akış.
Anlamadan yapıştırılacak itirazları vs askıya alacak şekilde her bir adımı açıklığa kavuşturmak önemli.
Duyguları
bastırmaya, ancak çok dar bir çerçevede görünür-bilinir olmasına izin vermek
öyle köklü bir alışkanlık ki çok büyük bir bölümünü anımsanan-anımsanmayan
silik bir rüya kadar algılayıp geçtiğimizi sanıyoruz. Oysa oradalar, varlıkları
tanınmadıkça ayaklarımıza, boynumuza dolanmakta, kendimizi oyalamaya bir ara
verdiğimiz an ümüğümüze çökmekte.
Önce
bir durup hissettiklerimize, bunların bedendeki izlerine kulak vermeli.
Duygu
bir akış olduğu için öncesi-sonrasını akıldan geçirmeli: Nelerden nasıl
süzülerek belirmiş?
Adını
koymaya gelince, bu işi ne kadar kaba saba yaptığımızı yukarıdaki grafiğin numunelik bir dağarcık yerleştirilmiş hali önümüze koyuyor.
Dile
getirilemeyen şey bilince de getirilemez: Bize neyin nasıl olduğunu gösterecek
olan nüanslı bir kavrayış.
Öfke!
Öfkenin çeşit çeşit hali var, hangisi? Başlı başına bir duygu olmadığına göre
altında yatan ne?
Hissetme
izni hiçbir şekilde bunu arkana alıp ortalığı yakıp yıkma, çamlar devirme,
kasırga gibi esme izni değil. Etki ile tepki arasına boşluk koymak bizi
zurnanın zırt dediği deliğe getiriyor: İfadenin ayarı. Dışa nasıl vurulacağı.
*
Evet,
biliyorum, “gerçek” hayat başka şey, teori başka, pratik başka ama
1.
Bir işin göründüğü kadar kolay olmaması ona hiç eğilmemeyi
gerektirmez
2.
Her şey gibi bu da bir fırsat tanıma, deneme, değerli bir
yanı bulunacak olursa da uygulamayı sürdürme, olabildiğince hayata geçirme meselesi.
Bu
düşünceyle böyle uzunca paylaşmak istedim.
Kapalı ifadesi dikkatimi çekiyordu. 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu. Dolmuştan (yabancı) şehrin dışlarında, olmadık bir yerde indi. Ben de peşinden. Diğer yanı boş arazi, sonu gelmez bir duvar boyu yürürken başımı eğdim ki avucumda beynim. Böylesi gerekiyormuş. İncelik gözetilmemiş düz, keskin bir bıçak hareketiyle yarıkürelerinden ikiye ayrılmış, açık havada kirlenen beyazıyla koyulaşan bir gri, sapı pembemsi. Bu halde işe yarayacak mı diyorum, sonra unutup yürümeye devam ediyorum.
Sudan çıkarken gözüm takıldı. Ana kız yan yana oturmuş, gelip geçen balıklara bakıyordu. Kafaları aynı anda sağa sola gider gelirken ananın kısık gözleri alışık, yavruysa evrenin en büyük mucizesiyle karşılaşıvermiş gibi, gözleri tecrübesizliğin tazeliği, olanca etkilenme gücüyle ardına kadar açık. Su çizgisinin hemen berisindeydiler, deniz patilerini yaladı yalayacak. Yenir av değildim, ben gözlerinde hiçleşirken seyirlerini sürdürdü deniz kedisi ile kızı.
*
Bileyici,
şezlongunu kabinlerin yanındaki dar şeride çekmiş, üzerine Romalı senatörler
gibi uzanmış, cep telefonundan yüksek sesle alabildiğine alengirli bir yemek
tarifi dinlemekteydi.
*
Benim vestiyer palmiyenin deniz tarafına
döndüm, torbamı asacaktım ki gövdenin sarı tokyolarımı yerleştirdiğim, raf gibi
uzanan dal çıkıntısında burun buruna geldik; yavru deniz kedisiyle. Bir Romalı
senatör edası da ondaydı. Torbadan ilginç bir koku alamayınca hıh! der gibi
başını çevirip yayıldığı yerden plajı gözlemeye devam etti.
Suda karşılaştık. Ne yaptığımı sordu. İplere tutunmuş, şnorkel alıştırması için başımı sokup çıkarıyordum. Söyledim.
“Aman
ya! Hızlanacaksın da ne olacak! Yavaş mavaş, keyfini çıkar işte. Olimpiyatlara
mı katılacaksın?!”
Bir
şeyi ciddiye almak kötü mü, dedim.
“Oof,
bir şeyi de ciddiye almayıver!”
(Ciddiye
almak, allah vermesin, öznesine şüphe çekmeye yeter. Hiç havalı değildir bir
kere, ayaküstü sohbetlere, boş gevezeliklere bırak malzeme olmayı, ayak bağıdır.
Elinde kepçe, onu da derine indirmeye kalkışmaya gör, allah muhafaza!
Kendini
vermek? Belki biraz daha az kulak irkiltici. Yoğunlaşmak? Soğuk, soğuk! Kabul
edilebilirden yine uzaklaşıyorsun.)
Açıklama
dürtüsü ağır bastı. Hızı hız için istemediğimi bir de ona söyledim. “Yüzmeyi
çok seviyorum. Hareketlerim daha akıcı olsun istiyorum. Müzik seti alırken
yüksek volümde ses kalitesine bakarsın. 120 desibelle müzik dinleyeceğinden
değil, kısık seste billurluk aradığından. Hızlanma kabiliyeti benim için tam
böyle.”
Sonra,
sanki bir mazeret, hafifletici lazımmış gibi, “İşim gücüm yok, bununla
uğraşıyorum işte” dedim. Kendimden daha fazla uzaklaşamazdım. Ama onu yatıştırdı,
konuyu değiştirdi. Onun yerine şunu yap, bunu yap diye yollar gösterdi. İşin
öğretmeni değildi. Yüzüşümü yukarıdan izlemiş bile değildi.
Hiç
görülmediğim göze bir de salak gibi göründüğüm, üzerimden silindirle geçildiği
hissi, genzime kaçmış tuzlu su tatsızlığında, denizden çıktım.
*
Karşımızdakine
fi tarihinde çekilmiş vesikalık fotoğrafıyla bir dosya açıyoruz. Nispeten boş
bir sayfa filan değil. Dosya. İçinde uzayıp giden tek bir çizelge var:
Maddeleri, puanlaması kafamızdaki şablondan akıtma. Bir tür sınav çözüm
cetveli. Uyar-uymaz, yerinde-yersiz. Hükmü buna göre basıyoruz.
Bakışın,
seçimlerin vasatın dışına kaymaya görsün, normalin sopası hazır. Normalin tanrı
kelamı olmadığı, kalburların en kabası ve aslında hazır/bayat bir çözüm
cetvelinden ibaret olduğundan hiç kuşku duymamış, vasatımızı, vasatlığımızı
doğru, haklı bilip dayatmayı sürdürüyoruz.
Karşımızdakini
kendi perspektifi, nirengileri, koşulları içinde algılamak mı?
Aman
ya, her şey de ciddiye alınmaz ki! Yapıştır yargıyı-vargıyı, çıkar tadını
gitsin.
Bir yüzme performansı sitesine göre (yaş, cinsiyet, kilo, mesafe ve zaman giriliyor) yaş grubumun hepi topu yüzde 0’ından hızlıyım. Elbette şaşırmadım. Olsa olsa suda hafif bir esintiyle sürüklenen bir Cola tenekesiyle yarışabilecek süratte yüzdüğümün farkındayım. Ama azmin elinden ne kurtulmuş!
Bu
yavaşlık zaaflarımı açık ediyor. Motor hareketler söz konusu olduğunda ağır ol
ki doğrusunu öğrenesin, yanlışları üstünkörü bir hızla geçiştirip
pekiştirmeyesin derler. Ama tabii bu, Cola tenekesinin yüzme ömrüm boyunca tek
akranım olmasına gönül indirmek de değil.
İlgiyle
bellemeye baktığım videolarda ürkütücü bir gereçle tanıştım. Yüzücü şnorkeli. Bandı,
yüzme gözlüğü üzerinde takılan eğik açılı, köşeli kesitli, dibinde valfli bir
tahliye odacığı ile bir borudan ibaret. Ürkütücülüğü burnun açıkta olması.
Zaten uyaranı da bol: Alışmak zaman (3-4 hafta) alıyor diyorlar. Ama sebata
değer; nefesi böyle hidrodinamik bir destekle aradan çıkararak tekniğinizin
aksayan yönlerine odaklanabilirsiniz. Meyvelerini hız ve artan çabasızlık
olarak verecek.
Decathlon’un
yolunu tuttum. Askılarındaki şnorkellerle bakıştık. Ufak boyları düşük
kapasiteli çocuk ciğerleri içinmiş. Diğeri yetişkinlere. Bununla çalışmanın
şimdilerde adıyla çok karşılaştığım VO2 max hacmini de artırdığı söyleniyordu.
Bakıştık. Bir aksilik olmaz da Dimyat’a pirince giderken yuttuğum sularla
denizin dibini boylamazsam kârlı görünen bir alışveriş. Bakıştık. Beli bükülmüş
yalnız boru, hayalimde birden bina boyu uzanırken apartmandan kopmuş, boşluğa
uzanan bir oluğa dönüştü. Üzerine de ona tutunup kopmasına neden olan bir
hırsız eklendi. İmgeyi kovalayıp askıdan büyük boy bir şnorkel kaparak arkama
bakmadan kasanın yolunu tuttum.
Akşam,
dilim damağım kuruyana kadar sırf ağızdan nefes alıp vererek evin içinde
şnorkelle dolaştım. Ertesi gün denize onunla girdim. Nefesi ağızdan alıp vermek
kolay, suda açık burnunu idare etmek zor. İmiş. Yüzüstü denize uzandığım an burnuma
sular doldu. Panikle doğruldum. Şnorkeli bırakıp tatsız bir yenilgi hissiyle
yüzdüm.
Akşamın
konusu bu boruya ne yapıp da alışılacağıydı. Alt tarafı ağızdan aldığın nefesi
ağız ve burundan vermek. Videolar kısaydı ama atladığım bir püf noktası
sundular. Dikey başla! Önce ağzın su altında kalsın, beynin tehlike olmadığına
ikna olsun. Sonra yavaş yavaş burnunu sok-çıkar-sok. O da olunca yüzüstü suya
uzan.
Bugün
torbamı ve sarı tokyolarımı vestiyer ettiğim palmiyeye asıp, orduların mecbur
başına geçirilmiş toy şehzade ürkek kararlılığıyla sanki kınından bir kılıç
çeker gibi şnorkeli çekip çıkardım.
Hemen
pes etme!
Yok,
etmem.
Dikey
ve dilim dilim suya girip her aşamada zaman geçirdim. Oluyor sanki.
Sıra
açıyı kaydırmada. Bunda da bugünlük yeterince kafayı sok çıkar yaparak düne
göre büyük, şnorkel tarihi için bir arpa boyu yol alıp kalanı borusuz ve yüzüm
gülerek yüzdüm.
Bu bir
peşrev, şnorkel. Bakalım hangimizin sırtı yere gelecek?
Dondurmanın dünüyle bugününden söz ediyorduk. Artık ne süt süt ne şeker şeker, dedi. Sahlep ile meyvelerin yerinde de çoktandır yeller esiyor. Gelsin süttozu, çeşit çeşit esans, boya, kıvamlandırıcı ve mısır şurubu.
Türkbükü
kadınları gibi dedim. Onca gerdirme, törpüleme, dondurma/botoks, doldurma ile
ne ciltleri cilt ne dudakları dudak, göğüsleri göğüs, kıçları kıç.
Önce üç tekerli hurda motosiklet belirdi. Buzda bademci ile macuncunun (sezon başında cılız bir çubuğu 100 liraydı) el arabaları arasında, eski mezarlık duvarı önünde yerini aldı. Sınıfsal temsilde bir evsizlerin (herhalde şimdilik) eksik kaldığı, görünür tüketimin ise halk plajı ile belediye kafenin dar çemberinde bile kuyruğu dik tutmaya çalıştığı böyle bir yerde gözü şaşırtan bir arz: Motorun arkasına takılı kutuya eğri büğrü kırmızı harflerle yazılana bakılırsa “kaynak işleri, bıçak bileyleme.”
Sahil
boyu piyasa eden şıkıdım gençlere, beach’lere, kulüplere seğirtenlere, bütçesi
çok daha düşük ama hiç değilse görünürde onlardanmış gibi salınanlara kim elinde
sapı kopmuş çaydanlıktı, tencere tavaydı, körelmiş bıçaktı karışırdı ki? Nitekim
bileyciye hiç bu tezgahın başında rastlamıyordum. Oturağının süngeri pörtlemiş,
kutusunun arkasına iplerle sarmalanmış bir denk bağlı motor, cami avlusunda
unutulmuş bir dede gibi başıboş durup duruyordu.
Bir
zaman sonra bileycinin, ben denize geldiğimde kalkmış örtülerini katlayan ya da
hala uyuyan plajdaki adam olduğu anlaşıldı. Buharda mısırcıdan çok farklıydı.
Mısırcı, o saatlerde köprünün başındaki süslü tezgahının kenarında horultusu
havayı ve bir çamaşır makinesi tamburu kadar iri göbeğini titreterek uykuda
oluyor. Gün boyu başında kovboy şapkası ile kılığı kıyafeti ve herhalde işleri
de yerinde ki seyyar tezgahın yanına nereye nasıl bağlandıysa bir evye ile
musluğu, bir semaver ile çeşitli ıvır zıvır eklendi. O göbek ve elinden düşmeyen sigara ile
güneş altında uyumaktan kazandığını harcayacak zamanı olup olmayacağını merak
ettiğim oluyor.
Bileyci,
motorunun arkasındaki kırmızı harfli yazı gibiydi daha çok. Silinmeye, araziye
karışmaya eğilimli. Derken ahbaplar edinmeye, sabah erkenden gelen genç
çalışanlarla sohbet etmeye, böyle böyle çevre edinirken özgüveni de yerine
gelip kabarmaya başladı. Mısırcınınki kadar olmasa da taşkın göbeğini ileri,
omuzlarını geri atarak, kollarını yana aça aça boydan boya yürürken artık tüm
bu kumsal benden sorulur edası var.
Dün
baktım, bütün motor, tekerlerin kenarı dahil gümüş rengine boyanmış. Aynı
kırmızı, eğri büğrü harflerle yazılı iş tanımı artık bu parlak fon üzerinde,
iki iş arasına da hançer ile satır arası, yine kırmızıdan bir bıçak temsili
eklenmiş.
Hani bazen öğretmenlerin verdiği, filanca köyde kurulacak kütüphane için bağış ilanları olur ya, dedi amcam. “Çoğu insan elinden çıkarmak istediği kitapları yollar. Oysa bağış, canına dokunanı vermektir, senin için değerli olanı.” O hep öyle yapmış, en sevdiği kitapları yollamış, vermiş, dağıtmış. Öylece de yeniden okumak, sayfalarında dolanmak istediği kitapları çok aradığı olmuş, bazen yenisini almış bazen de hafızasında kalanla yetinmiş, artık elinin altında olmayanı içinde büyütmüş. Bunlardan biri de Yevtuşenko’nun Yaban Yemişleri imiş.
“Kaç
zamandır aklımdaydı. Ah, olsa da bir kez daha okusam deyip
duruyordum.” Derken yazlık sitelerinin ıskartaya çıkmış kitaplardan oluşma
kitaplığında karşılaşınca dünyalar onun olmuş.
“Çevirmenini
de (Mehmet Özgül) yedek subaylığım zamanından tanıyorum, kendi halinde, utangaç
bir çocuktu. Dil Tarih’te aynı zamanlarda okumuşuz, o Rus dili ve
edebiyatından. Çok güçlü bir bölümdü o zamanlar, sınıflarda bir avuç öğrenci,
müthiş öğretmenler; iyi çevirmenler çıktı. Aslından ve harika çevirmiş!”
Kitabın
cildi dağılmış, sayfaları sapsarı, mürekkebi solmuş. “Bir de şu puntolar!
Tamam, anlıyorum, maliyet sorunu ama yaşlıları hiç düşünmüyorlar, okurken öyle
zorlanıyorum ki..” Gerçekten de sıcağa karşı bambu perdelerin indirildiği
odanın loşluğunda kendini zorlamaktan gözlerinin altında siyah halkalar belirmişti.
Ama olsun!
“Kendimi
alamıyorum. Öyle bir içine çekiyor. Sibirya’yı bir anlatışı var, insanın her
şeyi bırakıp yolunu tutası geliyor!”
Yevtuşenko’yu
bilmiyordum, varlığından amcamla haberim oldu.
“Aslında
şairdir. Babi yar şiiri bir zamanlar dilden dile dolaşırdı.”
İnternet’te
bulup açtım, verdim. Yazanı kendisiymiş gibi Ülkü Tamer çevirisini içinden
taşarak okudu.
“Ülkü
Tamer’i şair olarak pek tutmam ama bunu iyi yapmış.”
*
Bizim, oyuncak şımarığı
çocuklar tüketiciliğindeki şıpsevdi dikkatimize karşılık amcam okuduğunu lif lif, hücre hücre, dokusuna inip duyusal bir fotosentezle özüne
katarak okuyor. Şu cümlenin kıvraklığına bak diye nakşolan birini uzatıyor.
İlk okuyuşta anlamadığını bırakıp geçmiyor. Şuna bir de sen baksana, diye, sulara kapılmış bir değirmenin, içinden çıkabilmek için işin mekaniğini
bilmeyi gerektiren tasvirini gösterdi. Dişliler, halatlar, çarklara dolanıp
tez elden pes ettim.
Uzun
zamandır eskisi gibi okuyamadığını, yorulduğunu söylüyordu ama elinde bir lütuf
gibi tuttuğu perişan ciltli Yaban Yemişleri ve ondan önce Macar yazar Mor Jokai’nin
internetten ısmarlamamı (büyük bir işmiş gibi) rica ettiği Altın Adam’ı ile bir kez daha aşka gelmiş, kısa
sürede yüzlerce sayfa okumuş.
Bundan
da mıydı, birikmiş yorgunluktan mı, halsizdi bu sefer. İki günde bir verilen
bahçe suyundan çiçeklere, çimen yerine suladığı yeşil otlara, sadece kendi
bahçelerinde değil, komşularınkilere de olabildiğince verebilmek için
borulardan ses gelir gelmez seğirttiği bahçenin gözünde büyüdüğünü gördüm. “Belki
sadece şu köşedeki çiçeklere tutarım.”
Ölümle hep
olduğu gibi dalga geçiyor. Ama yaşamak ağırlaşıp heyecanlar bir bir çekildikçe
ölüm fikrinin hissi acaba neye dönüşüyor? Korku sanki değil, pazarlık da öyle.
Aşina ama asıl şimdi tanışılacak bir şey mi?
“Bodrum’a
her minibüsle inişimde Halikarnas Balıkçısı’nı hatırlarım; iki jandarma
arasında Güvercinlik’ten yolu izi olmayan sürgün yerine bütün bir gün sürmüş yürüyüşünü.”
Halikarnas
Balıkçısı aklına sık geliyor.
“Hastalanmış,
hastaneye kaldırmışlar. 80’ini geçmiş, ah ben ölecek adam mıyım diyormuş!” deyip
gülüyor. “Tabii. Üretmeye devam ediyor. Bense 93 yaşındayım! 93!” Söylemediği
bir üstelik üretmeyen ile başı önüne düşüyor iç geçirirken.
Ona
üretilmişin, yaratılmışın kıymetini bilmenin biricikliğini bir ayna olup göstermenin
yolunu bulamamak yine kursağımda kalmış, damağımda tatlı-buruk bir tatla ayrıldım
yanından.