12 Temmuz 2016 Salı

İNCE BİR RUH

Gözü divandaki saza takılan elektrikçi “O flüt sesi sizden mi geliyor?” diye sordu. Lamba takmaya gelmişti. Evet, ama nereden duymuş ki? Neredeyse otuz yıllık lambanın artık duvara kaynamış olmasından korktuğum paslı vidalarını gayet ekonomik hareketlerle sökerken “Geçende Korsan koyunun oralardan geçiyordum” dedi. “Birden kulağıma gelmeye başladı. Masal gibiydi..” Bileziğinde en yenilerinin kanatları hala belirgin, diğerleriniyse zamanın toza çevirdiği böcek kalıntılarından kalın bir katmanla eski fanusu bana uzattı. “Ortaokulda bize de vermişlerdi. Çalardım. Sonra unuttuk gitti tabii.” Elleri ustaca işlemeye devam ederken uzaklaşan bir sesle ekledi. “İnsanın bir müzik aleti çalması öyle güzel ki. Önemli.. Hangisi olursa olsun.” Buralıymış ama babamın köyünü, civarları tanıyordu. “Pamuk toplamaya gelirdik çocukluğumuzda.”

Tıkıt tıkır, tertemiz çalıştı. Gittiğinde babama sordum. Tanıyormuş. “Ne zaman karşılaşsak yerlere kadar eğilerek ellerime sarılır.” Geldiğinde selamlar selamlamaz babamın okuduğu kitabı alıp ilgiyle karıştırmış.


Bodur bir gövdede ince bir ruh.

10 Temmuz 2016 Pazar

BU SABAH

Plastik sabomun kalın tabanına deve çökerten dikenleri saplana saplana kestirme patikadan Flamingo tepesine çıktım. Doğu koyuna bakan yamaçta buranın Aphrodisias olduğu vakitlerden kalma duvar kalıntısına, kuru çalıların yanı başına minderimi, onun üzerine de kendimi yerleştirdiğimde güneş, tuzdan kalınlaşmış şapkamın siperliğindeydi. Sapsarı kılıfından çıkardığım flütü sessiz bir selamlaşmayla elimde tuttum. Gözlerimi ışıl ışıl denize salıp ter dereleri ve soluğumu yatışmaya bıraktım.

Sonra başladım.

Azim ile motivasyon birbirini doğuran, besleyen şeyler. İkisi birlikte de derinleşen konsantrasyon demek. Konsantrasyonsa kendini bölünmeden, tek parça halinde ana, yaşadığına verdiğinde olanları yaşatıyor. Müthiş bir.. somluk var bunda.

Burnum notalardan kalkmamış. Yürüyüşçü çifti 37. egzersizde ancak önüme geldiklerinde fark ettim. Önden giden adamdan başının üzerine kaldırdığı elleriyle sessiz bir alkış aldım, kadın da kır çiçekleri demetini sallayarak selamladı. Hızla geçerlerken konsantrasyonum da herkesle dost bir köpek gibi onların peşinden gitti bir süre.

Toparlayıp Rooda’nın çeşitli kaynaklarda adı övgüyle geçen kıvraklık alıştırmalarına geçtim. Başlayalı iki hafta oluyor, ilk sayfadayım.

Azim, motivasyon, konsantrasyon sabırsızlığa hiç yer bırakmadığı için bunların yan bir ürünü öyle bile algılanmayan sabır. Amaç daha iyi olmak ama bu şu an neysem onu bir an önce geride bırakma dürtüsü uyandırmıyor. Zamanla barışığım. Kurgusal, hayali, arzulanan bir gelecek fikrine sıçramayacak, olduğum yerde derinleşecek kadar barışık. Sonuç, başta dünya kadar hantal kaldığım egzersizlere elimin giderek yatması. Bu da beynimde yeni doğan bir bebek hararetiyle oluşan, karmaşık ağlar ören nöral yolları tam anlamıyla elle tutulur yapıyor.

Çiftten epey sonra gelen yürüyüşçüyü de son anda fark edecek kadar kendimi vermiştim. Adam önümden geçerken elini kalbine götürerek selamladı. Flütümü eğerek karşılık verdim. Konsantrasyonum bu kez de flütün ucundan kayıp gitti. Ama zaten sonuna gelmiştim. (İnsanlara duyarsızlaşmak için gidip bir parkta, yol kenarında vs çalmalı.)

Flütü güneşe doğru kaldırıp tersinden içine baktım.

Işık, bir oktav boyu deliklere hücum ederek gövdeye doldu, flütü hafifçe çevirişlerimde halkalar halinde hareket ediyordu.

Asklepion’un, tepesine pencereler açılmış şifa/telkin tüneli gibiydi.


Kendimden geçtim.

8 Temmuz 2016 Cuma

AVA GİDEN AVLANIR

Kalabalık birden hücum etti. Dağ taş su insan doluverdi. Sesler, çığlıklar, kornalar, çerçöp, kabaran dalgalar halinde kavurucu sıcağa, sineklere karıştı.

Akşamın 6’sında batı koyunda tokyolarımı koyacak yer arayarak, iş çıkışı belediye otobüsüne biner gibi denize girdiğimde yüzümde ter katmanlarından daha yapışkan bir gülümseme vardı. Hazzın gülümsemesi.

Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak!



Burun kıvırmadan, itmeden, gıcık kapmadan kalabalığa karıştım. Bir iki yüz metre sonra geride bırakıp ilahi bir sessizlikte sırtüstü uzandım, kendimi suyla birlikte usulca dalgalanmaya bıraktım.

Sessizlik şah damarın kadar yakın aslında.


Gürültü, kalabalık, karmaşa gibi o da önce senin içinde.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

İŞİD

Ramazan, tenhalığını bir ay daha uzattı, Korsan koyu müzik stüdyom oldu. Sabah güneşle birlikte kalkıp kısa bir kahvaltının ardından yolunu tutuyorum. Koyun uzun zaman gölgede kalan ucunda oturup insan sessizliğiyle dinginliğe dalıyor, ruhumu bunlarla akort edip başlıyorum. Üç gün sonra bayram. Cennetsi tenhalığın Eylül içlerine kadar son günleri.

Bu sabah çakıllı eğimden inerken çoğu bastığım yerde kalan dikkatimi tuhaf bir dağınıklık çekti. Şemsiyeler.. yerlerde. Şezlonglar darmadağın. Dünkü rüzgar? Yanlarına geldim. Hayır! Rüzgar filan değil. Biri, birileri ellerine balta, keser, aletleri alıp parçalamış, ayrılabilen arkalıklarını dört bir yana savurmuş. Dört beş tane de suyun birkaç metre açığında, dipte. Beton kaideleri çakıllardan çıkarılan şemsiyeler devrilmiş.

Ürperdim. Bir an buradan gitmeyi düşündüysem de kaldım. Oturulur yeri kalmış bir şezlonga oturup notaları başka birinin keser darbeleri arasına yaydım.

Kat kat işleyen beynim bir yandan gamlara çalışırken bir yandan da aklımı, içimi tarıyordu.

Korkunç bir öfkenin izleri arasında notaları inip çıkmayı garipseyen yanımla bunu sarsıcı bir duygu olarak yaşayan, işine bakıp gündelik müzik alıştırmalarını yapan ve kurcalayan yanlarım iç içe, çaldım, hissettim, düşündüm.

Yaşanırken görmek bile gerekmiyor, öfke öyle bir şey ki izleri de yıkıcı. (Bomba sonrası çağrışımları.)

Aklıma böyle bir yerde bile İŞİD sempatizanları geldi. (Bir hafta önce dağın üzerinde uzaktan kumandalı irice bir araç uzun süre uçtu, durdu, baktı. O gece İHA’ların bomba yağdırdığı rüyada da böyle bir yandan izleyerek kalmıştım, kaçmadım.) Akıl ve korku nerede ise kuşku da orada. Biraz daha sonra mantığım devreye girdi.

Arkasında bin bir hikaye olabilir. Gayet sıradan, kişisel, site ve yönetimine yönelik, güç bunlara yettiğinden başka bir yerden buraya çevrilmiş.. herhangi bir şey.

Sonra kökeni ve faili de önemsizleşti.

Asıl neyle sarsıldığımı ayrımsadım.

İç-dış, kişisel-kitlesel, haklı-haksız, savunulabilir-tartışılamaz.. Geçti bunlar bir kalem, geride özüyle öfke kaldı.

Doğan, patlayan, doğuran, çoğalan, infilak eden bombanın oksijeni emmesi gibi solunacak hava bırakmayan, aklı başa toplamanın gerektirdiği alanı korkuyla, güya savunma olan ilave saldırganlıkla dolduran.. öfke.

Şu halimize bak dedim: Zangır zangır. Asit saçan-saçılan.


Hepimiz İŞİD’iz.