10 Ekim 2017 Salı

SAVUR

Hayat ile Leo’nun kulübelerine kapatılması epey zor oldu. Bugün de aynı mücadeleyi vermemek için kapalı kaldılar. Koca evi korumak yavruları Havil’e düştü. Beni taraçada görmesiyle mesaisine başladı. O paralana dursun, flütümü çıkardım. Bir an şaşırır gibi olduysa da hırlayıp bağırmaya devam etti. Bunun üzerine müziği bırakıp şansımı seslerle denedim. Tiz, patlamalı sesler ilgisini çekti. Peslere aynı tepkiyi vermedi. İletişim kurmaya çalıştım. Dinleyip çeşitli cevaplar denedim, bu benden, sen ne dersin diye bahisler açtım ama Havil’in önce görev anlayışı, deneyi uzaylılarla iletişim kurmaya çalışmak kadar sonuçsuz bıraktı.

Ev sahiplerim mi?

Bir yanda Havil, bir yanda ben, hayatlarına hayli ses getirdik.

Masmavi, diri bir güz günü daha. Esinti güneş vuran yüzümü yalıyor.

Havil de ben de sustuk.

Kuş sesleri, uzak havlamalar, sayfaların hışırtısı.

Sessizlik.

*
Her gün 1,5 km öteden seyrettiğim Savur’a. Rehber, işini gücünü bırakıp gelen (“Ne demek! Eşref Abi gece yarısı arasa koşar gelirim”) genç bir adam, Murat.



Dar sokaklar, geçitlerden kıvrılarak Savur’un kurulduğu yamacı çıktık. Eyvanı han olarak kullanılmış Hacı Abdullah Bey konağının kapısını çaldık. Nezihe teyze bizi içeri aldı. (Ziyaretçi kabul eden tek konakmış.) Galoşları ayağımıza geçirip odadan odaya geçtik. Kalın taş duvarların ha dedin mi ısınıverecek iç mekanları büyük bir aile ve ziyaretçi kalabalığını barındırmak üzereymiş gibi sergilenmiş. Sedirler, sekiler, yer sofraları oturulmaya, mangallar yakılmaya, sandıklar açılmaya, üzerinde yün yorganlarıyla demir karyolalar ve beşik yatılmaya hazır. Oysa kalabalık çoktan çekilmiş. Kazanlar kaldırılmış, durmadan yanan ocaklar yerini ufaltılarak dönüştürülen bir mutfağa bırakmış.



Çatıya çıktık, soluğum kesildi. Karşı yamaçtan bütün Savur’a ve ötelere çepeçevre bir bakış. Berrak göğün ikindi ışığı altında ışıl ışıl. Tepeden aşağı pul pul yayılan görkemli konakların, taş minarelerin arasında renkli kasaba evleri. Bu bakış Savur’a iyi bir giriş. 

Geldiğimizden farklı bir yoldan, ziyaretçi kabul etmeyen konakların (kimi aslına sadık kalırken kimi çelik parmaklık-füme cam salgınından nasibini almış eklerle genişletilmiş, pencereleri Pimapenli), yabani gür yeşil bahçelerin, yıkık evler ve şimdinin dört duvarlarının arasından indik. Kahvede oturup çay içerken Murat Savur’u, Savurluları anlatmaya devam etti. Nihayet 10-15 yıl önce bitirilen kan davaları ile yoksul halkın kanını emen beylerin hükümranlığının kırılmasında Eşref bey ile babasının adı bir kez daha geçtiğinde, Savur’a tayin edilen kadı dedesinden ona dek ailesinin üç kuşağının yörede bıraktığı izin, etkilerinin derinliği belirginleşti. “Beylere Eşref Abinin babası karşı durdu, fakir halk da ondan cesaret alıp arkasında oldu.” Haksızlığa, zulme karşı susmayan, insanlarının esenliği için durmadan mücadele etmiş, dört bir yandan hayır duası alan bir baba, oğul ve torun. Eşref bey olanca tevazuu ile “Yok canım” dese de dengelerin bu kadar oynak olduğu bir bölgede yirmi yıl boyu halkın kesintisiz desteğini –gönüllerini kazanarak- almak az şey değil. Bir ömre dört beş ömürlük yaşantı sığdırmış, daha da sığdıran başlı başına bir şahsiyet Eşref bey. İnce, güçlü, adil. İlginç bir “kendine rağmen” lider. Hikayesi yazılmalı bir gün.



Biz kahvenin önünde otururken sokağın alt ucunda bir topluluk belirdi. Oraya buraya uğrayarak yokuşu çıkıyorlardı. Savur’un yerine kayyum atanan HDP’li belediye başkanıyla (yargılanmış, aklanmış) meclis üyeleriymiş. Ayşe hanım sivil giyimli iki kişiyi gösterdi. “Polis. Burada biraz kalınca kimin ne olduğu anlaşılıyor.” Telsizini saklamaya pek de özen göstermeyen biriyle önümüzden geçtiler. Onları üzerimize doğrultulu uzun namlusuyla bir zırhlı araç izledi. Önümde dikilen düzgün sakallı genç bir siville irkildim. Dik bir sesle kim olduğumu, ne yaptığımı, fotograf çekmek için emniyetten izin alıp almadığımı sordu. Bir yere oturtamadığım bu sorgulamayla ne yapacağımı çıkarmaya bile çalışamadan Murat araya girdi. Öteki cevap vermeden kafasını salladı, çekip gitti. Ne hakkı, hangi hukuk, şimdi bir de üzerine tuz biber eken OHAL ile? Kafa tutan azınlık, otoriteye boyun eğmenin, uymanın, bulaşmamanın iliğine işlediği çoğunluk (o kısa anda içimde hangisinin hakim olduğunu, hangisinin de ortaya çıkmasına özlem duyduğum bir potansiyel olarak durduğunu ayan beyan bildim) ve ipini bu ikisi arasına gererek çoğu blöften ibaret güç oyununu sürdüren iktidar cambazları.




Eskiden beylerin kahvesi ahalininkinden elbette ayrıymış. Aralarında husumet olan beyler bile iki dirhem bir çekirdek, aynı kahveye gidermiş. Mardin’de iki yıl sonraya gün veren Ermeni terzilerden pahalı kumaşlarla giyinir, kıyafetlerini İstanbul’dan zamanın modası fötr şapkalar, kunduralarla tamamlar, ciğeri beş para etmezler bile böylesine ayrışmış kıyafetlerin cilasını çektiği satın alınmış otoriteleriyle halkı çalımından geçilmeden ezermiş. Dayanaksız güç düdüğünü, birinin çıkıp blöfü görerek kağıttan kaleleri dağıtacak bir “Hadi ordan!” demesine kadar öttürmüş. Meydan okunmadıkça gücün parodisi bile yetiyor diyeceğim ama hangi güç sonunda blöfe, gözdağına ve güç olarak görülmesinde karşılıklı uzlaşmaya dayanmıyor ki?

YEŞİLSU





Ortasından Savur çayının aktığı vadiler kavak ve meyve bahçeleri, bağlarla yemyeşil. Ekin tarlalarının sarı yamalarıyla kat kat, dalga dalga yeşil. Akşamüzeri çayın bir kolu üzerindeki mesire yeri Yeşilsu’ya çay içmeye gittik. Salkım söğütlerin, çınarların yansımaları arasında ördeklerin dolandığı durgun, serin-yeşil gölgeli bir su kenarı. Onca kuruluğun ortasında hoş bir sürpriz. Birleştirilmiş masalar etrafında bir erkek topluluğuyla aşağıda tek tük kadın dışında suya uzanan ve dallar arasındaki yer minder-masalı derme çatma sekiler boştu. Kız isteniyormuş. Yabancı değil, aile arası. Sonradan hem gelin hem damat adayının ninesi, tavşan lakaplı, cin gibi olduğu söylenen yaşlı kadın yanımıza gelip hal hatır sordu. Akraba arası evlilik hâlâ yaygın olsa da geçmişte mal varlığının bölünmemesi dışında bir de kan davalarından ötürü zorunluluk haline gelmiş. Karşı aileden kim o düşmanlığa, gerilime göğüs gerebilirmiş ki?




(Arkası yarın)

9 Ekim 2017 Pazartesi

MİDYAT'TAN DEREİÇİ'NE

MİDYAT




Midyat’a köyüyken şimdi onunla birleşen ve her yerdeki gibi yayılarak yükselen bloklarla tepeden bakan Estel’den girmek sevimsiz. Kazılan ana cadde (iş makinelerinin gıcır gıcırlığı küçük grubumuzdaki belediyeci dostlarımızın dikkatini çekti. Aldıkları ödenekler, saçılan paralar, yolsuzluklar), PKK saldırılarına karşı yüksek beton bloklarla çevrili karakollar, betonun toz toprak içinde yeşilliksiz ve kesintisiz devam eden sivil egemenliği.. Bir kenara itilmiş eski Midyat da ayrı. El konulmuş Süryani evleri, konaklar, yeni (neyse ki Müslüman!) sahiplerinin aymaz hoyratlığıyla yüzüne kezzap atılan eski yıldızlar gibi (hepsi öyle değil). Çıkmaz mı, çıkar mı, çıkarsa nereye, buralarda hayli zaman geçirmedikçe anlaşılmayacak, yumuşak ya da sert dönüşlerle gözden yiten daracık sokaklar, geçitler, aralarına dalarak bedeninle de hissedilecek ayrı bir keşif konusu (iki yanı taş; güneş tepede olmadıkça gölgelik, en sıcakta bile serin bir avuntu sunduklarını hayal ettim).



Yöre zanaatları yerini basmakalıp hediyeliklere bırakmış. Telkari niyetine satılanlar (gümüş olanları, altın işleri daha incelikli) yığınla ıvır zıvıra karışmış.


(Midyat'ta hoş bir meydan)


(Savur yolundan gelirken. Taş ocağı olarak kırılan tescilli sit alanı. Yasanın yerine geçen gözü dönmüşlüğün bir kurbanı daha.)


YAŞAM MANASTIRI –DEYRULUMUR, NAMI DİĞER MOR GABRIEL


Midyat’tan çıktık. İdil yönünde yola koyulduk. Bir yanda tarlalar, derken sarı-boz tepeler arasında ilerlerken Eşref bey, “Eskiden buraların meşe ormanları karşıdan karşıya geçilemeyecek kadar gürdü” dedi. Tek tük meşe arasında bir kamyonu yükleyen kesiciler gördük. Yasal mı, düz kaçak mı, kılıfına uydurulmuş (“Adına ıslah derler”) kaçak mı? Bugün onun arabasıyla gezdiğimiz Şehmuz, kesimin güvenlik nedeniyle de olabileceğini söyledi. Pusu kurulmasına karşı.

PKK Mardin ve Savur’a hiç saldırmamış. Midyat’ta olay olmuş. (Karşısındaki lokantada oturduğumuz karakol yüksek beton bloklarla çevrelenmişti.) Civar yollardaysa yol kesme, adam kaçırıp öldürme defalarca yaşanmış.

Olanca sükunetiyle her an parlayabilecek bir çatışma potansiyelinin mekanında olmak. Yanardağın eteğinde uyumaya benziyor, çay içmeye, gülüp sohbet etmeye, manastır gezmeye.

*
Mor Gabriel girişinde bir grubun geleceğini, acele edersem onlara katılarak gezebileceğimi söylediler. Sol yanı zeytinlik ve meyve bahçesi olan ağaçlı uzun yoldan seğirttim. İşlemeli yüksek duvarlardan içeri, geniş bir alana yayılmış olan ana yapıya girdim. Tekirdağ’dan gelen iki otobüslük kafileyi (şen bir orta yaş grubuydu) beklerken yöreye özgü çan kulelerini, taş tırabzanı işlemeli merdivenlerle birbirine bağlanan kemerli cepheli mekanları, aralarındaki iç avluları seyrettim.



Taş ve işçiliği bu bölgede dantelin latifliğiyle taşın oturaklılığını birleştiriyor. Uyandırdığı duygu sağlam bir uçuculuk.

Rehberimiz yağmur sularının toplandığı yarım kubbe biçimli sarnıca oturmuş, bekliyordu. Cemaatten (ama manastırdan olmayan) bir Süryani. Modern dansçı ile bir pars vb karışımı hareket ettiğini göreceğim uzun, ince bir genç adam. (İsmini Yakuz olarak anladım, bilmiyorum öyle miydi ama kafamda ona uydu.)



Neşeli kalabalığın gelişi ve ilk sorularıyla (buranın yurtdışındaki Süryanilerin desteğiyle ayağa kaldırılıp yaşatıldığı bilgisi üzerine sorulan bir “Diyanet de yardım ediyor mu?” ile izleyen gülüşmeler) tur başladı.


Yakuz’un anlattıkları kadar anlatımına da çekildim. Akıcı bir Türkçeyi hafif bir şive ve alışılmadık iniş çıkışlarıyla şarkı söyler gibi konuşuyordu.

“Kendi aramızda? Süryanice konuşuruz. Sami dillerden ve Arapça ile İbranice’ye yakındır. İsa’nın dili Aramice’ye. Onun dinini ilk kabul edenler de Süryaniler olmuş.”

Süryaniler. Bir vakitler Turabdin olarak anılan bölgede çoğunluğu oluştururken azala azala bugün sayıları iki bin kalan kalmayan halk. (70’lerde gidenlerin kalanları da yanlarına çağırdığı büyük bir göç dalgasıyla Avrupa ve Amerika’ya dağılmışlar –ilginç, bir grup da çok daha önce, yüzyıllar evvel ticaret yapmak üzere Hindistan’a yerleşmiş.)

Üçte biri kalmış bir harabeyken yeniden ayağa kaldırılan büyük manastırın vaktiyle bin kişiye hizmet verirken bugün rahip, rahibe ve civar köylerden burada kalıp okullarına giden öğrenciler olmak üzere 60 sakini varmış. Çoğunlukken eriyip gitmenin, “başka” inancını, kültürünü, kimliğini sürdürmenin duygusunu bir kez daha hayal etmeye çalıştım. Yolda girişin nereden olduğunu sorduğum, Türkçe bilmeyen çok yaşlı rahibe gözümde canlandı –yürüteci ve bin bir zahmetle ilerlemeye çalışıyordu. Benden kat kat güçlü oldukları ortada, yüreğim yine de kanadı örselenmiş bir kuş karşısında duyacağı esirgeme hissiyle açıldı.



“Yüzde 70’imiz Ortodoks olsa da Katolik, Protestan, Nasturi, Keldani, başka mezheplerden Süryani de vardır.”

Başka zamanlar üzüm ezmede kullanılan büyük, taş vaftiz havuzu. (Evet, bütün bedeni içine alan tam vaftiz yapılırmış. Başlangıçta İsa’nın vaftiz edildiği 30. yaşta, bakmışlar insanlar pek o vakti aşamıyor, Adem ile Havva’nın İlk Günahından arındırılmadan ölmemeleri için doğumdan sonraya alınmış. Bu sırada kirveleri, babaları, soy soplarıyla geçtikleri kilise kayıtları güvenilir ve çok uzak geçmişe dayanan şecerelerin kaynağı olmuş.) Havuzun üzerindeki kubbe, revaklı geçitler, iç avlular, Meryemana Kilisesi. “Süryani/Doğu kiliseleri batıdakilere göre çok sadedir. Nedeni okuma yazma. Batıda olmadığı için İncil insanlara resimlerle, ikonalarla anlatılmış. Doğuda okur yazar çok olduğundan buna gerek duyulmamış. Bizim tek kilise süslememiz böyle perdelerdir” diyerek kutsal eşyanın durduğu nişin önündeki perdeyi çekti. Lacivert zeminde doğrulmuş İsa göründü. Üzerindeki Süryanice kitabede bunun bir diriliş sahnesi olduğu okunuyormuş. (Aslını söyledi, kısacık bir cümle. Nasıl derim bilebilsem bir kulak dolusu Süryanice konuşmasını, mesela bir fıkra anlatmasını isterdim.) “Ne yazık ki perde işleme sanatını bilen son kişi olan teyzemiz yakınlarda öldü. Doksanlarındaydı. Bu gördüğünüz onun bir eserinin bilgisayar baskısı.” [1]

Tur, manastırın iki kurucusundan Mor (Aziz) Gabriel’in mezarının bulunduğu yerde sona erdi.

Mor Gabriel ya da Deyrul Umur, yani Yaşam Manastırı.

Çoğunluktan bir avuçluğa, güvenilir şecerelerden köksüzleşmeye, yürüteciyle ağır, çok ağır hareket eden yaşlı rahibeden devamı gelmeyecek sanatlara ve hafızaları yüklenen bilgisayarın nimetlerine, yollar ve kesilişleri ve uzayıp gitmelerine; doğuş, değişim, yıkım ve yine doğuş döngüsünden (alın size Hıristiyanlıktaki bağ, üzüm, ezilmesi, şarap simgeleri) geçip duran yaşam ile manastırı.

DEREİÇİ – KELLITH (GİLİG)


Savur-Midyat arası, taş evlerden oluşma, çoğu uzun zaman önce terk edilip yağmalanmış, birkaç Müslüman ailenin sonradan yerleştiği bir Süryani köyü. Midyat dönüşü Süleyman bey ile karısı Hisne hanımı ziyaret ettik. Kırk yıl önce Almanya’ya göçmüş (“Ama vatandaşı olmadık!”) Süryani ailelerden. Çoluk çocukları orada yetişmiş, evlenmiş. (“Bizim düğünlerde dört türlü müzik çalar: Arap, Kürt, Süryani, Türk.”) Hisne hanımın onca zamandır ilk gelişiymiş (“Burada ailem kalmadı ki, içim çekmedi”). Işıl ışıl Bavyera’dan karanlığa gömülmüş ıssız bir taş köye. Güvenlik hissinden camları kırılıp eşyası talan edilen harap bir evin ürküntüsüne. Ya yalnızlık? Tatlı (kanıksanmış) kırık dökük bir hüzün yayılmıyor muydu onlardan?



Dolunay tepenin yanından doğar, toz toprağı ayağa kaldıran bir keçi sürüsü köye girerken  merdiven üstüne kurulan sofraya bir tabak daha meyve geldi. Eşref beyi nasıl ağırlayacağını bilemeyen bir aile daha.

Köye bir kez daha, bu sefer gün ışığında görmek, kiliselerinden birini ziyaret etmek üzere ertesi öğleden sonra da gittik. Katolik, Protestan, Ortodoks, üç mezhebin birer kilisesi var. Ortodoks bir ailenin kendisi için yaptırdığı yapının anahtarını kıpır kıpır genç bir Süryani kadın olan Sabiha buldu. Hep birlikte giderken oradan buradan bir çırpıda hayat hikayesi ortaya çıktı. İsveç’e göçenlerdenmiş. Anayı babayı, kardeşlerini burada, köyde bırakmış. İşi (uçaklara yiyecek hazırlayan bir şirkette), rahatı iyiymiş de anasını babasını koyup gitmek.. Türkçesi şiveli, kopuk kopuktu ama yüreğinin yükü dilini de yokuş aşağı yuvarlıyor, ruhunu bazen sözcükleri bulamayışı da olduğu gibi yansıtıyordu. Ah o iki başlılık, Sabiha’nın da içini sıkıyor, bölüyordu, belli.



Sonra, Süleyman beyin de gelişiyle yol kenarındaki koca dutun altına bırakılmış plastik sandalyeleri çektik, hep birlikte oturup Arapçalı, Türkçeli sohbet ettik. (Süryaniceyi Midyatlı Süryaniler bilir, diğerleri Arapça konuşurmuş.)



Dutun karşısında rengarenk plastikten oyuncaklardan bir oyun parkı vardı. Görünmeyen çocuklara. Taş köyün plastik eğlenceliği.



(Arkası yarın)




[1] Daha sonra Mardin’de gezdiğim Keldani Kilisesinin görevlisi adı Nasra olan bu teyzenin sadece amatör olduğunu, sanatın başkalarınca sürdürüldüğünü söyledi.

8 Ekim 2017 Pazar

MARDİN

Başkalık, indiğim yerin dilimden almaşık, yoğun bir tat gibi geçirdiğim adından başladı: Mezopotamya.

Bin yılların zaman ateşiyle pişen, taşan, helmelenen kazan.



Havaalanının önünde Şırnak tabelasını görmemle de ikiye bölündüm. Şırnak’ın uzak, soyut bir fikir değil, gidip gelinen (yaşanıp ölünen) bir yer olduğunun bu işareti, kozmosunun pek mikro olduğunu mahcubiyetle idrak eden turistin oryantalist heyecanını, daha serinkanlı, etraflı ve tarafsız bir bakış isteğiyle karşı karşıya getirdi.

Misafirleri olduğum Eşref beyle Ayşe hanım geldi, beni Ekim’in 3’ünde hâlâ 30 derece olan kupkuru sıcakta Şırnak tefekkürümden aldı, ilk kez göreceğim Mardin’e doğru yola koyulduk.

İkindi güneşi altında arazi, kıyısında bereketli tarım alanlarıyla boz (aslında sarı) bir kır halinde dalgalanıyordu. Gecesi derler ama Mezopotamya’nın gündüzü de yumuşak tepelerle kaba dalgalı, derken dümdüz, deniz duygulu.



Rengi toprağınınkinin devamı olan taşı ve işçiliğini eski ile yeni Mardin’in arasındaki Kasımiye Medresesinden görmeye başladım. Çiğ, çıplak, mideye kimliksizliği, hafifliğiyle oturan “Yeni” Mardin’i (TOKİ blokları, her yerdekiyle aynı başka bloklar, nirengi oluşturmayan sokaklar) geride bırakıp tepedeki eskisine çıktık.



Arabadan indik, oryantalisti, gözlemcisi; ikisini de salıp Mardin’in üç diline karıştım.



*
Sabah. Konağın üç vahşi bekçi köpeği: Leo, Hayat ve Havil. Eşref bey akşamdan uyarmıştı. Sadece onu ve bakıcılarını tanıyan köpeklerle denemeye gelmezdi, onlar serbestken bahçeye çıkmamalıydım. Ben de ahbaplık girişimine akşamdan başladım. Demirli pencereden görünüp aşağıda deliler gibi havlayan köpeklere kokumu, sesimi tanıttım. İlk yatışan Hayat oldu. İri bir dişi kangal. Gidip az ötede yattı. Eşref beyin psikopat dediği Leo, kulağı kesik, postu karalı, iri dişli bir kırma, bir süre daha ortalığı inlettikten sonra sustu. Yavruları Havil azimle havlamaya devam etti. Acelem yok deyip pencereyi kapadım.



Herkesten önce uyandım. Aşağı inip köpeklerle selamlaştım. Havil avaz avaz bağıra dursun, evin önündeki taraçaya çıktım. Taze güneşin altına bir iskemle çekip oturdum.

Savur’un biraz dışı. Çepeçevre tepeler (“Gece karşıki karakoldan önlerindeki tepelere bazen yıldırma ateşi açılır, korkmayın”). Bozlu, yeşilli eteklerine serpişen köyler. Uzaktan köy sesleri. Tek tük arı, sinek vızıltısı.

Ayaklarımı uzatıp defterimi açtım. Leo ile Hayat basamakların altında alıç ağacının dibine uzanmışken Havil demir kapının önünde kaldı. Bir süre sonra nihayet susup üst basamağa yayıldı. Doğaçlama ıslığıma üçü birden kulak kesildi. Dışarıdan gelen köpek sesleriyle de beni bırakıp o yana seğirttiler.


Yarın değilse öbür gün bahçeye çıkarım. Sanıyorum.

(Arkası yarın)

2 Ekim 2017 Pazartesi

İYİ BİR KOMŞU

Yağmur altında çamurlardan seke seke İstanbul Modern’e vardım. Dört bir yanı inşaat; sel baskınında uçup gidemeyip bulduğu tek bir taşa tüneyip kalan yaralı bir leyleği andırıyor.

Kaçırmadığıma sevindiğim İyi Bir Komşu başlıklı Bienalin ilk durağı oldu.



Vaktine göre bienalleri bıyık altından güle, standart sanatseverin diz altı tepkisiyle aldatıldığım vehmine kapıla, karnımı doymamış, elimi böğrümde hissede ya da müthiş bir şekilde vitesim yükseltilip esinlenmiş, keyifle, iştahla ama her daim eğlenerek gezdim.



John Cage’in Seçme Yazılar’ını yeni bitirdim. Parmaklarımı sanat ve nesnesi ne olabilir (nedir’den ziyade), üreteni ve tüketeni bununla nasıl ilişkilenebilir sorularına daldırmamla kafam, algılarım hayli bilenmişti.

Duvarlarda, inşaat perdelerinde vs kat kat afişin soyulmuş katmanlarından kalanlarla kaplı yüzeyler bana Felemenk ressamların anlı şanlı eserleri kadar ilginç gelir. Gözümle yalamaktan hiç bıkmadığım böyle yüzeylerle sergide karşılaştığımda Marcel Duchamp’nın sözü gelip gediğine oturdu: “Dikkatinizi verdiğiniz her şey sanattır.”

İşte bu kadar!

Klasik büyük ustalar dikkati kalabalıklar yerine de işleyip sıradan ölümlüler için görkemi ezici ürünlere ulaşmışlar. Dikkatin böylesi artık onların tekelinde değil. Hayatta kalmak daha az odaklanma istedikçe dikkatin artanıyla ve bolca da örneğin yardımıyla kendi sanatımızı (bazen sadece algılayarak) kendimiz eyleyebilir olduk. Bienallerin bana vaaz ettiği bu.



Duchamp’nın pisuvarının afallatıcı olmaktan çoktan çıktığı, irkiltmenin, bağırmanın, zırvalamanın kanıksandığı bir zamanın sonunda Dikkat yeniden uyuklamaya başlıyor.

Bienalin bu ilk ayağını “Anladık, geçiniz” diyen uyuşukça bir ilgiyle gezmeye başlamıştım –her an herhangi bir şeyle tutuşabilir parlayıcı Dikkati hemen oracıkta, yüzeyin altında hissediyordum ama.

Bir iş kepçesinin (azılı metal, sarı) köşeye kıstırdığı hakiki dal-yaprak öbeği, acı acı kokusuyla yapım için yıkımın çığlık çığlığa haykırışıydı.



Dar uzun bir odanın karşılıklı iki duvarı boyunca diplerine dökülmüş sıvalardan kalan üzerinde kesik kesik devam eden protestocu kalabalıkların freskleri (güçlü Gezi çağrışımları) başkaldırının yükselip sönüşlerine bir manzume. (Bangır bangır bir kreşendodan sessizliğe, unutuluşa).

Daha videolar, yerleştirmeler. Bir kez havaya giren göz-kulağın sergi dışını da sergi-sanat konusu haline getirmesi.


Eskinin ustalarıyla aramızda dolanan yenileri Bak, dur, bir daha bak, gör demede birleşiyor. İlki bu işi ulaşılmaz gösterirken ikincisi “Uyuklayan dikkatin ötesine sen de geçebilirsin, neden olmasın?” diyor.

Sıradanın bu şekilde sıra dışı bir hal alması hoş. Ama ne oluyorsa dikkate ve dikkatle oluyor. Kerata, bir kez silkelenip uyandı mı hayatla gelen düğün bayram.



*
Rum Okulunda artık iyiden iyiye uyanmıştım. Yapıtların (bunlara “iş” denmesi benim hoşuma gidiyor) göbeğinde.



Kırık Cola şişeleriyle yerleştirilmiş Çimen, nadiren okuduklarımdan biri olan açıklamasıyla kesici bir derinlik kazandı. Güney Afrikalı sanatçısı çocukluğunun duvar üzerine döşenen cam kırıklarının anısından yola çıkmış….



(Açıklamaları okumaya üşenirim. Olası katkılarına eskisi gibi burun kıvırmasam, giderek daha fazla takdir etsem de sanatçıyla onun yolunda iletişim kurmak, labirente kendi başıma dalmak ya da dalmamak kadar ilgimi çekmiyor. Doğrudan deneyim ya da temassızlık. Nesnesi değil de kişi olarak sanatçıyla iletişim konusunda tembel bir tüketiciyim.)





Terastaki “şey,” dün iki yerde gördüklerimin tepe noktası oldu:

İç içe geçerek labirentsi bir şekilde yayılan odalar. Çırılçıplak, bembeyaz. Öngörülmez bir biçimde yükselip (2 m kadar) alçalan (ancak bir kedinin geçeceği kadar) geçitler, bağlantı açıklıklarıyla.



(Rum Okulu, çatıdan görünüş. Bunun adını Yeşil koydum.)




(İki hafta kadar sonra konuya devam etmek üzere.)