24 Ağustos 2018 Cuma

MAYIN TARLASI


Yakınlardaki bir kapışma, bir kez daha, bu sefer daha etraflı ve zülfüyâra dokunur bir yüzleşmenin yolunu açtı. Aynı yerde duran ve her basışta aynı şekilde patlayan psikolojik mayınlar(ım) ile yüz yüze geldim.

Pekişmiş tepkilerin adı psikolojide tetikleyiciler. Tekrarlana tekrarlana o kadar otomatikleşiyorlar ki diz altı refleksinden hiçbir farkları yok.

Sıkıştın, mayınına basıldı, tetikleyici aynı devreyi harekete mi geçirdi?

Öfkeyle havalara sıçra.

Sigaraya-yiyeceğe- içkiye sarıl.

Arkanı dön, kepengi indir.

İpleri çekilmiş kukla gibi hep aynı yoldan kaç ya da saldır.

Ama nereye kadar?

Son kapışmada diğeriyle aynı anda mayınlarımıza basıldı. Patlama o kadar şiddetli, savurucuydu ki narkotik bir uykudan birden uyanmış gibi oldum.

Neler ne zaman oluyor?

Bir kere büyük bir güç açığa çıkıyor. İçe ya da dışa patlasın, müthiş bir güç. Anlamaya, onarmaya, çözmeye koşulabilir bir güç değil ama. Asitli, koparıcı, bütünden uzaklaştıkça parçalayıcı, yıkıcı bir güç. O bu haliyle şiddetlendikçe ben zayıflıyorum. (Olumlu güç ise sana karşı değil, seninle birlikte yükselir.) Algım daralıyor daralıyor, kuvvetten hızla düşmenin oyucu inkarı haline geliyorum.

Sonra gelsin hikayeler. Tutarlığı, bütünlüğü (yani düzeni yeniden) sağlamanın kurguları, kılıfı. Bırak bunları. Ağlarından kurtul. Dur, bak.

Neyle tetikleniyorsun?

Seni gerenler ne?

Strese girdiğinde hangi eski kaçış alışkanlıklarına dönüyor ya da dışa patlıyorsun?

Patlamanın ardından dünya sana hep aynı düşmanca (en azından karşıt veya uzak) hasım olarak görünüyor ama bu gördüğün aslında sensin, daha doğrusu kemikleştirdiğin tepkin.

Görüşüm hiç bu kadar berrak olmamıştı. Demek artık tepkilerimle özdeşleşmiyor, onlara dışarıdan bakabiliyor, yani savunma zorlanımı hissetmeden yaklaşabiliyor, dokunabiliyorum.

Esaret insanın içindeki bu mayın tarlasında başlıyor galiba.

O zaman özgürleşme de?

*
Son zamanlarda okuduklarımdan

bir yazı


bir de kitap



Bakış

22 Ağustos 2018 Çarşamba

ÖYLE BİR EĞİTİM


Bana flütü tutmayı, notaların yerlerini gösteren ilk hocamı aradım. “Yerli parçalar verecektin, yarıda kalmıştı. Devam etsek?” dedim. Pazartesileri kaldığımız yerden flüt seanslarına döndük.

Ne aradığımı hâlâ pek bilmiyorum. Heyecan takviyesiydi biraz (ona hiç gerek kalmadı şükür). Bizden parçalarla değişik bir ses katmak. Haftada bir “şehre inip” insana karışmak. Kalanı da aramadan bulacaklarıma bıraktım ki çoğu zaman olduğu gibi asıl ödül de (henüz netleşmemekle birlikte) o oluyor.

İlk sürpriz, hocamın nota yerine nota adlarını vermesiydi. Nota okumayı gözünde büyütenlere bu daha kolay gelebilir ama uzun vadede zordan kolayı yok. Notayı kendinden okumak yerine adını okuyup bunu diğer temsil sistemindeki yerine oturtmak iki katı iş. İlk bakışta kolay olanı ilk bakışta zor olana çevirip çalmak. Ve tabii çok eksik. Tempo, onunla birlikte es’ler, nüans, vurgular, süslemeler belirsiz. “Ama bu şekilde de kulak gelişiyor” diyor hocam. Kaldı ki onlarca öğrencisine vereceği parçaları tek tek notaya dökmeye zaman da yok.

Bunu rastgele karşıma çıkmış bir engel/zorluk/çözümü kazanca dönüştürülecek bir rampa olarak aldım.

Kolay pes ettiğimi söylüyorum ama bazı alanlarda-zamanlarda doğru olan bu yorum bazı alanlarda da düpedüz hak yemek. Flüt bunlardan biri. Beni yaşadığım ana canlandırıyor. Sıkıcı, zor vs sıfatlardan arınmış bir bağlılıkla çalıştıkça çabamı kendi enerjisini üreten bir dinamoya dönüştürüyor. Aradığımı biliyorum: Sesim, anlatımım. Enstrümanın organik bir parçam haline gelmesi. Ama çalışırken uzak hedefler değil, bir ölçüden diğerine önümdeki var. Kendimi tümüyle verdiğimde (en güzeli de o, hep veriyorum) aynı, tekrar anlamını yitiriyor. (Bir aşçı tuza “hep aynı!” der mi?) Tekrar daha iyiye, berrağa, akıcıya gidişin aracı, onun için malzeme aynı da olsa ele alınışı hiç aynı olmuyor.

Bir müzik defteri aldım. Adlarıyla verilen notaları noktasız virgülsüz, alışveriş torbalarını tezgaha boşaltır gibi porteye döküyor, oradan çalışıyorum. Okumaya alışmış kulağımı duymaya açmayı öğreniyorum. Biraz dağınık bir iş ama arada sırada asfalttan toprak yollara sapmak beklenmedik keşiflere davetiye çıkarmak değil mi?

21 Ağustos 2018 Salı

BAYRAM SABAHI


Şafak vakti kuduruyorlardı. Kapılara çarpa, paspasları alt üst ede birbirlerini kovalıyor, kıstırıyor, on iki pati, üç kuyrukluk yumaklar halinde yuvarlanıyorlardı. Aşağı indiğimi fark ettikleri an şimşek gibi dağıldılar. Geride yerlere yuvarlanmış nesneler ile karıncaların üşüştüğü bir kemik parçası, eğitim için kullanıldığı belli, kafası koparılmış bir karışlık yavru yılan ve ağustos böceğinden kalma kanatlar bırakarak.




Bekleyin dedim verandayı süpürürken, size asıl ziyafet birazdan başlayacak. Batı koyundaki kesim yerinden melemeler şimdiden yükseliyordu.

Kurban ile bayram eden insanoğlunun kestiğinden elbet size de düşer.

*
Arife günü bir maniye başladım.

Aksın kanlar, kutlansın bayramlar,

Kesilsin gırtlaklar, kabarsın coşkular

Deşilsin iç organlar, bahşiş toplasın çocuklar

Doldurulsun bağırsaklar, sevindirilsin yaşlılar

Zıvanadan çıkıyordu, bıraktım.

Son parti karıncayı bahçeye süpürür, ortalığı toplarken kim bilir kaçıncı kez düşünüyordum.

Ne? Neden? Nasıl?

Kan dökmeyle bayram edilen bir kültür ile vahşet eğilimi arasında bir bağ kurulabilir mi? Seyirlik hale getirilen öldürmenin kolektif dışavurumunun kontrollü bir alanda ritüelle sınırlandırılması onu ehlileştirir mi? Politik doğruluk, iğdiş edilmiş adlandırmalar çağında boğaz kesmeye boğaz kesmek demek, insanın doğasında olanla yüzleşip “normale dönme” vesilesi midir? Hayvana insan için oraya konmuş bir şey olarak bakmak ile onu bir can olarak tanımak insanları nasıl karşı karşıya getiriyor? İnsan, gücünün yettiği her şeyi kullanarak bu çağa gelmemiş mi? Ona her şey mubah derken sözü edilen de bu güç değil mi? İtiraz neye? Savurganlığa mı? Öldürmenin aleni olmasına mı? Onu vahşete vardıran hoyratlık ve özensizliğe mi? (Ama özen ve incelik başka hangi alanlarda bizi tanımlayan özellikler ki?) Bundan tatmin duymanın meşrulaşmasına mı?

Cevaplardan biri, neden çoğunluk kan dökülmesiyle bayram ederken birer ikişer artıyor görünen bir azınlığın buna itiraz ettiği ise kafamda giderek açıklığa kavuşuyor. Tepkilerimiz eninde sonunda gelip kendimize neyi nasıl anlattığımıza dayanıyor.

Kurban bayramı bıçağın gırtlağına dayandığı hayvanı da katledeniyle birlikte kutsayan kutlu bir vecibe, kanın harç edildiği toplumsal bir kaynaşma mı?

Körü körüne bir itaat, anlamsız bir kıyım ve bununla bayram etmenin dayanılmaz iticiliği mi?

19 Ağustos 2018 Pazar

BİR YORUM


“Bu toplumun yüzde 99 küsuru farkında olsun olmasın AKP’li. Bu yüzden bir muhalefet olamıyor. Bu yüzden hiçbir şey değişemiyor.”

Rastladığımda kalakaldığım, itiraz ettiği şey kadar sert, keskin ama düşündürdükçe de düşündüren bir yorum.

Mutlaklaştırmak.

Tek seslilik.

Başka’ya tahammülsüzlük.

Saik ister muasır medeniyeti yakalamak ister kendi suretinde bir düzen kurmak, kapitalizmin gözünü çıkarmak ya da emperyalizme sağdan, soldan savaşlar açmak vd olsun.

Ülkenin yarısının karşı çıkışı, bütün o iktidarsız öfke, böyle bakıldığında oyunun değişmesine değil, sadece topu elden kaçırmaya değil mi?

Geçelim dekor-kostüm, cila, hatta atmosferi, itiraz ettiklerimizin dibinde, özünde aslında neyi temsil ettiğiyle yüzleşmedikçe gerçekten de aynı gemide bir o kıyıya bir bu kıyıya sürüklenmeye devam edeceğiz görünen.

*
Öte yandan, algıda seçicilik güdümlü gözlemlerden başka dayanağı olmayan bu tür buldozer genellemeler tam da eleştirip araya mesafe koymaya çalışılan (ben/biz öyle değiliz!) tavrı tekrarlamıyor mu?

Çok karmaşık toplumsal durumları, dinamikleri ham, sığ, nüanssız bir damgalamayla yetinmek yerine (böylesi böcek sokuğunu kaşımak kadar bir geçici rahatlama sağlasa da) yaşananı kendi içinde anlamaya çalışmak uzun vadede çok daha iş görür değil mi? Çok katmanlı, nüanslı bir kavrayışın yolunu açmak. Şu kör suçlamaların, “haklı” nefretlerin ötesine geçmek artık?