2 Ekim 2019 Çarşamba

PEYNİRİM BİTTİ


İrice bir parça tulumdu. Bittiğinde, dedim, yola koyulacağım. Hayatımın yeni faslına doğru, Bodrum’a.

Dün bitti. Eşya katır kadar güçlü ve çilekeş Felix’e yüklenmeye hazır, çayımı alıp verandaya çıktım. Ayaklarımı parmaklığına uzattım. Doğanın hızla hükmünü yerine getirdiği, bizim de ne yapacağını pek bilemeyen yabancılar gibi (bilgisizlik, saygı ve tembellik karışımıyla) kamçımızı şaklatmadığımız yabanileşen bahçeye, köşesinden görünen Batı koyu parçasına daldım. İncir ağacında gagalamadıkları yeni olgunlaşmış meyveyi o küçücük gövdelerinden yükselişine hep hayret ettiğim bir güçle birbirlerine ötüşen arap bülbüllerine, hışırdattıkları kalın yapraklarda oynaşan sabah ışığına.

Sonra çayım elimde, iskeleye indim. Gecenin çiğiyle nemine aldırmadan ucundaki tahta banka kurulup seyrime denizi de katıp devam ettim. Su sadece ışıltısıyla görünür olduğu kadar saydam. Güneşin kareler halinde düşürdüğü ışıltılarla hareketlenen taşlı zemin üzerinde sürüler halinde oraya buraya kuyruk kırıvererek yön değiştiren ufak-daha az ufak renkli-renksiz balıklar..

İçinde olman da şart değil, kendini bıraktığında seni senden azad eden deniz.

Şükranım derinleşirken kalktım, senenin buradaki son kahvaltısına doğru eve döndüm.

*
Bu yolu 30-35 yıllık bir aradan sonra ilk kez iki yıl önce Alanya’ya kadar yapmıştım. Kıvrımları yeni yol ve tünellerle çokça uzatılmış Yeşilovacık-Gazipaşa arasını, ilk şokumu son gelişimde atlattım sandığım Alanya’yı geçtim. Alanya-Antalya arası benim fink attığım vakitler tek tük turistik tesis dışında boştu. Boşluğu kalmamacasına dolmuş bulmak beni burada da tuhaf etti. Bir zamanların uykulu kasabası Manavgat’ı 200 bin küsurluk, standartlaşan ruhsuzlukta derme çatma bir yerleşime (taşıma, saçılıma?) dönüşmüş bulmak. Yol ve trafiği.



Ve milyonu aşmış nüfusuyla Antalya! Vay ki vay.

Kalacağım yere gelip (zaten sakat yön duygumla ama daha iyi olsa bile içinden çıkamayacağım yeni yol ağıyla Google rehberliği sağ olsun!) yerleştim. Kendimi dışarı atıp akşamüzeri ışığında Konyaaltı boyunca 3-4 kilometre yürüdüm. Bütün bir falez kıyısının dönüştürüldüğü zengin ve gür yeşilli şeride hayran kaldım. Bol bank, çayır çimen, sahilin, şu eşsiz uçurum konumunun seyrine varacağın teraslar. Denizin güzelim menekşe mavisi ve falezin bu ışıkta sarı-kızıla yumuşamış kayaç rengi. Kaleiçi’nin için kötü olup başını yana çevirmeden bakabildiğin (ne kadar nadirleşen bir şey) yapıları. Kitlesel ve Kütlesel Çirkinleşme Öncesi.






Güneşi aşağıda, yat limanında batırıp eski şehirde dolandım.






Hadrian Kapısının orada, turistlerin tıkınma sokağı (Fressgasse) dediği geçide kıvrıldım. Dönercilerin, kebapçıların ardı ardına sıralandığı pasaj, daha seçeneklenmiş, çeşitlenip yayılmış. Birinde oturup hiç fena olmayan bir yemek yedim.


Gökte ömrümün yeni faslına el eder gibi asılan yeni ay eşliğinde yolu geri yürüdüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder