31 Ağustos 2017 Perşembe

KEDİ CORNELIUS

Sarman anasından renklerini değil, çizgi ile benek, bir kısım desenini almış, tahin helvası alacasındaki kürküne eklemiş. Uyanırken patileriyle yüzünü çaprazlama kapayarak gerinişi, kendini yere atıp karnını açarak seni tavlayışı da anadan. Başkaca fazla benzemiyorlar. Yavru, nispeten güvenli bir ortamda annesiyle ve artık olmayan bir kardeşle büyümenin özgüvenine sahip. Anasıysa tam bir sokak hayvanı olan nörotik bir anadan geçme ürkekliğiyle hayatta kalmış. Stratejisi savaşma sıvış. Yiyeceğine hâlâ sahip çıktığı yok. Ufaklık tam tersi, çekil kenara, o benim diye girişiyor ama bunu da nasıl yapıyorsa dayılanmadan yapıyor. Etiyle birlikte kürkü de yumuşacık bir sıkılık kazandıkça hele uyanmak bilmediği uykularında okşamak pek zevkli oluyor.



Geçende yine taş gibi uyurken yakışıklı yüzüne baktım ve onca zaman isimsiz dolaşan yavruya birden, gırtlağıma takılan bezelye tanesini püskürtür gibi Cornelius! diye seslenip kendimi şaşırttım.

Cornelius.. ama tabii ya!

Bu isme bir yerlerde rastlamayalı kim bilir kaç zaman olmuştur, ne tuhaf. Olsun, aydınlık, güler yüzü, elinde tahta raketi, beyaz tenisçi süveteri, çizgili bej pantolonu, genç yaşına çok ağır gelen tumturaklı ismiyle 50’lerin bir elit okulunda parlak eğitimine devam eden aristokrat İngiliz oğlan imgesi ile birlikte geldi, yerine oturdu.


İsmi böylece gökten ineli yavruyu başka türlü göremiyorum.


30 Ağustos 2017 Çarşamba

ÜÇ NEFESLİK MOLA

Vietnamlı Budist öğretmen ve aktivist (Budizm hiç de bir soyutlanma olmak zorunda değil) Thich Nhat Hanh, memleketinin tapınaklarındaki bir adeti Fransa’daki meditasyon merkezine getirişini anlatıyor.

Tapınak çanları günün belirsiz zamanlarında çalar, insanları dalıp gittikleri meşguliyetlerinden çıkıp anı dolaysız (kafa dışı) hissetmeye çağırırmış. Çağrıyı alanlar meşgul oldukları her ne ise bırakır, duya duya üç derin nefes alırlarmış.

Burada amaç, kapının kapıyı açtığı hikayelerimizden, kaygı, heyecan vb ile geçmiş ya da geleceğe kayış, savruluşlardan oluşma ayakta uyurluğumuzu kesintiye uğratmak. Doğrudan algıyı, çevremizin farkındalığını hatırlamak. Zihin alemlerimizde tavşanın suyunun suyu olarak yaşadığımızın aslına, Kaynağa dönmek, tazelenmek, dolaysızlaşmak.

İlginç, aynına müzisyenler için yazdığı kitabı Zahmetsiz Ustalık ile Kenny Werner’de de rastlamıştım. Enstrümanı, müziğiyle ilişkisi yavanlaşan ya da tıkanan, zorlanan kişiye “Hemen oracıkta bırak” diyor. “Aleti koy bir kenara ya da ellerini çek. Dur ve üç derin nefes al.” Bu şekilde özüne, müziğin (aslında yaşamanın) olanca doğallığıyla geleceği Kaynağa (kafan dışındaki hayata, dolaysızlığa) dön.

Akıllı telefonları günün rastgele vakitleri çaldıracak bir App var mıdır, bilmem ama aklı baştan alan bu aletler belki bu işe de yarar.

Bana her gün çalıp çalıştığım flüt hatırlatıyor. Çarşafa dolandığım bir pasajda veya ruhsuzlaştığıma uyandığım an flütü elimden bırakıp o üç derin nefesi almak bunu gün içinde de yapmanın anımsatıcısı.

Nefesi bedenin belirli bir yerinde hissetmeye odaklan derler. (Örneğin aşırı ajitasyon halinde göbek deliğinin üç dört santim altında bir noktaya konsantre olarak dikkatini sadece nefesine ver.) İnip kalkan karnın, göğsün ya da burun deliklerinde takip et. Bu sonuncusu benim çoğu zaman kullandığım. Dikkatimi daha rahat ve uzun tutabildiğimi fark ettim ama kişiden kişiye, durumdan duruma değişecek bir şey tabii. Mesela öfkeli ya da sinirli olduğumda göğsüme odaklanmak nefesi tam da ihtiyaç duyduğum yerde bir tür yatıştırıcı masaja dönüştürüyor.

Ve pür dikkat nefesini izle. Hayat memat meselesiymiş gibi –ki öyle! Burun deliklerinden içeri akarkenki serinliğini, ısınarak dışarı çıkışını, damağına vuran soğuğunu. Sığ mı derin mi, rahat ve uzun mu, kesik ve tedirgin mi olduğunu. Taşıdığı kokuları. Havanın ısısını.. hiç müdahale etmeden sadece izle.

Üç nefesin bile fena halde alıştığımız zihinsel, içsel kalabalığa karışmadan arka arkaya gelebilmesinin zorluğunu herkes kadar biliyorum. Ama sebatla işeyen dağları deliyor.

Nefes de nefes derlerdi, uzun zaman bu sıkıcı, tekdüze (tekdüze ha?!!) şeye konsantre olmanın anlata anlata bitiremedikleri hazzına yabancı kaldım. Ama neyse ne, bahçeye tohumlarını ekip mevlam neylerse güzel eyler diyerek yaz kış demeden, o gün canım istiyor mu, bir anlam ifade ediyor mu bakmadan suladım ve kerametini hisseder olduğum günler geldi.

Bazen için, ona kulak veremeyecek kadar kalabalık, çalkantılı olduğunda nefes hafif kalıyor, hengameye karışıp gidebiliyor. O vakitler üç nefeslik süre boyunca kendini dışarıdaki seslere verebilirsin. Önemli olan sürüklenip gidişi kesintiye uğratmak.

Odaklanma bir tutturdun mu süreklilik kazanacak şey elbette değil. Günden güne, üzerindeki yük veya yakaladığın bir kolaylık, akış dalgasına göre değişmesi, dalgalanması doğal. Sürekli kılabileceğin şey, uygulama. Derin uykudan, sadece zihinde yaşamaktan kendini dürtüp çıkma uygulaması.


Üç nefeslik mola hem bu dürtüş hem de zihnin dışına çıkmayla gelen tazelenme. 

27 Ağustos 2017 Pazar

KUZEY YELİ

Akımına et deşen sığır sineklerini de katarak içlerden gelip dağları aşan kuzey rüzgarı üç gündür ortalığı kasıp kavuruyor. Sıcağı, kışın da soğuğu için söyledikleri kadar keskin, kupkuru. Metalik. Cehennemde rüzgar varsa bu olmalı. Teni meşine çevirirken sinirleri yay gibi geriyor. Havayı solunmaz yapıyor. Esmediğinde havadan kalan, göğse çöken bir ağırlık oluyor. Gecesi de gündüzü de bir, kızıl bir cehennem.

Bir de elektrikler kesildiğinde kendini dışarı atmanla hiçbir ilacın işlemediği yamyam sineklere yem oldun mu tamam.

Sabah kuş tüyleri bu rüzgarda girdaplanıyordu. Siyah beyaz, avuç avuç. Azgın bir yastık savaşından arda kalanlar gibi her yanda. Belli ki irice bir kuşun. Yukarıda, merdivenlerde, verandada. Mama diye ayağıma dolanan kedileri savuşturdum. Sonra da gidip mamalarını verdim. Plan bu değil miydi? Başınızın çaresine bakın, üstü benden. Şimdi kuşa vd insanca bir acıma ve kedileri cezalandırma gibi saçma bir dürtüden hareket etsem gidip daha fazlasını öldürecekler. Kimseyi öldürmesinler diye bütün ihtiyaçlarını karşılasam bir başlarına kaldıklarında kendileri ölecek. Bu önce öldüren yaşar zincirine neresinden müdahil olsan sonuç değişmiyor anlaşılan. Hayatta kalacakları kaprisli bir süreliğine seçebilmen dışında.

Kuzey yeli için üç gün sürer derler. Başladı mı zaman da hareket de durur. Yaşam, canı çekilen havada asılı kalır. Rüzgarın değişmesiyle derin bir nefes alır, kaldığın yerden yaz sıcağına dönersin. Bakalım gün bugün mü.

*

Kayıp/ayrılık acısı, karmaşa bir kez durulduğunda yanımda ya da hayatta olmayan bir sevdiğimi susup yöneldiğim içimde buluyorum. Derinlemesine özümsenmiş, oradaki varlığı özlemeye yer bırakmayacak kadar hissedilir, doyurucu.


Uzak/uzakta yaşamanın getirdiği bir yeti belki, bilmiyorum, ama yüreğime aldığım kimseden yoksun bırakmıyor beni.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

ATAMAN

Gözümü kapıyorum. Suda olmanın verdiği mutlulukla Uzakdoğulu bilgelere benzettiğim ifadeye bürünen yüzü beliriyor. Sevgili adasının elinde olsa hiç çıkmayacağı denizinde. Ama yok, pek çok Ataman’dan birini denizden çıkarmazdı, diğerleriyse başka birçok yerde, birçok şeyle meşgul olurdu. Tutkulu bir ilgi ve merakla daldığı, dalacağı, çevresini de seferber edip kendine katacağı nice alan. Tasarı. Keşif. İcat. Deneyim.

Ataman!

Gözümü kapıyorum. Sesi canlanıyor. Verili hiçbir düşünceyi kurcalamadan, bir de ne akla gelmedik açılardan bakmadan kabul etmeyişiyle farklı bir yaklaşım önerişleri. Limonata yapmaktan dünyanın gidişatına, sorularla kamçıladığı zihniyle ele almadık şey bırakmayışı. Sana da bıraktırmayışı.

Gürül gürül konuşmaktan erişilmez bir suskunluğa, oradan derin bir hoşnutluğun sessizliğine gidip gelişleri canlanıyor.

Vurgulu, renkli kişiliği, aurasının yoğunluğu bazen başka tempoların, farklı kıvamların yanındaki varlığını zorlaştırırdı. Aydınlığı aynı zamanda gölgesiydi ve bir o kadar da güçlüydü. Şimdi yokluğunu varlığı kadar ağırlıklı kılan bu olmasın?

Daha ne çok Ataman sıralayabilir bilenleri. Ama hepsinin üstünde içtendi. Yakın. Hakiki.

Gözümü kapıyorum. Sessiz, derin, zamanı ortadan kaldıran bir sevgiyle bakışı canlanıyor. Sevdiklerine, bağrına bastıklarına.

Onu bu dünyadan bu bakışıyla uğurluyorum.


Hoşça kal Ağam!