14 Aralık 2023 Perşembe

FİLTRELER- FİLTRELER

Bir şeyin, herhangi bir şeyin sivrilerek dikkatimin ön planına çıkabilmesi için ne çok koşulun hizalanması gerekiyor!

Dikkatim onu dört bir yana çekiştiren etkilerden (kaygılar, arzular, akıl çeliciler) nispeten özgür, açık olabilmeli.

Nesnesine ilgi, merak ya da ihtiyaç duymalı.

Bildiklerini bir yana bırakıp kapıyı bilmediğine açabilmeli.

Bu nesnenin zemini sürülmüş bir tarla gibi hazır olmalı.

O vakit filtrelerimden su gibi içime akabilir.

Yoksa, hazır olmayışın, direncin, tepkinin, önyargıların üst üste sıralanan filtrelerinin tepesinde ayva gibi takılıp kalır. Benim dikkatimin sahnesinde yıldızlaşan şeye onu sunduğum kişiler omuz silker, dudak büker, hazır-bayat reflekslerle alaşağı eder. Ya da bu kadar bile algılanmadan geçilir. Tıpkı bu yıldıza benim de geçmişte belki yapageldiğim gibi.

Kişisel-çevresel koşulların bu karmaşık etkileşiminden soyutlanmış “tavsiyeler” onun için bu kadar havada kalıyor olmalı. “Kişisel gelişim” vd girişimlerin pek yol aldırmaması bundan mı? Ben yaptım iyi geldi, sen de yap!

Dikkatimin sahnesinde böylesine berraklaşmış, etkinleşmiş duran şeye onun öyle olmadığı kişi gözlüksüz bir ileri derece miyop gibi “bakıyordur.” Tıpkı benim de miyop kaldığım nice şey gibi.

Hiç değilse bunu öğrendim. Benim için ışık ve yoğun bir enerji, heyecan kaynağı olanın, onu böyle ışıldatmış koşulların yokluğunda karşımdaki için taş kadar donuk kaldığını. Herhangi bir şey ifade etmediğini.

13 Aralık 2023 Çarşamba

ARNOLD

Schwarzenegger hem kendisi olarak hem de kafamda aldırmadığım bir klişeydi. Netflix’teki, 75 yaşından gerilere uzanarak kendini anlattığı 3 bölümlük belgeselin başına da öylesine oturdum.

İlk bölüm çocukluğu, gençliği ve vücut güzelliği.

İkinci bölüm film yıldızlığı.

Üçüncü bölüm Kaliforniya valiliği.

Saatten saate ilgim çeşitli açılardan uyandı. Sonuna geldiğimde al sana Amerikan Rüyası dedim.

Ama bu, rüyaya, insanın sınır tanımadan düş kurma dürtü ve zorlanımına, oralardan da neden-sonuç ilişkilerini ne kadar basmakalıp ve etrafsız kurageldiğimize bakışıma hoş bir yeni örnek vaka oldu.

*

Üç ayrı yaşam yolunu Arnold bir taneye sıkıştırmış. Hepsinde itici gücü en iyi olmak, en tepeye ulaşmak. Doymak bilmeyen “en” açlığı bir alanda yapılabileceği yapıp zirvelerine birkaç kere tırmandıktan sonra onu yenisine itmiş.

Başarı açlığı ve tatmin tanımamasının altında, artık benzeri durumlarda ilk bakışta seçebildiğim şeye işaret ediyor: Huzursuz veya yarı namevcut anababanın onayına bağımlı ve aç olan çocuğa. Çocuk ilerde girdiği yetişkin kalıbında bir durup kendisine kulak verilmedikçe dibi delik kovasıyla yılmadan usanmadan uzaklardan su taşıyarak değirmenini döndürmeye çalışıyor. Göz boyayabiliyor hatta kamaştırıyor ama hep “Derdin ne senin yavrum” denmemiş o çocuk. Kovasının dibi delik kalıyor.

Schwarzenegger’in kovasını savaştan yenik dönmüş Nazi askeri babasının, yaşadığı ağır TSSB ile deldiği, şiddet gören annenin de bunu yamayacak halde olmadığı anlaşılıyor.

Arnold için doğduğu yer olan güzelim Thal yöresini cehenneme çeviren ve Amerika’da ütopikleştirdiği bir kaçış cenneti bulmasına yol açan böyle bir çocukluk.

Amerika dünya aleme pazarladığı Rüya’sı ile kovası delikler için doğal bir mıknatıs; Arnold ile tencere ve kapak olmuşlar.

Kendini ilk iki hayat bölümünde seyirlik olarak pazarlayıp kendisi seyredilip onaylanmaya ne kadar açsa seyretmeye o kadar doyamayan kalabalıklardan bunun semeresini bolca alıyor.

Valilik faslı da öyle başlıyor ama ilginç bir şeye evriliyor. Amerika’nın alışılmışın dışına esneme yeteneğini sonuna kadar kullanarak zerrece anlamadığı yönetim “işine” de önceki girişimleri gibi, cesaretle ve hedeflerinde sergilediği gözü karalıkla bodoslama dalıyor. Valiliğin kitabını bilmiyorsam kendiminkini yazarım der gibisine cesareti, atılganlığı insanların, kitlelerin yüreğine dokunma kabiliyetiyle harmanlayıp her yiğidin harcı olmayacak işbirlikleriyle (Demokratlar!, azınlıklar, kadınlar ile) belki kendini bile şaşırtacak kadar başarılı oluyor.

*

Arnold’ü ilk bakışta siyah ya da beyaz denecek koşulların son derece akışkan bir şekilde birbirinin içine aktığı bir seyir olarak izledim. “Olumsuz” ile “olumlu”nun durmadan birbirini doğurduğu bir seyir.

Rüya müthiş bir dizi başarı hikayesi olarak görülmüştü. Bu bize Amerika’nın dedikleri kadar bereketli bir başarı zemini olduğunu mu gösteriyordu?

Yoksa bizim bireyler halinde gördüğümüzün ucu bucağı olmayan bir iç-dış koşulların ürünü olduğunu mu?

Amerika’nın düşleyebildiğini gerçekleştirme olanağı sunduğunu mu, yoksa rüya görenlerin akıntılara çektikleri küreklerle yarattığı bir diyar olduğunu mu?

Amerikan rüyasında Rüya neydi, gören hangisiydi?

Amerika, rüyasını görenleri kamçılayarak mı Amerika oluyordu?

Bu rüya büyük ikramiyesi tek, büyücek ikramiyeleri sayılı bir piyangoydu da sermayesini bütün dünyadaki milyarlardan mı devşiriyordu?

Kulağımdaki Avusturya Almancasıyla “Sen yok musun Arnold, yapmışın yapacağını” deyip tv’yi kapadım.

3 Aralık 2023 Pazar

SARI ŞAMANDIRA

 


Bir sabah perdeleri açtığımda karşımdaydı: Koyun ortalık yerinde sapsarı bir fenercik! Bu da nerden çıktı diye sorduğum arkadaşım, yok, o bir işaret şamandırası, dedi.

Ne yapıyor ki orada?

Belki tabanın sığlaştığı bir yeri işaretliyor.

Yeni mi aklına gelmiş de balıkçılar dışında teknelerin uğramadığı kış vakti göreve başlamış?

Orada batan bir tekne olduysa belki onu gösteriyordur.

Kim bilir kafasından neler geçiyor ama bu plastik minyatür fener, gözümün sabah ilk iş onu aradığı bir ahbap oldu.

Sarı plastik banyo ördeklerini andırmasıyla genel çocukluğun tatlı hislerini, küvetin sıcağı kuşatıcı, mis kokulu suyu, annenin dokunuşu, ördekle oyunlar vd uyandırarak gözümden kalbimde birikmiş anlara uzanıyor, içimi ısıtıp yumuşatıyor.

Dün yanlarından geçerken ağlarını onaran balıkçılara sordum.

Ha, o mu, dediler, şamandıra değil, büyük tekneleri uyaran bir fener, aşağıdaki balık çiftliklerinden kopup gelmiş. Sahil korumaya haber verdik, gelip çekecekler.

Etrafında sınır iplerinin beyaz makaralarından oluşma kopuk halkalar halinde denize yayılmış, adeta zil çalan etekleriyle demek ta üç koy öteden bata çıka gelmiş. Tam da sarı plastik bir banyo ördeğinin yapacağı gibi.

Gözlerim onu arayacak.

 


2 Aralık 2023 Cumartesi

KESKİN BIÇAK

40 yıllık sebze bıçağını pazara, bileyiciye götürdüm. Yorgun bir beygir gibi çalışıyordu, bilensin. Ne vakit görsem tırnaklarımı uzatasım gelen taşı döndürdü (“Bunda güzel manikür yapılır, ha?”), bıçağı birkaç saniye tuttu. Dönüp zımparada pürüzsüzleştirdi. Bir parça gazete kağıdının ucuna şöyle bir değdirmesiyle incecik bir şerit kesivermesi bir oldu. Aynı kağıda sarmaladığı, şimdi artık Ferrari’nin şahlanan aygırına dönmüş deminki yorgun beygiri uzattı.

Bıçak, ertesi sabah kahvaltı çanağıma yeşillikleri doğrarken bir an kesme tahtası üzerindeki bu minyatür yağmur ormanında kaybolan parmağımın ucuna da gazete kağıdına yaptığını yaptı. Yüzeysel ve küçük kesikten durmadan kan sızarken profesyonel mutfaklarda çalışmanın akut tehlikesini tenimde bildim. Tevekkeli değil, eğitimleri teknikle başlıyor.

Zihnim bıçakla karşılaşmalara bilenmişken akşam Netflix’te karşıma Surgeon’s Cut diye bir belgesel çıktı, daldım içine. Dört bölümünde dünya çapında mesleğinde çığır açmış birer cerrahın öyküleri, yaklaşımları, bıçağı ele alışları anlatılıyor. Biri kadın, bir prenatal, bir beyin, bir karaciğer nakli bir de kalp cerrahının operasyon görüntülerini de içine alan hikayeleri. Ölüm-yaşam, kibir-tevazu, tanrı-insan; ameliyathaneleri büyük temaların arenası. İnsan bedeninde bilinmeyenin dipsizliğine dalar gibi giriyorlar. Devede kulak olduğunun fevkalade bilincinde oldukları ve durmadan biledikleri bilgilerini Prometheus’un ateşi sunuşu gibi insan hayatına sunarak. Tutkuyla, huşuyla, büyülenerek.

İyi kullanılmış bıçak onları ölüm, evren ve sonsuzluk karşısında yüceltiyor.

Belgeselin sonuna gelmeden bir arkadaşım başka bir cerrah belgeseli önderdi: Bad Surgeon. Starlaşmış İtalyan göğüs cerrahı Paolo Macchariani’nin tüyler ürpertici macerası. Yaptırdığı plastik yemek borularını, bedende çoğalıp protezi gerçeğine dönüştüreceği iddiasıyla kök hücrelere bulayıp taktığı umutsuz kanser hastalarıyla başlıyor. Daha sonra, birtakım yaşamsal olmayan sorunlar yaşayan sağlıklı insanlara geçiyor.

Macchariani, neşter ehli pek çok meslektaşı gibi tanrılığa yaklaşmak ile insan olmanın uçurumu arasında gidip gelmiyor; tanrı katını mekan tutmuş gibi dolaşıyor. Özgüveni fazlasıyla şişmiş, karizması yoğun ve sadece kadınları değil, ameliyatlarının çoğunu gerçekleştirdiği, İsveç’in yüksek prestijli Karolinska Enstütüsü (Nobel Tıp Ödülü burada veriliyormuş) yönetici ve birlikte çalıştığı hekimlerini, sayısı bilinmeyen denek bulduğu Rusya’da yöneticileri, kendi ülkesini, dünya basınını, gözleri kamaştırıp orada burada uç veren kuşkuları kendisi yerine susturup savuşturacak kadar ikna ediyor ve kurban yakınlarının rızasını alıyor.

Onca pırıltı ardında hiçbir dayanağı olmayan yönteminde doğrudan insanları kobay olarak kullanıp korkunç acılarla ölüme terk ediyor. Ve arkasına bile bakmadan yeni kurbanını (şu ülkeden güya aile kuracağı bir kadın, bu ülkeden bir ameliyat gönüllüsü) ağına düşürmeye koşuyor.

Foyası meydana çıktığında bile fazla bir bedel ödemeden yoluna devam ediyor.

Bıçak ve iki yüzü.

(Aslında çok daha fazlası. İnancımızın dayanakları ve körleştiren bir güvene kapılma mekanizmalarını da gözler önüne sermesiyle şu gündemdeki Fatih Terim Fonu bağlamında da pek ilintili.)

*

Bu sabah da, meyveyi onunla doğrama! diyen kendimi dinlemeyip diğer elimde bir parmağı kestim.

Sözü dinlenmeyen yanım, bu sersemin kanını durdurmak için kalkarken, “Sen kim Ferrari kullanmak kim! O işi kurtarıcı-katil cerrahlarla mutfak erbabına bıraksan?” diye söyleniyordu.