30 Mayıs 2021 Pazar

Mr. CHAUHAN

Karşıdakilerin işimiz bitti deyişlerine bu kez güvenip camları temizlemiştim ki yatak odası penceremin önünde bir iskele belirdi.

“Köşe kalmıştı da..” Evet, üç aydır oradaydı, gözlerden ırak bir duvar parçası, taşlar üst üste konmuş, şöyle bir boya vurulmuş, öylece duruyordu. Dikkat çekmekten çoktan vazgeçtiğim yalapşap bir iş daha.

Derken yanımın yanında bir kıyamettir koptu. Yeni açılmış yan yola nasıl sığdıysa bir kamyon yükünü boşalttı. Koca koca taş bloklar, çimento çuvalları. Yolun kenarına duvar örülecekmiş.

Geçmiş olsun dedim camlara.

*

Hintli yazarları okumayı seviyorum. Bizden, az gelişmişlikten çok şey var. Çok daha kalabalık, daha karmaşık, barışık, renkli, kirli, aydınlık, egzotik bir aynada sıkça çakan tanıdık yansımalar.

Anuradha Roy’un The Folded Earth romanında bir kez daha ayrı babadan üvey kardeşimle buluşmuş gibi oldum. Himalayalarda bir dağ kasabasında ne hızlı, ne ağır bir tempoyla akıp gidiyor -galiba en çok da bu sakin zaman duygusunu sevdim. Askeri bir üssü olan Ranikhet’i usul usul tanıyoruz, karakterler günden güne açılıyor, gelişiyor. Dağların, mevsimlerinin, muson yağmurlarının hissi oturuyor. Ufak ama katmanlı bir Hindistan kesiti önümüze seriliyor.

İngiliz egemenliğinden kalma, harabeye çeyrek var yapıları ve sonrakilerle çok tanıdık, derme çatma bir yerleşim. Ama dağların görkemli sahnesinde onun bu güzelim konumuyla kaçınılmaz sefaleti Mr. Chauhan’ı kamçılıyor. Yeni atanan mülki amir, Ranikhet’i Himalayaların İsviçresi yapma hevesiyle kolları sıvıyor. Gerisi isimler uyarlanarak herhangi bir Türk belediyesi olarak okunabilir. Aralarından otlar, çiçekler fışkırmış taş bordürler kaldırılıyor, yerine beton dökülüyor. “Stratejik noktalara” yarısı hemen çalınan ferforje banklar yerleştiriliyor, dağ taş Mr Chauhan’ın kafiyeli aforizmalarının (sakızlardan çıkan manileri andıran kurallar, yasaklar, sloganlar) boyandığı levhalarla donatılıyor, kaymak gibi olacağına söz verilen yol malzemeleri yığılıp bırakıldıkları yerde sellere kapılıyor.

Hayır! Ranikhet Ranikhet ve ondan dağların zirvesi kadar kopuk bir adamın kafasındaki İsviçre kartpostalına elbette boyun eğmeyecek.

*

Kapının önündeki molozlarla selamlaşıp bakkala giderken kendime “Ah burası şöyle, böyle olsa” derken Mr. Chauhan’ın İsviçre’sini hatırlarsın artık dedim.

Burnunun dibinde mafya lağımının patladığı Yalıkavak marina, patlayan diğer lağımlar, el değiştiren sermaye ile yeni güç sahipleri ve eskinin devamı, ilişkileri, sonu gelmez bir dikiş tutmazlık. Güneşin altındaki karanlık.

Mr. Chauhan ile şu sıralar en sevdiğim özdeyişteki deve, küpe ettiğim kulağımda epey bir zaman kalacak gibi görünüyor.

28 Mayıs 2021 Cuma

MICHELIN

Psikoterapist, zihinsel hapishanelerimizden katılıkta tutsak kalmış danışanına günde birkaç kez “duygusal ateşini” ölçmeyi alışkanlık haline getirmesini salık veriyor:

“Her nerede, ne yapıyorsan dur ve içini yokla. Sıcak ve yumuşak mısın, soğuk ve katı mı?”

*

Varsayılan ayarlarında keskin ve köşeli olmaktansa yuvarlak olmak, katılık ve soğukluktansa sıcaklık ve yumuşaklık.

Bu hallerim birbirinden ne kadar farklı!

İlkinde bedenim bütün dünyaya karşı bir zırha dönüşüyor, onu dışarıda tutacağım derken beni içe kapatıp eziyor.

İkincisine ayrımlar, zıtlaşmalar, hüsran mesele olmaktan çıkıyor. İçime ışık, hava giriyor, serbestçe dolanıyor. İç ne dış ne, ayırt etmeden yaşıyorum.

*

Sabah, kapının yanına eklenen yeni inşaat döküntülerini gördüğümde kendime, “Gevşet ölçütlerini” diyordum:

Çünkü burası “kendime göre” bir yer olmaktan koşar adım uzaklaşıyor. Tasavvurun ve olgu birbirinden koptukça açılan uçuruma yuvarlanıyorsun. Kendini korumak için kasıldıkça (fiziksel olarak da; katılaştığım zamanlar bakıyorum, karın kaslarım, ensem, omuzlarım kaskatı) kendin/den olmayanı o kadar şiddetle itiyor, onu delikleri daraldıkça daralan bir kalburdan geçiriyor, kalburun üzerinde hiçbir şey kalmadığında kahroluyorsun.

Sonuç?

Koca, zehirli bir hiç.

Madem bu yön çıkmaz, alışkanlıkla koyulduğunun tersine yönel.

Yoklamaya bedeninden başla. Kaslarını sık sık gevşet, nefesini derinleştir. Ve evet, duygusal ateşini al.

Katı, soğuk olduğunda bu hal ile pazarlık masasına oturma. Doğru ya da yanlış, yararlı ya da yararsız; hal orada. Kendine yumuşak ve sıcak olduğun zamanları hatırlat. Bırak, çok daha yeğlenir olana kendiliğinden yönelsin.

Araba lastikleri gibi. Kış zemininde savrulup gitmemek için sana gereken yumuşak lastik.

Yolla çekişir, kavga eder mi lastik?

İşine bakar, yolu tutar.

26 Mayıs 2021 Çarşamba

HOROZ AYNASINDA BİR SELFİ

Sesler perde perde yükselir, birbirine karışarak sahnenin açılışını yaparken balkonda çevirimin başındaydım.

Kahramanımız haftalardır, aylardır çözülemeyen bir tesisat sorununa yeniden bakmak için gelen ekibe içini döktü, onları bırakıp döndüğü kahvaltı sofrasında çalan telefonuna baktı. Telefondakinin hayli dikkat isteyen bir mesele olduğu anlaşılıyordu. Beklenen ama bir türlü gelemeyen mesajlarla kesintiye uğruyor, kahramanımızı sinirlendirmeye başlıyordu.

Bu sırada tesisatçılar aceleleri olduğunu söyleyerek onu çağırıyor, biraz bekleyip sıklaşan aralarla artık bir gelip bakmasını söylüyorlar, onunsa telefonu kapatabilmesi için önce onaylaması gereken mesajlar inatla bir yerlerde takılıp duruyor, adamcağızın beden sıvıları ısındıkça ısınıyordu.

Yüzüme yayılan hoşnut bir gülümsemeyle, kulağım oraya kayarken gevşeyen bir tempoyla çalışıyordum.

Duyduğum schadenfreude değildi, hayır. Bana bir halimi başka bir insan üzerinden gösteren bu fevkalade eğitsel piyesi bu kadar ben iken benimle hiçbir alakası olmayışının tuzu kuruluğuyla izlemenin keyfiydi -ama ayladır pisliği, gürültüsünden bunaldığım bir tadilatın rahatsızlığının nihayet başkalarına dokunduğunu görmek bir parça da yürek soğutucu değildi diyemem.

Kahramanımızın tam olarak neler hissettiğini, neden öyle hissettiğini, nasıl işlediğini elbette bilemem ama tepkilerinde bire bir kendimi görüyordum (daha doğrusu işitiyordum).

Bir türlü çözülemeyen can sıkıcı bir sorun.

Her girişimde onun da hüsranla sonuçlanacağına daha da kani olunan ama bir yere çıkmasa da adı üstünde girişimin kendisinin en azından bir şeyler yapma keyfiyetini geçiştirmesiyle biraz rahatlama/kendini oyalama.

Kritik (veya değil) bir şeyle uğraşırken kesintiye uğramaya dayanamama. Kesintiye uğradıkça sinirlenme. Kontrolü güçleşen öfkenin basınçlı bir hortum gibi sağa sola dönüp önüne geleni vurmaya başlaması. Sonunda bindiğin dalları kesip kıç üstü yere oturmak, hiçbir şeyi çözemediğin gibi tavrınla yeni düğümler eklediğini görüp karalar bağlamak.

Telefon nihayet kapandı. Ustalara haksız olduğu anlaşılan şeylerden ötürü epey bağırıp çağrılmıştı.

Ustalar öyleyse işini kendi başına halletmesini söyleyip (“Bizden bu kadar!”) çekip gitti.

*

Bu tepki kalıbında ne çok şey var. İçerdiklerini şöyle ya da böyle bir araya getirebilir, analizini yapma sanısı içinde hikayesini yazabilirim.

Ama artık böyle “açıklamalara” bir inancım yok.

Bir sorun karşısında neden ilk duyduğum, sorunun büyüklüğüyle orantısız, standart derinlikte bir boğuntu oluyor?

Zaman algım neden kısalıp daralıyor -sanki o an çözülmezse beni yutacakmış gibi hissetmeye başlıyorum?

Neden köşeye kıstırılmış bir hayvan gibi vahşi bir öfke içimde yükseliyor? Öfke mi bu, korku mu, kendime inançsızlık, dünyaya inançsızlık?

Telaş neden gözümü bürüyor? Beni başta kendi tepkim, başka her şeye körleştiriyor?

Bu telaşla “sabırsızsın!” deyip geçtikleri aynı kökten mi?

Nasıl bir kök bu? Dedeme kadar izleyebildiğim kuşaktan kuşağa bir aktarımla ilgisi var mı?

Ya bu aktarım? Genetik, ailevi, psikolojik, ne menem bir şey?

*

Tezahürlerinden başka bir şey bilemediğim bir daralma, sıkışma ve patlama işte.

Nedenlerini bilmesem de onu bir başkasında izlemek, neyin işe yarayacağını, neyin mutlak olarak çevreye ama önce insanın kendisine zarar, kendini baltalayıcı olduğunu başka hiçbir şeyin olmayacağı kadar ayan beyan gösteriyor.

21 Mayıs 2021 Cuma

BODRUM KUYRUĞU

İşçiden orta sınıfa, oradan zengine, 17’den 77’ye, saçı azala seyrele ensesinde kalandan bütün diğer tüylerle birlikte fışkırana, erkekler arasında at kuyruğu gözde bir “Bodrumluluk” nişanı. Taşıyana, onun kuyruksuz özgüvenine de bağlı tabii ama kuyrukları sallandıkça koltukları kabarıyor, burunları havalanıyor sanki. Havana hava katıyor, seni cool ediyor, hip ediyor kuyruk -şimdi olmasa da buradan kalkıp memlekete döndüklerinde belki.

*

İnsanların havalarından, tavırlarından yorumladığım kadarıyla bu Bodrumluluk pervasızlığın, bağırtkanlığın, aklına eseni kendine hak bilmenin ehliyeti.

Bir arkadaşım, bu kesimin bir alt türü kadın tipinden illallah dediğini anlatıyordu.

“Minivanların, ticari pikapların direksiyonunda, ellerinde sigara, dışarı sarkıttıkları kolları, erkeksileşen bir dişilik içinde etrafı hiçe sayan, terbiyesiz, saldırgan.”

Kendine, kıymeti kendinden menkul bir ayrıcalık atfı. Nişantaşı gettosunun sayfiye hali.

Etrafı hiçe saymaya gelince, Bodrumluluğu büyük ölçüde içine alan ama ondan çok daha yaygın bir var olma biçimi.

Oparlöründen duvar inleten arabesk müzikle geçen arabalar, molozunu senin kapının önüne atanlar, avaz avaz yaşayanlar.

*

Bodrumluluk.

Dün navigasyonun yanlış yönlendirmesiyle kendimi Yalıkavak’ın varoşu Dirmil’de, ana caddenin bir arkasındaki çıkmaz sokakta buldum. Sağ yanda yol, araba gibi sıra sıra park etmiş teknelerle (??) daralıyordu, geri dönmek için uca kadar gittim. Bitişik düzen evlerin önündeki üçgen avluda burnumu çevirip dönmeden bir süre baktım. İnşaat yeniydi. Bol mermerli. Evler hiçbir yeri görmüyordu, ön cepheleri olsa olsa işlek ana caddeye bakıyor olmalı. Birbirlerinden nefes alacak alanları yoktu. Çıkıp yürüyüş yapacak yer de. Yine de dünya kadar para dökülmüştür.

Adı, havası alıp yürüdükçe hayatın misliyle pahalanması, trafiği, tekleyen altyapısı. Ve yine de Bodrum!

Çekiminin köklerini düşünüyorum. Fikir ve isim kendi başına yeterli ama buna kurtarılmış bir cumhuriyet hali de etki ediyor. Dayatılan yaşam tarzından özgürlük. Eski renkli zamanların hayali.

Özgürlük de, ne yapmak, nasıl yapmak için?

Bodrum çarşısını düşünüyorum. Bir vakitlerin sandalet, boncuk atölyelerinin, dükkanlarının yerini almış çakma marka mağazalarını.