8 Ekim 2015 Perşembe

SOFRAYA BUYURUN

“Ya tartı yanlış ya da zayıflamaya devam ediyorum” dedim.

“Yanlış değil, ben de” dedi babam. Geleli 2-2,5 kilo vermişiz. “Bu hareketle normal.”

“Yani kanser olmayabiliriz?”

Güldü. “Yok canım! Hem ne yiyoruz ki?”

Fazla bir şey değil. Salata ya da cacık eşliğinde tek bir çeşit –tahıl veya sebze. (Ben haftada bir balık, Silifke’ye indiğimde gözüm dönmüşse bir de kebap.) Aralarda (çoğu bahçeden) meyve. Et-tavuk, hamur işi, kızartma yok. Abur cubur ve içki de. Katlar arasında babam 16, ben 30 basamağı sayısız kere inip çıkıyoruz. Yürüyüş, yüzme..

Tek sayfaya haydi haydi sığacak bu düzeni yaz, 180-200 kopyasını çıkar; işte göründüğü kadarıyla güneyde bir sezonumuz.

Ama hayatla, çevreyle, birlikte olduklarınla ilişki içte derinleştiği, zenginleştiğinde rutin, dış şeylerde aynılık azaltıcı, yoksullaştırıcı değil, dikkat aslolana odaklandığından çoğaltıcı. Besleyici.


İçi renkli yaşamlar bizimki.

6 Ekim 2015 Salı

ORDA BURDA

Önümde bej bir Renault 12 steyşın. (Bunların tarihten silindiği yer bu bölge olacak. Ama bugün yarın değil. Belki bir 150 yıl daha sonra.) Arka camının sol üst köşesinde Semanur, karşı köşeye de Sudenaz köşegenel yazılmış. Bagajında üst üste domates kasaları görünüyor. Sollarken, bir elinde cep telefonuyla direksiyondaki genç adama göz ucuyla bakıyorum. Geçip sağ şeride girene kadar bütün bir hikaye yazılıp bitmiş oluyor.

*
Yeni duble yol üzerinde açılan ilk yer: Çamlık Et Lokantası. Bitişiğindeki kulübenin alnında boydan boya kırmızı harflerle “Ailenizin Kasabı.” Brr!

*
Silifke’de bir gübre şirketinin güneşten bütün renkleri atmış, hepsinden geriye gerçekdışı soluk bir mavi kalmış reklam afişi: “Gübreyle büyüyün.”

*
Koca dut ağacının orada beton yoldan toprak patikaya sapmıştım ki yoldan finosuyla gelen bir kadın, kelimeyi ağzına almanın yettiği derin bir tiksinti-kaygı ifadesiyle yüzü allak bullak, “Orda yılan yok mudur?” dedi. Otlardan temizlenmiş, kenarındaki zeytin ağaçları için çapalanmış toprağa baktım. İçimden, gel sen de buradan yürü, köpeğin gerçi ev içi kullanım için üretilmiş ama yazıktır, sonuçta o da köpek, ayakları doğa görsün demekle o kadar meşguldüm ki dışımdan verdiğim cevap bana bile tuhaf geldi:

A yok, pat pat yürürseniz kaçarlar.

Yılan mı?! Bir zamanlarmış o. Akrepler, çakallar, oklu kirpiler, denizde vatos, rengarenk balıklar çok, insan pek azken. Artık hamamböcekleri bile azaldı. Yerlerine biz varız.


Zeytinleri sulayan bacağım kalınlığında siyah sert plastik boruya çocukça bir dürtüyle çıktım. Kollarımı iki yana açıp Anakonda Anakonda diyerek birkaç adım attım.

5 Ekim 2015 Pazartesi

SİNEKLİ ETÜD

Vurdum Flamingo Yoluna. Burnu dönüp çamların gölgesine oturdum. Notaları kuru iğnelerin üzerine açıp başladım çalmaya. İlk kara sinek, varlığımın (terli bedenimle ayaklı bir sebil) farkına varmakta gecikmedi. Buranın sivrileri yaman olur. Kemikli. Sürdüğüm ilaç onları uzaklaştırıyor ama kara sineğe yapacak hiçbir şey yok. İlkini dalga dalga çoğalarak diğerleri izledi. Başımda vızıldayan, konan, kovulup yeniden aynı noktalara konan bir sürüyle devam ettim.

Sineklerin konduğu parmaklarımı kovmak için kaldırdığımda notalarla birlikte parça değişiveriyor, sağa sola salladığım flütle de cümle birden cırtlaklaşıyor ya da bir büyükbaş böğürtüsüne dönüyordu. Öyle komik ki daha sinirlenemeden güldüm.

Yeni bir ses deneyi haline gelen bu sinekli düo devam ederken, ikinci bir ses olarak sineğe (ve benzerlerine) sinirlenme üzerine düşünmeye başladım.

Ne oluyor? Nasıl oluyor?

Bir uyarana ne gibi bir tepki vereceğimi beyin kararlaştırıyor. Buna kız, çok kız, çileden çık, hoşlan vs. Tepki, sığırın konan büveleği kuyruğuyla savuşturması kadar düz bir refleks olabildiği gibi, uyarana atfedilen anlamlarla son derece çetrefil de olabiliyor.

Misal sinek. Sokacak, canımı yakacak, yumurta, parazit, mikrop bırakacaksa uzaklaştırmak gerek. Tamam. Ama böyle bir tehlike yoksa konup gezinmesine bu kadar aşırı tepki vermek niye?

Teninde öngörülmez hareketli bir şeyin teması neden huylandırıcı? Rüzgarın yüzüne düşürdüğü kendi saçların da rahatsız eder ya da elbisenin ensene batan etiketi. Ama bunlarla zıvanadan çıkmazsın. Sinekle çıkarsın. Bunda ona seninkine karşı çıkan bir irade atfetmek yok mu? O kadar otomatik, hiç durup incelenmeden tekrarlanan bir tepki ki pekişmişliği normal görülmesine yetiyor. Sinek kondu mu kovalanır, ısrarıyla deliye dönülür, bu böyledir!

Bu arada çaldığım parçada duraksadığım yere baktım. Parmakların teker teker hareketinde (ve sineksiz aralarda) artık hoş bir ses çıkarıyorum, bayağı olgun. Ama iki, üç, dört parmağın aynı anda kapanacağı yerlerde (sol’den do’ya geçiş gibi) hareketim o kadar akıcı değil. Aksamayı mikro seviyelerde görmek için çok yavaşladım. Çalışı büyüteçle izlemek gibi bir tür. Ve parmaklara öğrenmek, alışmak için zaman kazandırmak.

Aynını sineklerle de yapmaya koyuldum.

Gergin zembereğinin ucunda çat diye olup bitmeye hazır tepkini andan ana izle. Sineğin dolaşmasından huylanıyorsun. Ama bununla, şimdi yazarken defterin sayfa ayracı kırmızı kurdelenin bacağına (aldırmadığın) değişi arasında hiçbir fiziksel fark yok. Fark, tepkini nasıl kodladığında. Birine sinirlen, diğerine aldırma. Tepkinin haklılık hissi, katılığı, yoğunluğu aslında sineğin kendisinden daha asap bozucu değil mi? Böyle seyrederek, (telkinle değil; telkin hemen hiç kullanmadığım bir araç) neler olduğunu anlayarak kodlamayı ne kadar değiştirebilirsin?

Sineği kaldır, yerine nahoş (herhangi bir şey) ve ona tahammül-tahammülsüzlüğü koy. Durup anlamaya çalışmadıkça otomatik pilotta pekişen refleks tepkiler, evet, kesinlikle onlara yol açan uyaranlardan çok daha kısıtlayıcı, stres yaratıcı.

Sol’den mi’ye, sol’den re’ye, fa’dan do’ya yavaş yavaş, parmaklarımdaki sinekleri kovmadan, kendimi hislerini sonuna kadar götürmeye bırakarak gidip gidip geldim.


Bir taşla iki sinek vurduğum çalışmayı da böyle tamamladım.

3 Ekim 2015 Cumartesi

GÜZ GÜNÜ

Okullar açıldı. El ayak birden çekildi. Nedeninden habersiz doğayı insana çevirip şaşkınlığını hayal ederek gülümsüyorum. “En güzel zamanım. Sıcağın, ışığın, renklerin en tatlısını sunuyorum. Huzuru. Nereye kaçıştınız ki böyle birden?”

Ama hep orada olan, fark edilmek için zihnin yatışmasını bekleyen dinginlik, ıssızlığın getirdiği sessizlikle öne çıkıp derinleşiyor.

Kavga gürültü, çatışma, kan-ter-gözyaşı, düşüncesiyle zehir olup içime akmıyor. Kaçmadığım, sulandırmadığım bir gerçeklik olarak orada. Sessizliğin kıyısında.

Mavi dupduru. Işığın sarısı artık cırtlak değil. Canlılığı usul. Suyun sıcağı havanınkiyle birlikte gösterişsiz ama büyük bir sevgiye denk bir dokunuşla kucaklıyor bedeni.

Güneş batarken çatıda oturuyorum. Gözlerim kapalı. Hafif esinti yumuşak bir fırça olup altın ışığı, ısıyı üstüm başıma yayıyor. Kulağımda denizin sesleri.


Kendinden ibaret bir sonbahar gününün dört duyulu tuvaliyim.