22 Ekim 2015 Perşembe

BAHÇE

Evin önündeki bahçe bir mendil serimlik. Sökülüp atılmış bir limon fidesinden babamın dikip aşıladığı manav ağacı bu ufacık bahçenin ortasında. Yarısı portakal, yarısı mandalina veriyor. Çaprazındaki eski yeni dünyanın kardeşi diğer köşede çekirdekten bitti, serpildi ama piç işte, meyvesi mayhoş onun. Giriş yolu boyunca uzanan asmalar bu yıl keyifsiz. Dertlerinin adı külleme. Seneye mevsimi gelmeden ilaçlamak gerekecek. Eski yeni dünyanın bitişik komşusu yaban gülü ile bir sarmaşık. Yeni yeni dünyanınki gelin duvağı. Onun arkasında Japon gülü, dış köşede de mis kokulu yasemin var. Çeşide bakarsak flütün delikleri kadar, ancak bir oktav. Ama volüme gelince iş birden değişiyor. Babam, asmanın sıkça girişe uzayarak yolu kesen dallarını (fışkıran burun kıllarına benzetiyorum bunları), yakalasa bizim de boynumuza şehvetle sarılacak gelin duvağını budamak dışında artık bahçeye dokunmuyor. Kimsenin adımını atmadığı kızıl toprakta şuncacık çeşidiyle bitkiler de Dionysos’a layık esrik bir şenliktir tutturuyor. Japon gülünün filizleri dört bir yana sürünüp uzayarak yerlerde kızıl kızıl açıyor. Gelin duvağı yeni yeni dünyaya karışarak dört koldan eve uzanıyor. Eski yeni dünyanın komşusu sarmaşık, lafı onun ağzına tıkaya tıkaya üzerinden sağa sola uzanıyor, yaban gülüne, bitişik evin verandasına tırmanıyor. Yeşilin tür tür tonu, dokusu gürleşip yükselerek birbirine karışıyor, bir onun bir bunun açıp solan çiçekleriyle renkleniyor. Seslerinin yüksekliği göz şişiriyor.

Hepsini söküp atmalı, baksana denizi geçtim, göğü göremez olduk, dedi babam.

SAKIN, dedim, bırak şenliklerini sürdürsünler.

21 Ekim 2015 Çarşamba

BAŞLIK


Ad koymayı adsız bırakmak kadar seviyorum, o ayrı. Ama fotograflara başlık koymak apayrı, neredeyse fotografı çekmek kadar başlı başına bir iş. İmgeyi, ona bakanı şu ya da bu yöne sevk ediyor. Sınırlıyor kuşkusuz ama oturmuş bir başlık güç de katıyor. (Bir yan ürünü, şöyle bir bak-geç çağında dikkati belki biraz daha tutması.)

Facebook listemde bolca yabancı arkadaşım olduğundan oraya koyduğum fotograflara iki dilde başlık veriyorum. Dillerin beyni kendi özelliklerine göre farklı biçimlerde çalıştırdığını kanıtlayan ilginç bir işleyiş bu. Bir imgeyi Türkçe düşünüp başlık vermekle bunu İngilizce yapmak sırasında belirgin bir şekilde farklı bakışlar, hissedişler ortaya çıkıyor. Böylece başlıklar bazen karşıt, bazen tamamlayıcı, birbiriyle alakasız olabildiği gibi arada sırada aynı düşüyor. Piyanoyu çalan sağ el ve sol el gibiler. Bir lisan hakikaten bir insan.

En hoşu, başlık ile fotografın yeniden dönüşüm simgesindeki gibi bir çevrim oluşturarak birbirini beslemesi.

Başlığın önce geldiği, ardından fotografını aramaya çıktığım da oluyor. Kafamda aynı anda, konuyu görmemle birlikte çaktığı da. Bazen ilk İngilizce’si beliriyor.


Cuk oturduğunu düşündüklerim kafa yormadan gelenler. Araya düşünce ne kadar girerse fotograf ile iki başlığı arasındaki organik (sezgilerden, duygulardan yükselen yarı bilinçdışı) bağ o kadar zayıflıyor.

19 Ekim 2015 Pazartesi

MARATON

Akıldan geçen-dile getirilen ne çok cümle “Memleket kan ağlarken..” ile başlıyor.

Memleket kan ağlarken konser verilmez.

Lafa iyi haftalar diye başlanmaz.

Sanat icra edilmez. (Daha geçenlerde, Cemal Reşit Rey salonunun sezon programının “ülkemizde yaşanan olaylar” gerekçesiyle iptal edilmesine karşı dilekçeyi imzaladım.)

Başka şeylerden, başka türlü söz edilmez.

Plastik bir flüte pastoral övgüler düzülmez..

Kaosun, insanların katledilmesi, baskı, zulüm görmesinin doğurduğu keder katman katman.

En çıplak, doğrudan halinde acının acıyla karşılanması var.

Sonra buna öldürülenlerin, ezilenlerin bir tür kefareti, suçluluk duygusu katılıyor. Bütün bunların olmasında tepkisizliğimizin rolünün vicdanı huzursuz etmesi. Geçmişte bir şeyler yapmamış olmanın gelecekte de çıkışı bulunamayan bir eylemsizlikle sürecek olmasının rahatsız ediciliği.

Ama bir de dışavurumu tek bir duyguda dondurmaya bakan bir şey: Ortak duygu, ruh hali olarak öfkeli, iktidarsız bir kederin geçerlik kazanması.

Sanki bir yanda duyarlık, aldırmak, sorun edinmek var (bunun da dili, meşruluk kazanan sürekli yas hali), diğer yanda topluluğa-topluma sırtını dönmek, vur patlasın çal oynasın, kendi aleminde, baloncuğunda yaşamak.

Yaşadığımız kabus bugün yarın düze çıkacakmış varsayımıyla sürekli yası içselleştirmeye başlıyoruz.

Oysa korkarım bu sadece başlangıç. Öngörülebilir bir gelecekte istikrar, ne içine yuvarlanmakta olduğumuz bölgede ne de ülkede sağlanır görünüyor.

Dehşetli bir maraton ve soluğumuzu, ruhsal, zihinsel kaynaklarımızı durup düşünmeden bu sanki bir yüz metre koşusuymuş gibi tüketiyor, münasip gördüğümüz imaja/ruh haline dört elle sarılıyoruz.

Hayır. Tekne hızla olumsuzluktan, karanlık, acı ve ölümden yana yatarken hep birlikte onun battığı yana koşup yığılmak hiçbir şeyin çözümü değil. Tıpkı tersinin, karşı tarafı, olumluyu, güzeli, doğruyu, hayatı besleyerek yaşamaya bakmanın aymazlık, vurdumduymazlık olmadığı gibi.

Örneğim hep Miro –sadece kişisel bir yakınlık, yoksa Miro, sanatını insanlığın büyük bunalımlarından damıtan elbette tek sanatçı değil. Yoluma ışık tutuyor. Ölümün-öldürmenin ortasına yaşamın renklerini, ışığını saçmanın nasıl bir dayanak, güç kaynağı olduğunu hatırlatıyor. Sonunda kalburun üzerinde kalıp üstüne iyi şeyler çıkılacak olanın da bu olduğunu. Aynına yönelmek için sanatçı olmaya gerek olmadığını düşündürüyor. Erimi onlarınki kadar olmasa da bireyin yapabileceği en yapıcı şeyin kendine, etrafına ışık, sıcaklık, canlılık yaymak olduğunu.


Terörün, çatışmanın (ürkütücü ölçüde kısalan aralarla) tırmanarak her vuruşunda bir sonrakine kadar şöyle böyle hafifleyen aynı yasa gömülürken bunun bir maraton olacağını, nasıl yaşayacağımıza ona göre karar vermek gerektiğini de ben kendime hatırlatıyorum.

18 Ekim 2015 Pazar

REVENONS A NOS MOUTONS *

Müzisyen bir arkadaşıma flüt öğrendiğimi söylediğimde “Hoş enstrümandır. Doğanın sesleri, rüzgarla da pek güzel kaynaşır” dedi. Akrabası kavalı düşündüm. Çobanların (cep telefonlarından önce) sazı olduğunu. Taş yerine oturdu. Tepe bayırda, peşimde çoban köpekleri, başımda börtü böcek çalmaktan tevekkeli değil bu kadar zevk alıyorum.

Ruhu yatıştıran, içi ısıtan bir yanı var. Ve neyle yapılırsa yapılsın, müzik duyuşla bedeni bir araya getirip birlikte çalıştırmakla kalmıyor, kafayı da çalıştırıyor. Armoni öğretisinin arkasındaki büyük düzeni, mimariyi, matematiği basit ezgiler bile sezdiriyor.

Flütle bildik anlamıyla zaman siliniyor.

Ama ilginç, ritim onu yeniden kuruyor.

Yaptığın herhangi bir şeye geri kalan özelliklerin yansıyor. Tempoyla başım gitar çalarken de dertteydi. Nota değerlerini (birbirlerine göre uzunluklarını) öğrenmeye o vakitler de direnç gösteriyor, kendimce bulduğum bir uzlaşmayla cümlenin parça içindeki uzunluğuna bağlı kalırken cümle içindeki notaları kafama göre uzatıp kısaltıyordum. (Sınava, bir işin son teslim tarihine kadar olan günleri boş geçirip bütün işi son bir iki güne sığdırmak ya da tersini yapıp iş bittikten sonraki günleri boş geçirmek gibi. Veya el yazılı ilanların iri başlayıp satır sonunda ufalarak sıkışan harfleri.) Bu tempo yığılması/kayması hayatımın da meselesi. Ama benim takıntım genelin aksine sona bırakmak değil, baştan bir an önce yapıp geçmek. (İyi bir terapist bundan seanslarca malzeme çıkarır, kişilik örüntüleri arasında kırmızı bir kılavuz ip olarak kullanarak yol alır, davranış biçimleri, tercihler, ilişkilenme tarzındaki yansımalarını, sonuçlarını görürdü.)

Şimdi direnci geçip notalara hakkını vermeye odaklanıyorum. Parça hangisini ne uzunlukta istiyorsa öyle gitmeye. Bunun elimde flüt olmayan zamana yansıması şaşırtıcı. Bir an önce bitsin-geçsin istediklerime karşı sabırsızlığımda hatırı sayılır bir çözülme var.

Her neyse, flüt çalmak beni yumuşatıyor, açıyor. Çok mutlu ediyor.

Aslında bu kendini vererek yaptığın her şey için geçerli, dedi Çağatay.

Doğru. Kendini kaybederek bulduğun o akış, en derin doyum kaynağı.
__________

* Bir deyim: Koyunlarımıza (yani konumuza) dönelim.