19 Aralık 2014 Cuma

ÇEKME ELİNİ!

Bir arkadaşım, her seferinde irkilip pençeyi yediğim sağı solu belirsiz kedisiyle oynarken beni böyle uyarırdı.

Benden hızlı çıkan vahşi, ateşten kaçırır gibi çekiverdiğim ellerimi epey tırmaladı, diş geçirdi. Ne o değişti ne ben.

Nice zaman sonra ataklıkta ondan geri kalmayan başka bir kediyle bu uyarıya kulak vermeyi akıl ettim.

Güzel güzel okşanırken bedeni birden şahlanan bir kobra gibi kıvrılan kediden elimi çekmedim. Ben durdum. O da. Gevşekçe bıraktığım elime hamlesi bir anda gevşedi. Tırnaklarını içeri çekti, dişleri etime şöyle bir dokundu.

Oldu.



*
Yaşadıkların da bir kedi. Hayat. İrkilip çekildiğin an pençeyi yiyorsun.
Dur bir. Kal. Bak. Dinle. Anla. Ne yaparsan yap, çekme elini.

*
Neden bu uyarıya uzun zaman kulak asmadım? Sonra ne oldu da bir denedim?

Bir yere gelirken yürüdüğün yolu atlayıp sonucun altını çizdiğinde başkaları için pek bir anlamı olmayabiliyor.

Değişim, şunu yap bunu yapma demeyle gelmiyor. Bunu insanın kendine söyleyebilmesi, bunu da kendisiyle lafını dinletebilecek kadar akıcı, kucaklayıcı bir ilişki içinde yapması gerekiyor anlaşılan. Kaba saba bir iradenin kamçısıyla değil.

*
Güçlü bir itme duyduğum Ankara’yı ona tepkiyle bakan gözlerime güzel ya da mazur gösterme çabasını bir yana bıraktım.

Israrla güzeli, iyiyi, çekiciyi aramanın da kör bir tepkiyle kaçınmaktan, itmekten farksız olduğuna uyandım.

Ankara ne ise o –aslında ben nasıl isem öyle. Daha tahammüllü olduğumda eşeleyip iyi yanlarını çıkardığım, değilsem yerin dibine, ruhunun (ruhumun) karasına batırdığım bir garip şehir.

*
İnsanı hayatta perişan eden, tepkiselliği. Ama’larla, hak etmiyorum’larla, ben böyleyim’lerle, kıyaslamalar, yargılarla tahkim edilmiş, hatırı sayılır kılıklara soktuğu tepkiselliği.

Şöyle bir kenara çekilip “çıplak dikkatini” yönelttiğinde dayanaksızlığına uyandığın tepkisellik.

Çeki çekiverdiğin elin.


Çekme. Kal. Kulak ver. Been-beniim demeden bir anla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder