15 Ocak 2024 Pazartesi

UZUN YAŞAYACAKSAM

Burada (ABD), diyor, sürdüğünüz değil, geride bıraktığınız yaşta sayılıyorsunuz, dünyaya geldiğim Şangay’daysa bastığınız yaş sayılır. Buna göre 100 yaşındayım! Ve gevrek gevrek gülüyor. Yaşla incelmiş, çatlak bir gülüş ama ta içlerden geliyor, canlı bakışlarından belli ve neden söz ederse etsin (bilimden, bugünden, feci bir anısından), oracıkta.

İçi gülüyor!

Nereden geliyor bu yaşam gücü? Sağlıklı beslenen bedeninden mi, diri kalmış zihninden, kırmızı yanaklı canlandırdığım ruhundan mı? İnancı mı olmuş dayanağı? İyi yaşam koşulları, varlıklı bir ülkede olanakları yerinde bir hayat mı? Hangisinden ne kadarını bir havana atıp döversek hepimiz için tekrarlanan bir sonuca varabiliriz? Sağlık ve kuvvet bunların nedeni mi, sonucu mu?

Bu seyirden reçeteleştirilecek bir sonuç çıkmıyor.

Ben dönüp dolaşıp geldiğim o içsel ateşe yine vardım. Yakıtı (kötücül olmadıkça) önem taşımayan (sen çocuğun, başkası yardım kuruluşları, ben derede tepede fosil toplayarak ulaşabiliriz), bir kez parladı mı geri kalanı peşine takan o güce. Reçetesi yazılamasa da işin fiziksel yanında dikkate alınsa daha iyi olacak etmenler (ve elbette bunların da istisnaları) var.

Dr John Scharffenberg de bunları anlatıyor ama benim gözüm onun anlatmadığı (belki anlatılamaz) bu şeyde.

https://www.youtube.com/watch?v=iddFlIcxQi4

14 Ocak 2024 Pazar

TIP 3.0

Dr Peter Attia ve kitabı Outlive ile bir podcast’ta karşılaştım. Şu sıralar ilgimi çok çeken (ve hekimlerin de yönlendirmesiyle bazı şeyleri hayatıma geçirdikçe semeresini aldığım) sağlıklı yaşam konusunda aklıma yatan, şevkimi artıracak şeyler söylüyordu.

Sağlıklı yaşam her tarafa çekiştirilebilecek, sihirli formül arayışında olanlardan uzun soluklu koşulara hazır olanlara, ezberlerine sakız arayanlardan karşısındaki malzemeye temiz bir sayfa açana bazen zıt kutupları bir araya getirebilen çok genel bir kavram. Çoğunlukla medyada köşe tutan ünlü/adı sanı duyulmamış kişilerin sunduğu bilgi parçalarına, zaman içinde kulak doldurmuş ilkelere, varsayımlara dayanan bir alıcıyı da akla getiriyor. Tıp ve hayatın kendisi gibi devasa bir karmaşıklıkta alanlarda veya bilimsel/bilgesel bir dayanağı olmadığında insanın mantar toplamak için daldığı ormanda yolunu kaybedip birileri tarafından bulunana kadar hayatta kalmak için yediği mantarlardan zehirlenmesi işten değil. Ben bütün bu donanımdan uzaklığımla sezgisel bir yol tuttuğumu fark ediyorum: Belli bir disiplindeki bilgiyi çürütebilecek kadar konuya hakim olmadığıma göre odağımı bilgiden önce bilgi edinmeye çeviriyorum. Temel bir okuryazarlığa ulaşmada beni bekleyen tuzakları ayırt etmeye. Bir şey aklına çok mu yattı, hemen hükme varma. Sen yapamayacağına göre buna eleştirel bir bakış getirenlere de kulak ver ve üzerindeki etkiyi dengele. Kafanı nelerle besleyeceğine dikkat et. Podcast’ler derya gibi bir girdi kaynağı. Seçici ol. Konuklarının nitelikleri önemli bir nokta. Bir süre sonra kalburum baştakine göre incelirken ben de bir yandan şevkimi koruyup bir yandan akıntıya kapılıp gitmeme arasındaki dengeyi kendimce tutturmaya başladım.

Peter Attia ile yolun işte bu noktasında karşılaştım. Uzun söyleşisini dinledim, kitabını okudum. Kafamda pek çok ampul yandı. Outlive New York Times çoksatarı olup çıktığında göre söylediklerinin göbeğimi hoplatmasında yalnız değilim. (Türkçe’ye çevrilmesinin de çok sürmeyeceğini tahmin ediyorum.)

*

Attia, uzun, dolambaçlı bir yoldan geçmiş. Uygulamalı matematik ve mühendislik okuduktan sonra tıpta karar kılmış. Kanser operasyonlarında uzman bir cerrah olmuş. Spor, hayatının leitmotifi. Önce boks, sonra açık denizde uzun mesafe yüzücülüğü, bisiklet, derken araba yarışları. Ve her zaman egzersiz. Başladığının dibine kadar giden bir mükemmeliyetçi. Bunun ve hırsının (sözcüğün en olumludan en olumsuza bütün anlamlarıyla) altındaki ruhsal şeytanlarıyla uzun ve sancılı bir zamanın ardından yüzleşmesi kitabının tepe noktası olan son bölümünü (Duygusal Sağlık) beslemiş.

Yani karşımızda (insani zaaflardan elbette tümüyle arındıramayacağımız) geniş bir ufuk ve tezlerinde hassasiyet peşinde titiz bir profesyonel var. Söyledikleri spesifik hususlarda eleştirilebilir, çürütülebilir ama genel olarak işaret ettiği vizyonu hafife almak herhalde haksızlık olur.

*

Outlive, öngördüğü üçüncü bir tıp anlayışını zemin alıyor: Tıp 3.0. İlk versiyon, Hipokrat’la başlayan ve modern öncesi tıbba kadar uzanan dönem. İkincisi, enfeksiyon hastalıkları ve travmaya karşı bize bir şans verecek kadar gelişmiş, ancak Cehennemin Dört Atlısı (kardiyovasküler hastalıklar, kanser, nörodejeneratif hastalıklar ve diyabet) dediği birincil ölüm nedeni kronik hastalıklar karşısında savunduğu yaklaşım ile bir arpa boyu yol gidebilmiş güncel tıp.

Tıp 3.0, Attia’nın (ve bunda yalnız değil) tıbbın bundan sonrasından beklediği: İnsan ömrü kadar yaşam kalitesinin de hedef alınması. Önleyiciden bir adım ilerisi, proaktif bir yaklaşım.

Bunda risk tanımı ve değerlendirmesi en büyük rolü oynuyor. (Matematik ve metodoloji eğitimi ile Attia, tıbba ara verdiği bir dönem risk analisti olarak çalışmış -2008’deki büyük krizin geleceğini büyük bir Amerikan bankasına 2007’de bildirmiş.) Bazen risk almamak için hiçbir şey yapmamak felakete davetiye çıkarmaktır diyor. Daha kötüsü, risk penceresini 10 yılla sınırlamak. Oysa ne kadar erken başlansa ve isabeti giderek artan ölçümlerle bir insanı 10 yıl değil, gelecek onyıllarda bekleyen tehlikeler bugünden ortaya konabilse yılanların başı o kadar erkenden ve başarıyla ezilebilir. İleri sürdüğü her şey gibi bunu da bol örnek ve meta araştırmalarla destekliyor.

“Sigara örneğini düşünün. A, 10 yıl içinde korkulacak bir şey yok, azaltsan iyi olur ama sağlığın yerinde demek mi yoksa” perşembenin gelişini çarşambadan görüp buna göre davranmak mı? Sigara konusunda tavır kesinleşmiş olsa da 2 kere 2’nin 4 ettiği göz çıkaracak kadar ortada olan diyabet konusunda hala yılda bir kez ölçülen kan şekeri ve 110 değil de 108 çıktığında egzersiz, yemek gibi anlam ifade etmeyecek kadar genel tavsiyelerle aynı deve kuşluğunun sürmesi. (Bir zamanların siyah beyaz ve doktor kullanıcılı sigara reklamlarına bugün nasıl bakıyorsak yakın olmasını umduğum bir gelecekte şekere öyle bakacağız anlaşılan.)

*

Metabolik sağlık Attia’nın da odağı. İlaçlara yüklenmeden (ama gerektiğinde de kaçınmadan) yaşam biçimi değişiklikleriyle sağlığı korumak ya da geri kazanmak (ne kadar erken o kadar iyi ama hiçbir zaman da geç değil düsturuyla) da öyle. Burada da beslenme ve egzersiz önemli yer tutuyor.

Attia, parlayıp sönerken birbirini yalanlayan moda diyetleri bir kalemde bir yana atıyor. Kendi deyişiyle taktiklerin değil, stratejinin peşinde çünkü. Bu da doğrudan sizin (hiçbir ortalamaya sığmayan) bireyselliğinize, bünyenize, onun zaaf ve güçlü yanlarına dayanıyor. Amacınız ne? 10-20-30 yıl sonra? Bunlara ulaşmanız için şimdi başlamanız gerekenler neler? Kapasiteniz? Sınırlarınız?

Yani öyle günde 20 dakika jimnastik yap-havuç ye’den çok çok daha etraflı bir bakış.

Kitabın beni en çok ilgilendiren egzersiz ve beslenme bölümlerine böylece geldim. Ama her başlıktan birçok şey aldım, ezberlerim (yerine yeni bir tanesi için malzeme konmadan!) zorlandı. Ve dediğim gibi, Duygusal Sağlık bölümünde olmayan şapkamı çıkararak kitabı kapadım, işaret ettiklerini bedenimle de öğrenme yoluna koyuldum.

12 Ocak 2024 Cuma

KAYIŞIMIZIN UCUNDAKİ TAZILAR

Yaşlı da olsa bir tazıyla dolaşmanın neye benzediğini kardeşimden dinliyorum. Sonsuz görünen bir enerjiyle dolup taşan bu varlıklardan alacağımız ne çok şey varmış.

Kayışın bir ucunda insan, diğerinde tazı; kimin kimi çektiği, kendi bedeninin aşina hareketlerine zorladığı, kardeşimin seçtiği daha eşitlikçi bir ilişkide belli. Yaşadığı yerde bu hayvanların serbest bırakılmasının neden yasak olduğu da: Fişek gibi fırladıklarında yetişip tutabilene aşk olsun!

O, tazıdan anda yaşama ustası olarak ibret aladursun, bugün şevk kavramını düşünürken kafamda canlanan imge bu oldu. Sabahları yataktan iştahla, heyecanla kalkmamı sağlayan, o dönem ilgim neye yoğunlaştıysa onun, kayışımı ucundan çeken enerji küpü tazılığı. (Sabah meditasyonun ortasında kayışını bir oraya, derken birden dönüp buraya çekerken: Şu konuda şunu bir sorarak ara, filancanın kitabına danış. Belki bir de.. Sahi.. Dur dur dedim, şimdi sırası değil, hele bir nefes al, sakinleş. “Bari kısacık bir not alsan da kafanda uçuşturduğum bu fikirleri unutmasan..” Bir açıl ve zamanını bekle hele diye aklımdan geçerken kendime ve tazılarıma güldüm.)

Aslında kayışımızın ucundaki tazılar birer kanal; devreyi kapayıp bizi kaynağa, yaşam sevincine götürüyorlar.

Arka arkaya köpek sahibi olanları şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Gerçi biraz daha yakından baktığımda tazı arayüzü olmaksızın da iliklerimde duyabileceğim bir temas bu.

Yalıtımsız hayata çıplak elle temas.

30 Aralık 2023 Cumartesi

ELLEN J. LANGER

Sağlığımı ele alabildiğimi gördükçe bilim ve sağlık konulu podcastlar ilgimi daha da çekiyor. Merakla izlediklerim arasında Zoe de var. Alanında ses getiren bilim insanı konukları, onların bir anda mesleki jargona kayıvermelerini tatlı bir üslupla dengeleyen sunuşuyla en sevdiklerimden. Ellen Langer ile orada karşılaştım. Harvard’ın ilk kadrolu, kadın psikoloji profesörüymüş. 70’lerden bu yana çok sayıda araştırmasıyla konusu farkındalık. Onun yaklaşımıyla bu, kitapçıları doldurup taşıran, mekanik egzersizleriyle pek bir yere varmayan piyasa farkındalığından belirgin bir şekilde ayrılıyor. Söyleşisini dinledikçe kulaklarım sivrildi. Şimdi de elimde yazılalı 35 yıl olmuş aynı adlı kitabı var.

Budizm başta, Uzakdoğu gelenekleri, dinlerinden esinlenen (ve suyu çıkarılan) farkındalıktan farklı bir sorudan doğmuş. Langer, adına gayri farkındalık diyeyim (mindlessness), farkındalığın karşıtının gündelik yaşamlarımızda tuttuğu yerden yola çıkmış. Çevre, yetişme koşulları ve eğitim temelli koşullanmaların yerleştirdiği, sonuçları en azından verimsiz, en kötü haldeyse yıkıcı olabilen otomatik davranışların altından hep bunun çıktığını görünce peki, farkındalık nasıl oluyor, o neyi değiştiriyor sorularının peşine düşmüş.

Onun henüz edinmediğim son kitabı The Mindful Body vd konusundaki söyleşisi, benden yeni yıl dileklerime ekleyeceğim iyi bir armağan olur diye düşündüm. Özellikle kararlar ve duygular konusunda söyledikleri nefes açıcı.

https://www.youtube.com/watch?v=8Y-kgEN0oJE&t=119s

Ufkumuzun biraz daha açılacağı, daha az şiddetli, daha huzurlu, sorunlara bakış ve çözümler konusunda yaratıcı bir yıl olsun!

*

Langer’ın en sınırlayıcı bulduğu katı anlayışlardan birinin kaynağında vakitsiz bilişsel bağlılık var (prematüre cognitive commitment), (ben buna kısa yoldan leb demeden bademi anlamak derim). Bunlar bir bağlam oluşturuyor ve bir kez tutsağı olanın ne kendisine ne başkasına dışına doğru adım attırmıyor. (Aklıma ilk gelen güncel örnekler vatanseverlik ve milliyetçilik oldu.)

Konuyla ilgili, Mindfulness kitabından çevirdiğim bir bölümü de ekleyeyim.

 

Sınırlayıcı Düşünce Biçimleri Olarak Entropi ve Doğrusal Zaman

Kıt kaynaklar inancıyla ilişkili bir kavram da entropi, yani kapalı bir sistem içindeki bir varlık ya da organizasyon örüntülerinin aşamalı olarak çözülmesi veya parçalanmasıdır. Entropi kişiye kontrol duygusu veren bir düşüncedir; zaman içinde yavaş yavaş yıpranan bir sistemde, her şeyin aynı kaldığı veya kendiliğinden daha iyiye gittiği bir sisteme kıyasla daha fazla müdahil olma olanağı vardır. Entropi kavramı evrene dair, gücü azalan büyük bir makine imgesi doğurur. Çoğumuzun üzerinde hiç düşünmeden kabul ettiği böyle bir imge neyin olanaklı olduğuna ilişkin algımızı sınırlayan talihsiz ve gereksiz bir anlayış da olabilir. Alternatif bir dünya görüşü, sözgelimi gerçekliğimizin ne ölçüde sosyal bir yapı olduğunu gören bir anlayış, daha fazla kişisel kontrol getirebilir.

Sabit sınırlara beslenen inanç birçok fizikçinin görüşleriyle uyumlu değildir. Örneğin James Jeans ile Sir Arthur Eddington, evreni tanımlamanın en iyi yolunun onu olağanüstü bir fikir olarak tanımlamak olduğuna inanıyordu. Oradadır ve üzerinde etkide bulunmamıza açıktır. Herhangi bir sistem tamamlanmanın eşiğine geldiği an şu an öngörülmeyen yeni bir şey keşfedilecektir.

Bizi aynı şekilde gereksiz yere sınırlayabilen bir diğer kavram da doğrusal zaman anlayışıdır. Zaman kavramlarının tarih boyu çeşitli kültürlerde nasıl değiştiğini göz önünde bulundurursak bu sınırlayıcı görüşü daha kolay sorgulayabiliriz.

Bazı kültürlerde zaman evrensel bir şimdi olarak görülür. Papua Yeni Gine açıklarındaki Trobriand Adalarında insanlar geçmişi şimdiki zamanın öncesi olarak düşünmez. Trobriand’lılar gibi Hopi Kızılderilileri de, benzer işlevleri yerine getiren birçok kavramları olmakla birlikte (dönüşüm, gerçeğe karşı hayali gibi) bizim doğrusal zaman kavramımızı kullanmazlar. John Edward ilkel dönemlerde zamanın bir “her şey bir anda” olgusu olduğu yorumunu yapıyor. Polinezyalılar herhangi bir serüvenin yeniliğini reddeder. Sadece mitolojik bir kaşifin yolculuğunu tekrarladıklarına inanırlar.

Diğer bir zaman anlayışında zaman döngüsel olarak görülür. Pisagor zamanın her bir ayrıntısının tekrarlayacağına inanıyordu. Uzakdoğu’da birçok dinde savunulan reenkarnasyon döngüsel zamana dayanır. Nietzsche de evrenin döngüsel, olayların tekrar edebilir olduğunu savunuyordu. Bu bakış açısında önsezi geleceğe bir bakıştan çok geçmişte başka bir döngüde ne olduğunu görmektir. Döngüsel bir zaman modelinde gelecek ile geçmiş birbirinden ayrılamaz.

Tek boyutlu bir zaman modelinde bile hareket sadece tek yönlü değildir. Geçmiş gibi gelecek de şimdiye “yol açabilir.” Daha sonra gireceğim sınav için şimdi ne çalışmalıyım? St Augustine, “Dolayısıyla, der, şimdinin çeşitli boyutları vardır… geçmiş şeylerin şimdisi, şimdiki şeylerin şimdisi ve gelecek şeylerin şimdisi.”

Kant, zamanı -dünya tarafından “verilen” ya da ona yansıtılan bir şey olarak değil de- algıyı organize etmenin bir aracı olarak tasavvur eder. Bu kavramdan yola çıkarak matematikteki “sentetik a priori” görüşünü geliştirmişti: dünyanın gerçeğini ona bakmadan bilebiliriz.

İnsanın zamana ilişkin anlayışını değiştirmesi entelektüel bir egzersizden fazlasıdır. Örneğin farkındalık ve sağlığı ele alacağımız 10. Bölümde iyileşmenin daima belirli bir süre aldığı inancını sorguluyoruz. Alternatif zaman görüşleri böyle bir sorgulamayı daha akla yatkın kılıyor. Aslında zamanın anlamına ilişkin kesin görüşler saçma görünüyor. Saygın fizikçi Ernst Mach, “Şeyleri zaman içinde ölçmek tümüyle gücümüzün dışında,” diyor. “Tam tersine, zaman, ona şeylerin değişimiyle vardığımız bir soyutlamadır.”