12 Ağustos 2021 Perşembe

ANLIYOR ANLAMASINA

Arkadaşımın torunu sıcakkanlı bir küçücük kız.

Karşına geçiyor. Seni hiç kımıldamadan, aceleye getirmeden tepeden tırnağa-tırnaktan tepeye tarıyor. Gözü tutarsa sokulduğu gibi kanına giriyor.

Her yerde arkadaş peşindeymiş. Gidip gözüne kestirdiği çocuğun beline kolunu dolayıveriyormuş. Geçenlerde plajda baltayı taşa vurmuş. Arkadaş olmak istediği kendinden biraz büyük çocuk ondan fellik fellik kaçmaya başlamış. Bizimkinin annesi yavrusunu onun peşinden almaya gittiğinde bir arkadaşının kıza akıl verişini işitmiş: “Ay, bunlar da yapışıyor insana! Kurtulmak için ya kaçacaksın ya da ölü taklidi yapacaksın!”

Anne buna çok üzülmüş, kızmış ama hiçbir şey demeden yavrucağı uzaklaştırmış, dikkatini de başka bir şeye çekmiş.

Akşam yattıklarında kızı ortalık yerden “Hani o abla vardı ya” demiş, sabahki olaya dönerek. “Benden korktu. Gitti. Ben küçüküm ya..”

Annenin yüreği cız etmiş:

“Anlamıyor değil. Kendinden kaçıldığını anlamış, belli ki etkilenmiş de. Ama açıklaması ne kadar saf, yanlış.”

Bir köşede, kafası okşandı mı mırıl mırıl sesler çıkaran güya kedi, pilli, rengarenk pelüş hayvanıyla oynayan küçük kıza uzandım:

“İnsan hayatına hoş geldin yavru!”

7 Ağustos 2021 Cumartesi

MEŞUM

Sabah vakti, akşamüzeri, tepelerin ardında bulut mu, pus mu, yangın havası mı ayırt edilemeyen şeritler oluyor, gündoğumu ya da batımının renklerine bürünüyordu. Gözümüz yetersiz kaldığında burnumuzu kullandık, güçlü nefeslerle kokusunu almaya çalıştık. Bazen zararsız da olabilecek bir odun kokusu bazen hiçbir şey.

Akşamları ışığın takatini iyice yitirip sönükleşmesiyle geldi birkaç gün. Yığılıp kalan ağır bir hasta gibi dedim.

Göğün feri, aynası denizinkiyle birlikte söndü, biri bulandı, diğeri kansız cansız uzanıp gitti.

Su dün ağır bir yağ tabakasıyla harelendi.

Bugün yeniden o koyu lacivert, duru. Göğün mavisi tam arınmasa da daha alışılmış.

Her şey olur, değişir, geçer der gibi: İnsanlaştırmaya gerek yok. Felaketi bile. Belki de asıl felaketi.

6 Ağustos 2021 Cuma

İKİ KARIŞ ÇİMEN

Amcamı iki yılın ardından ilk kez gördüm. Pandemi hapisliği yapacağını yapıp geçmiş, yazlığa geldiklerinde. Hareketsizlik, bir apartman dairesine kapanıp kalmak zaten kırılgan olan sağlığını daha da zayıflatmış olsa da burası, havası, serbestliğiyle hızla toparlanmasını sağlamış.

Kolları sıvamış, evin önü ve arkasındaki ufak toprak parçasına, tazelediği çimenlere, begonvil, japongülü, süs bitkilerine vermiş kendini. Onları uzun uzun sulamak en büyük işi. İki günde bir (bahçelere su gün aşırı veriliyor) kahvaltısını alelacele edip mahalledeki top oyununa koşturan çocuklar gibi kendini bahçeye atıyor. Hortumu ele aldığında suyla birlikte başka bir boyuta akıyor sanki. Toprakla kendi eviyle sınırlanmayan bir aşk ilişkisi.

“Toprak da bir canlı, baksana. Gözümde derdini dile getiremeyen hayvanlardan farklı değil. Kuruluğuyla yakarıyor; bana su ver!”

“Eskiden iki uca kadar gider, herkesin bahçesini, ağaçlarını sulardım. Suyu kısıtladılar. Dengem de iyi değil, artık sadece sağımızla solumuzdakilerin bahçesine su veriyorum.”

Denize bu kadar yakınken, canına okumuş bir tedavinin cilvesi, suyla bütün ilişkisi o. Ama insan bunun hiç de az şey olmadığını hissediyor.

Verandanın bambu perdelerini (bu yıl bir yana) neredeyse kesintisiz hissedilen rüzgara karşı bir kalyonun yelkenleri gibi idare etmek de onun birkaç işinden biri olmuş.

Elinden iş, sanat gelen biri değil. En büyük merakı dil. İştahı da yemeye, yiyeceklere değil, buna ve yerini göğünü dolduran kitaplarına. İngiliz edebiyatı okumuş. Eğitimini dil ile yapılabilecekleri derinden takdir edecek kadar yontmuş, inceltmiş. Dedemin olağanüstü hafızasından nasibini almış, klasiklerden, şiirler, romanlardan bölümleri akıldan söylüyor. Koyu şivesinde Ancient Mariner, The Raven.

İşi oyuna vurduk, eskiden o bana İngilizce sözcükler, deyimler sorardı, şimdi ben de ona olmadık şeyler soruyorum. Bilmediği bir şeye isabet etmişsem teşekkür edip hep el altındaki defterine kaydediyor. Sofra kurar, çay içer, yemek yerken sorularımız havada uçuşuyor.

“Fillerin çıkardığı ses?”

“Cırcırböceklerinin?”

“Erkeklerin akşamüzeri sakalı?”

“Yaraya tuz basmak?”

“Kötü bir şeyin beklentisi?”

Onunla olmak babamı geri getiriyor. Ne kadar farklı olsalar da dokundukları kumaşın atkısı çözgüsü çok yakın. Trajiğin içinde komediyi görmeleri, kahkahalara karışan ölüm hikayeleri.

Ve anılar. 91 yılın kalburu üzerinde kalmışlar. Bir vakitlerin dış ticaret bakanlığı. İran’dan Kuveyt’e, İsveç’ten İtalya’ya, Çekoslovakya’ya ülkenin tarihine de ayna tutan nice yaşantı. Kore’de irtibat subayı olarak yaptığı askerliği.

Köy yaşamı, aile. “Bizim sağ kalmamız mucizeydi. Onca yokluk, hastalık, bilgisizlik!”

Kanatlarını üzerimizde hissettiğim melek onu da esirgemiş. Hep bıçak sırtında olan sağlığını, “aklı başında birinin girişeceği iş değildi” dediği seçimlerini. (Arızalı bir arabayla Cenova’dan başlayan bir gemi yolculuğunun sona erdiği Beyrut’tan Şam ve Bağdat üzerinden çölü geçerek Kuveyt’e varış macerası!)

Araya giriveren birileri, talihli tesadüfler ve felaketle sonuçlanacak gözü karalıklardan çıkıveriş, olmadık yerlerde açılan kapılar.

Deus ex machina deyip deyip güldük.

*

Kuşu kedisi, hayvanlara içi gidiyor. “Hay allah, nasıl ısınmıştır sabahki su, zavallı çay içer gibi oldu!” deyip tastakini soğuk suyla değiştirdi.


Senden pek hoş olmayan bir isteğim olacak, dedi. Çiçekçilerden bana iki kürek gübre getirir misin?

Ertesi sabah, gübreyi bahçenin köşesinde paspas kadar bir yere serdi, üzerinde çalıştı.

“Orası benim saplantımdı. Yabani ot bürümüş, sararıp kurumuş. Ayıklayıp çim ektim. Sanmıyorum pek ama olur da çıkarsa göremeyeceğim fakat olsun.”

İşte bu, diye geçti içimden. Amcanı bir ceviz kabuğuna sığdır deseler anlatacağım tek hikaye.




5 Ağustos 2021 Perşembe

YANADURALIM

Bölgedeki ilk, söndürülmüş yangın yerinin (başka bir yangının açtığı yere kondurulmuş otelin çevresi) önünden geçip amcamların sitesine giden orman yoluna saptım. Yangın tepeyi aşıp bu tarafta neredeyse yolun kenarına varmış. Hızını alamasa yolun öbür yanındaki ormana dalarmış.

Yanık ağaçlar, kavrulmuş toprak. Telef olmuş canlıların düşüncesi.

Hava kavurmaya devam ediyordu. Çeyrek yüzyıldır burada geçirdikleri yazları sıcağın böyle bastırdığı bir ya da iki gün olurmuş. Cilveli girinti çıkıntıları, Salih adası ile rüzgarı körükleyen koyun bu yamacında şimdiye dek klima hiç gerekmemiş. Kafesi paslı ayaklı bir pervane ile yatak odalarında tavandakiler nafile dönüyor, sıcak oturdukça ağırlaşıyordu.

Sağdan soldan yeni yangın haberleri yağıyordu, gardı düşmüş boksöre döndük.

Yılgınlık bedenlerimizden zihnimize tırmanıyor, ruhumuza yayılıyordu.

*

Ertesi gün gözümüz ilerlerdeki, rengi yer yer koyulan yoğun dumanlarda, Mumcular pazarına gittik.

Üzümlerin tadına baktık, iyisinden fasulye aradık, incir, peynir, allah ne verdiyse. Satıcılara fiyatlarla birlikte yangından haber sorduk. Köyleri yuta yuta Mazı’ya dayandığını öğrendik.

*

Kıyıya inen minibüste sadece yangın konuşuluyordu. Terör, Kürtler, haberlerin saklandığı vd söylentiler (suikastları açıklanacak olursa çıkacak iç savaşı engelleme kaygısıyla. “Valla, onun yaktığını öğreneyim, komşum demez çekip vururdum yapanı!”).

Dört elle sarılacak bir açıklama ihtiyacını oracıkta karşılayan her zamanki yorumlar ve koyu bir üzüntü, kızgınlık.

Minibüsten inip havlularımızı şezlonglara yaydık. Havayı kokladık, tepelere baktık, denize girdik.

Öğleye doğru anayol kavuşumuna yaklaştığımızda içimiz karşıdan yükselen beyaz dumanlarla hop etti. Tepenin arkasında yanan bir yerler ama ne kadar uzak ki?

İçime müthiş bir bitkinlik çöktü. Kurşun gibi bir şey. Sıcakla yakıcılaştı. Arabadan kendimi sürükleyerek indim.

“Yangına karşı kebap yemek biraz tuhaf olacak ama..”

Programı bir kez yapmışız, lokantaya girdik. Daha önce geldiğimizde püfür püfür esen tarafına oturduk. Yine esiyordu ama cehennem rüzgarı! Sert, kavurucu.

Ne yediğimizi bilmeden yedik, karşımızda beyaz dumanlar, gelip geçen orman araçları, itfaiye.

Toplu alışverişi yapıp diğer orman yolundan döndük.

*

Saatin ters yönlerde dönen büyüklü küçüklü çarkları misali, iç içe olduğumuz yangınla farklı yönlere savruluyor, o işini yapar, yıkıcılığını icra ederken yalayıp geçtiği algılarımız, hislerimiz, tepkilerimizle küçük gündelik hayatlarımıza devam ediyorduk.

Gözüm bitişik otelden fırlayan tekne ile su kayakçısı ve jet skilerde, enseme dayadığım su şişesiyle ferahlamaya çalıştım.

Pek olmadı.