24 Mayıs 2023 Çarşamba

GLİSEMİK İNDEKSİ YÜKSEK TÜKETİM

Karşının şantiye hali epey sürdü. Mermer alternatifi kaplı ada’nın üzeri alet-edevat, malzeme ve artıklarıyla kaplı. Ustalar arada bir gelip ufak bir mutfağa çevrilmek istenen cam bölmede bir şeyler yapıyor, sigara içiyor, telefonlarıyla oynayıp gidiyorlar. Bodrum gibi bir yerde bıçak kemiğe dayanmadıkça değişiklik yapmamayı yıllardır öğrenememiş komşu kederli bir yüzle ortalıkta dolanıyor, gece olduğunda çatının uçak pisti ışıklarını bu dağınıklığa açarak (yeni sarkıttıkları sakin ışıklı lambayı bir kez kullandılar) teselliyi karanlığa karışan deniz manzarası ile yiyip içtiklerinde arıyor.

Aslında mutfağın bu kadar gecikmesi iyi; yenilik heyecanını bir kol ötede tutarak tazeliğinin süresini bir parça uzatıyor. Yoksa bir anda edindiği her şey gibi, glisemik indeksi yüksek bir gıda misali hazda kısa bir ana tırmanıp oradan paldır küldür aşağı yuvarlanacak ve kurbanını dili beş karış dışarıda, daha yeni-daha parlak-sahibini daha cilalayıcı şeyler peşinde kamçılamayı sürdürecek.

Yeşile bakmak güzel deyip alınan bitkilerin geçtiği yol tam da bu. Beş farklı koca toprak saksıdaki beş benzemez bitki, herhangi bir şekilde düzenlenmeden, alana onunla ve seyredenle organik bir ilişki kuracak biçimde serpiştirilmeden bir heves alınıp yığıldıkları yerde, yığıldıkları halde kaldı. Oturma köşelerinin bakış açısında birbirinin önüne geçmeye çalışırken topluca gözden düşen bir küme halinde. Rüzgara hassasmış, buna iyi bir yer gerekecek dedikleri geniş yapraklı, uzun boylu garibanın, karşısına dikildiği deniz rüzgarlarıyla klorofili uçtu, güneşin alnında yapraklarının kenarı sararıp kıvrıldı. İğneleri giderleri tıkıyor, kestiği dallarının reçinesi mermerini lekeliyor diye nefret ettiği köşemizdeki çam için “Şunu şöyle gövdede iki metre bırakacak şekilde budasak.. İki yılda nasılsa yeniden kocaman olur” diyecek kadar yeşile kör ve cahil komşu için nebatatın yeri de bu kadar.

*

Uyguladığım fonksiyonel tıp rejimi bedenimi kuş gibi hafifletti. Bu bir kilo verme değil, beslenmeden başlayarak sağlığın zeminini açan bir anlayış. Fazla-yanlış olanı ele, bedeni rahatlat diyor. Sonra elediklerini birer birer geri alırken kendini gözlemle; neye nasıl cevap veriyorsun? Zorlandığın besinleri azalt, seyrelt (gerekiyorsa da vazgeç gitsin).

Glisemik indeks hayatıma böyle girdi. Genelde belirgin bir aşırılığım olmamakla birlikte, tükettiğim anda gözümü döndürerek daha-daha’sını isteyen, doyurmak bilmeyen gıdaları kendilerinin devasa birer karikatürü olarak önüme dikti. Makul ve az ile uzun süreler tok kalmanın aklı başında tatminini, hafifliğini yaşıyorum.

Tüketimin de bir glisemik indeksi olduğunu böylece düşünmeye başladım.

Bir, başı kesilmiş tavuk gibi dalıp çırpındığın tüketim var. Vücuda sahte bir haz, gerçek bir zarar veren kof gıda örneği. Mısır şurubu! Edindiğin şeyler, edindiğin an eskiyerek hemen daha’sına aş erdirmeye başlıyor. Lüzumsuz tüketimde yanıp yakıldığımız fahiş fiyatları zirveden zirveye uçuran tam da bu gözü doymazlık değil mi?

Bir de, hayatta doyumu, kullandıkça çoğalan kaynaklarda aradığında süren tüketim. Glisemik indeksi gayet düşük ve bilabedel olan. Kaynak tüketmeyen. Seni dışa bağımsız kılan, en azından dış koşulların insafından kurtaran bir kendine yeterliğin nedeni ve sonucu. Tüketimin bu türüne açıksam göz boyayıcılığın her çeşidi (moda, lüks, ilave anlamlar yüklenerek şişirilen “zevkler”) uyguladığım rejiminin gözüyle baktığım şerbetli tatlılara dönüyor. Gülümsüyorum. Sahildeki dudak uçuklatıcı lokantaların, müşteriyi gözüyle tartan afili garsonlar, dekor, sunum, parçalarına ayrıldıkça komikleşen bir piyes gibi önlerinden geçiyorum.

“Aynı anda sosyalleşmeyi, damak tadını, çeşit ve bolluğu, temel kaygılarınızın bir anlığına gözden kaybolmalarını isterseniz, dibi olmayan bir elekte altın elemeye kalkmış oluyorsunuz. Şu an pek güzel, günbatımında şu koyun manzarası (piknik sandalyemi halk plajına açtığımda bedava). Pek renkli, pek debdebeli yemekler (keşke arzularımızdan ibaret olsak ama bunun bir de sahne arkası var; feleği şaşan karaciğer, çöp arabasına dönen mide, kabak otomobil lastiğinden beter bağırsaklar, devreleri birbirine giren pankreas, sis çöken beyin). Gelsin içkiler, üfürülsün sigaralar (ve ziyafetin ertesi günü)! Sosyalleşme desem, bir araya gelişin o curcunada flulaşan hoş hissi. Genel. Gevşek. Öbürünü, öbürlerini hakkını vererek algılamada sürü köpeklerinden herhalde çok geride kaldığımız; herkesin bir ağızdan kendini boca ettiği kötü bir Jackson Pollock taklidi.

*

“Siz bir şeyler yaptırmıyor musunuz?” diye sordu komşu.

Güldüm. “Tanrı korusun! Benimki kapandı.”

17 Mayıs 2023 Çarşamba

NEDENLER SONUÇLAR

Her şey şimdiden değişmiş gibi taze bir heyecanla yaşadığımız seçim öncesi ve günü güzeldi. Sonuç yarı seçmen için hüsran oldu ve başladı neden arayışları.

Beyin belirsizlikten hiç haz etmiyor. Bir sonuca ulaştırılmamış her şey, bilgisayardaki açık dosyalar gibi arka planında onu meşgul etmeye, enerji tüketmeye devam ediyor. Her şeyde bir neden aramamızın altında basit bir işleyiş bu. Ya çaba harcayıp deşerek, bulguları eleştirel süzgeçten geçirerek ya da spekülasyonlarla, meşrebine göre masallar uydurup buna inanarak rahatlamak mümkün. Neden arayışının bir nedeni de durumu değiştirme arzusu, ihtiyacı. Ki o da çoğunlukla nahoş bir histen kurtulmaya hizmetten ibaret kalıyor. Üzüm yemekten çok bağcı dövmeye dönüşüyor (kim uğraşacak şimdi anlamakla, değişmekle, vur abalıya, gitsin! Rahatlarsın da). Çoğunlukla kafamızın içinde olup bitiyor. Şu seçim sonrası “açıklamalar” özünde son derece temel insani eğilimlerin, her tarafın kendince dokuduğu kılıfları görünüyor bana.

Gayet mekanik bir mantık, “doğru” öngörüp kendimizden başkalarından böyle davranmalarını bekliyoruz. (Ondan önce dönüp bir kendimize baksak ama gerçekten baksak, insanın böyle bir şey olmadığını göreceğiz ve ayna tersi imgelerimizi de tanıyıp onlara dışımızdaki düşmanlar gibi bakmayı bırakacağız belki.) Deprem bölgesindeki seçim sonuçları birçoğunu bunun için afallatmadı mı? Daha önce, “yok, bu bölge AKP’ye dönebilir çünkü büyük altüst oluşlarda insan ne kadar iyi ya da kötü olduğuna bakmadan bildiğine sarılır, bir belirsizlik daha kaldırmaya gücü kalmamıştır” diyenleri topa tuttuk. Kimlik politikalarının sonucunu karşı tarafta “körün değneğini bellediği gibi” diye aşağılarken de nasıl da sütten çıkma ak kaşıklıkla kendi değneklerimizi göz ardı ediyoruz.

Hep birlikte karılan bir hamur olduğumuz, “ülke” denilenin bu olduğu hissiyatım nedeniyle ben kendimi, kendim gibileri diğerlerinden, hiç haz etmediğim öbür kesimden soyutlayamıyorum. Zıtlıklar kesintisiz bir etkileşim halinde, birbirlerini aynı ya da karşıt yönlerde biçimlendiriyor. Benim bir yönelimim karşının aynasına izdüşüm olarak yansıyor. Beni hüsrana uğratanı düşmanlaştırıp kendimi temize çıkarma dürtüsü daha kolay belki ama ben yapamıyorum.

Bir de, insanın kadir olduklarına beslediğimiz inanç ile buna yaptığımız yatırım arasında bayağı bir oransızlık da yok mu? Erdoğan’ın nispi gücüne karşı 5 yılda bir sandığa gitmekle kalışımız gibi? Oysa güç, iktidar, bir kişinin, ailenin, kesimin iradesinden öte, bana kuş sürülerinin havadaki hareketlerini hatırlatan tarihi, coğrafyası, kültürü ile iç-dış bütün bir koşullar dinamiğinin ürünü değil mi?

Ne yapalım yani, bize kımıldayacak alan mı bırakıyor itirazımıza, iktidara olamıyorsa desteklediğimiz partiye baskı yapamaz mıyız gibi bir seçenek getiremez miyiz?

Sızlanmaktan başka bir şeyler istiyorsak tabii.

 

14 Mayıs 2023 Pazar

OY

Taptaze uyandım, ferahfeza. Göğün, altı lağım kokulu ağır kapağı kalkmış gibi. Güneşli, diri bir Mayıs sabahı. Oynaşan sokak köpeklerinin arasından kıyı boyu yürüdüm. Balıkçı barınağının oradaki ilkokula geldiğimde, sandığın önünde benden de erkenci birkaç kişilik kuyruk vardı. Açılış hazırlıkları, sürer biraz.

Önümde gencecik bir kız. İlk oyunu kullanacak. Seçmen yaşlarımız arasındaki neredeyse yarım yüzyıllık farkı düşündüm. Darbe anayasasına hayırı bastığım ilk seferden bu yana yaşadığımız iniş çıkışları, hayat gailesi, kronik kaygı, korkular, öfke arasından umudun sıyrıldığı nispeten kısa dönemleri. Genç kıza içimden, umarım senin önündeki yarım yüzyıl daha az sürtüşmeli geçer dedim.

Arkama bir grup geldi. Erkeklerden biri bir türlü hareketlenmeyen kuyruğa söylenecek olduğunda güler yüzlü bir kadın, “21 yıl bekledik, 10 dakika daha bekleriz, değil mi?” dedi.

Göğüs kafesin sıkışmadan nefes almak ne güzel! Nasıl bir ağır metal zehirli hava soluduğumuzu, ciğerlerimizin kapasitesinin çok altında baskılanmış olduğunu şu geçiş anı nasıl ortaya koyuyor. Kalk artık, gidebilirsin denilen yoğun bakımdaki hasta gibi hafif olmak ne tatlı!

Başlayan her şey biter. Devirler, imparatorluklar, iktidarlar. Bir sona daha yaklaşırken dileğim, bir daha dikkatimizi buzdağlarının ucuna sivrilterek altını göz ardı etmeyecek kadar içgörü kazanmış olmamız. Kahramanlar, kötüler, onları bileyerek belirleyici kılan sayısız koşulun oluşturduğu zirveler, uçurumlar. Dilerim, damlalardan, bireyden, kendimizden başlayarak hep birlikte dokuduğumuz toplumsal varlığı, onu biçimlendiren şartları bir daha unutmayız. İyi de kötü de kendi içimizden çıkıyor.

Yaşadığımız, optik ve ruhsal anlamda gölge tarafımızdı. Onu kendimizle hiç alakası olmayan lanetli bir unsurdan ibaret gördükçe, zehirli tohumların nasıl serpilebildiğine yabancı kalıp tekrarlarına zemin oluşturmaya devam edeceğiz.

Oy. Sandıklarda bir damlayım. Gönlümdeki deryaya karışmayı umuyorum.

12 Mayıs 2023 Cuma

BODRUM CUMHURİYETİ

Oto yıkayıcıya kaç para diye sordum. Beni tepeden tırnağa süzüp aracına göre dedi. Söyledim. “200 sırf dış, 250 iç-dış.” Ukraynalı mıydı, Rus mu, başka yerlerden; dediklerini anlamak için birkaç kez tekrar ettirmem gerekiyordu.

Aracına göre ha diye kafamı iki yana sallayarak oradan ayrıldım.

Sonra düşündüm.

250 milyon Dolarlık avantanın hafife alındığı bir ülkede yaşıyoruz. Akıl almaz bir kaynak transferi gerçekleşirken bunun hızla yoksullaşan çoğunluğu baş döndürücü bir hızla zenginleşen azınlıkla nasıl karşı karşıya getirdiğini.

Bodrum bu kesimin de gözdesi. İnekleri Maserati’siyle sollayan dünkü zengin 200 lirayla sigarasını bile yakmaz, eh, onun arabası da bu paraya yıkanmaz!

Altta kalan kesim tutturabildiği (fahiş!) ücretlerle ekonomik adaleti kendince tesis etmeye çalışırken olan ikisi arasında sandviç olan eski orta sınıfa oluyor.

Tepeden tırnağa bozuk olan adaleti, yapabilenler kendi ellerine alıp (buna domuzdan kıl koparma demek daha doğru) hayatta kalmaya, olabildiğince kazançlı çıkmaya bakıyor. Hedefin kolektif değil, kişisel fayda olmasının doğrudan sonuçlarından biri, her tarafta azılı bir bencillik. Cengel yasası!

*

Komşunun yeni fikir anasına göre çatının en uzak köşesine (benden uzak ve havalandırmalı barbeküsüyle) açık mutfak yapılması büyük hata olmuş. Onun için sökülüp yerine seki konmuş. Artık olmayan barbekü yerine mangal geldi. Kokusu, dumanıyla sağı solu uzun uzun tütsülemek üzere.

Karşıya lök gibi oturan şey ise masa değil (ne cahilmişim!), “ada” imiş. Bir köşesinde altına çekmeceler eklendi. Yoksa çatı çok boş imiş de!

Tanrım, bırakın bir yerler de “boş” kalabilsin. Şartsa hareketi, rengi tek tük şezlong, ufak sehpa ile verin. Hakim olan sere serpelik, gevşeme olsun bir “ada” etrafında taburelere tünemek yerine.Tabii bu kadar kütlesellik, zevkine en katılmadığım göze bile lök diye oturduğundan onu kırmak için koca toprak saksılarda çeşitli yeşil bitki taşındı. “Yeşil görmek de hoş oluyor.” (Tabii ama üç yanımız yapraklanan türlü ağaçla zaten yeşil.)

Evin kendi sorununu yaratan diğer bir “çözümü,” ekleyebileceği her şeyi ekleyip bu ekstra alanlar ve işlevlerle oran bırakmadığı binayı ne giyse sakil kalan, bir şeye benzeyecekse, acilen tıbbi müdahale gereken bir obeze benzetmesi.

Dıştan bakıldığında ustanın yarısında kaçtığı bir düğün pastasını andıran çatı ve terasa bir tutam armoni katmak için cam korkuluklar takıldı.

Fiyatlardan yakınıyorlardı. Adanın kaplaması için düşünülen granit 5 bin Dolar imiş. Oturma köşesine düşünülen ufak taş (Swarovski mi diye geçti acı alaya kayan aklımdan) sehpa, 30 bin lira. Ve bütün bunlar her türlü rahatsızlığı yaratmak için.

Saçılacak paranın varlığı, önce ben anlayışıyla birleştiğinde tüketiciliğiyle heybetli bir eziyet haline geliyor. Altta/maruz kalan için somut, uygulayan için de ruhu kanser gibi kemiren bir külfet!