26 Haziran 2016 Pazar

CIRCIR BÖCEKLERİ İLE SEDA



Koyda tek kul ben değilim bugün. Kısmet. İndiğimde biri suda, üç genç vardı. En uçtaki yorgun şezlonga havlumu serdim. Suya girip çıkayım da bir, flüt çalışsam rahatsız olurlar mı diye sorarım. Su.. dupduru. Boy boy saydam, uçuk türkuaz, koyu mavi, lacivert. Şımarık Akdeniz çocuğunu mutlu edecek kadar da ısınmış. Saçlarımda, gözlerimde, genzimde. Kollarımın altından, bacaklarımın etrafından, gövdem boyu dolanıyor, akıyor, kaldırıyor. Geriye attığım başımla tepelere eteği sökülmüş tül perde gibi pusu düşen gevşek bulutların seyri. Haydi uç! Koyun ağzına kadar hızla yüzüp döndüm. Notaları çakıllara yayıp usulca üfürdüm şöyle bir. Kıyıdakilerden biri sudakiyle avaz avaz bir sohbet tutturdu. Konusu zıpkınlanmış balıkların kaçıp kaçamayacağı. Torbamı omzuma vurup ağaçların arkasından yamaca çıktım. Az pürüzlüsünden bir kaya seçip çamın iğneli gölgesine oturdum. Isınıp kurumuş reçine kokusunu içime çektim. Tenimin tuzlu kokusuna da kızıl toprağınki karıştı. Cırcır böceklerini dinledim önce. Sahneyi paylaşacaksak.. Yükseliş alçalışı insan kalabalığınınkiyle birdi. Üflemeye başladığımda biraz seyreldikten sonra daha da sıklaşması rastlantı da olabilirdi tabii ama “Bu da kimlerdenmiş” diye kulak kesildiklerini hayal etmek hoşuma gitti. Koya burada biraz yüksekten, dallar arasından bakış güzeldi. Başladım. Bunlar sadece egzersiz çocuklar. Sadece deyip geçmeyin ama. Parmaklarınızı, nefesinizi önlerine gelecek parçalarda başlarına geleceklere hazırlıyorlar. İlk anda çalıverdikleriniz. Önünüze duvar gibi dikilenler. Fındık fıstık ile çetin cevizler. Adım adım, ağır ağır, belli belirsiz evrilen acemilik. Helva kavurur gibi birlikte kavrulmak. Tepede güneş, yol yol ter, şakaklarımda, ağzımın etrafında, parmaklarımda. Siz kurusunuzdur cırcırlar. Biyoloji dersinde böceklerin terlediğini öğrettiklerini hatırlamıyorum. Flütle biz ise sırılsıklam, çok sıvı, az biraz katı. Böyle böyle akıcılaşıyoruz ama. 


17 Haziran 2016 Cuma

AKIŞKAN

“Sigarasızlık nasıl gidiyor?” dedi Hüseyin.

Bir an durdum.

“Sigarasızlık mı?. Hiç içmemişim gibi.”

Fatoş gülerek, “O öyledir” dedi benim için. “Yedi ay boyunca burayı ballandıra ballandıra yaşar, sonra bir İstanbul’a gider, unutur.”


Neredeysem o, dedim. Fena bir şey mi ki bu?

6 Haziran 2016 Pazartesi

PORTO'NUN S'Sİ -2

Hava tahmini yağmur diyordu ama gün ışıl ışıl başladı. İş saatine denk geldiğim sıkışık metrodan dara dar indim. Teresa gör demişse bir bildiği vardır diye dün atladığım Aziz Francis kilisesine yollandım. Haklıymış. Yoksulluğu erdem bilen tarikatın 13. yy’da sade bir yapı olarak başlayan kilisesi yıkım, onarım ama asıl güçle ilişkisindeki değişimle katman katman zenginleşmiş. Taş yapı, 17-18. yy’da giydirilen altın yaldızlı ahşap oymalar arkasında neredeyse kaybolmuş. Dövülmemiş yanı kalmayan dövme tutkunlarının vücudu gibi. Zamanla mimari ve bezemeye yansıyan bu dönüşümü görmek ilginç. Bitişiğindeki yapının bodrum katındaki duvar mezarlığı da.



İnişler, yokuşlar, kalabalık caddeler, ıssız geçitlerde yönsüzlükle büyüyen mesafeler boyu yürümek yürümek. Sol dizime arada bir saplanan ani sancı dışında bedenim akıyor. Bunu uzak olmayan bir gelecekte hasretle hatırlayacağımın, hareketliliğin nasıl bir lütuf olduğunun farkındayım. Hala sahip olacak kadar genç, değerini bilecek kadar yaşlı.



Derken.. Clérigos kilisesinin şehre panoramik bir bakış sunan çan kulesine tırmanmak isteyenlerin kuyruğuna girdim. Bir görevli inen-çıkan trafiğini düzenliyor, sayıyı eşit tutuyordu. Dar, yüksek basamakları dönerek çıkar inerken karşıdan gelenin iri yarı olmamasına dua ediyor, karşılaştığınızda nefesinizi tutup duvara yapışıyorsunuz. Şehir, ırmak bu yükseklikten hoş görünüyor ama mazgallar, kalın duvardaki açıklıklarla beklenmedik çerçevelenişlerine birkaç saniyeden fazlasını ayırmak, parçası olduğunuz kalabalığın mekanik hareketinde imkansız. Turistik kalabalık, parçalarının toplamından çok daha küçük, beyinsiz, anlamsız bir.. şey.



Hava kapadı. Kırmızı otobüse atladığımda silecekleri bir iki çalıştıracak kadar atıştırdı. Serralves-Modern sanat müzesini bu zamana düşünmüştüm.

Aslında bir sergi binasıymış. Silvestre Pestana ilgimi çekti. Şiire antifaşist direnişin görsel dili olarak yaklaşan 60’ların Portekiz deneysel şiir grubundanmış. Dili eğmiş bükmüş, parçalarına ayırmış, yerinden oynatıp başka anlatımlarla birleştirmiş.

Serralves’in geniş bahçesi başlı başına bir sanat.



Hava yeniden açmıştı. Karşıya, yüzlerce yıllık şarap üreticilerinin tadımlık ve satış yerleriyle ırmağın Gaia kıyısına geçtim. Şaraphanelerin, önlerindeki lokanta, kahvelerle eski, renkli, hoş bir yapı şeridi ve suda şarap fıçısı dolu tarihi-güya tarihi teknelerin hemen arkasında gri, özelliksiz yeni yerleşim yükseliyor. Porto’yu, tarihi kordon boyunu bir de sırtımı Gaia’ya vererek seyrettim. Ezbere söylediğim Porto şarabını epey bekledim. Lello Kitapevinin saygıdeğer Domingo beyi başını esefle iki yana sallar, güneş altında bekletip durdukları müşteriler etrafında ilgisiz, etkisizce ayak sürüyen garsonlara kitapevinin görkemli vitrayındaki sloganı işaret ederdi: “İşiniz saygınlığınızdır.” Müşterinin evrildiği biçimi hesaba katar, yeni hizmet kuşağından anlayışını esirgemezdi. “Ama yine de.. kiminle ne şartlarda olursa olsun, işiniz hakikaten saygınlığınızdır mirim.”



Karşılaştırma imkanım olmadan (ilk ve son Porto kadehimdi) şarabın her yudumuna kulak kesilerek içtim. Ayaklanan duyularımdan yükselen nidaları süzmeden sıralıyorum: Tatlı ve oturaklı, koyu, kızıl, çekici bir loşluk içinde tınılı. Daha kesin bir ifadeyle çello dengi bir his aldım. Bahtiyar oldum.



Evet, ama pilim de bitmişti. Onu oraya konduranın ecdadına rahmet okuyarak teleferikle yukarı, köprü başındaki metro durağına çıktım.

Koma benzeri uykudan uyandığımda akşam yemeği vaktiydi. Pastanelerle bir et lokantası dışında bir şeye rastlayamadan yürüdüm. Sonunda karşıma El Corte Ingles çıktı, İspanyol Yeni Karamürsel’i. Altıncı katındaki restoranda bu defa dile kulak vermek yerine bir Cuma akşamı eş-dost, aileleriyle gezmeye gelmiş Portekizlileri seyrettim uzun uzun.

Bir kez daha Afrika-Akdeniz-biz çağrışımları. Avrupalılığı fazla gelen bir ceket gibi çıkarıp sandalyenin arkalığına astı asacak bir kendine özgülük.

5 Haziran 2016 Pazar

DÜNYANIN EN GÜZEL KİTAPEVLERİNDEN: LIVRARIA LELLO

Fazla kalabalıklaşmadan görmeye niyetlendiğim Livraria Lello’ya yine de biraz geç kalmışım. Dünyanın en güzel kitapevlerinden biri olarak tanınalı ilgi o kadar büyümüş ki turist akınlarının önünü biraz almak için bilet kesmeye başlamışlar –ama kitap alırsanız bilet parasını düşüyorlar.

Tadilatta olan cephesi perde arkasında; başlı başına görülmeye değer tasarımının şöyle bir dışından seyrine varıp onunla hazırlanarak giremiyorsunuz içeri.



Lello, 19. yüzyıl sonları Porto’nun önde gelen aydınları arasında sayılan Lello biraderlerden başlayıp tasarımı gerçekleştiren mühendis Esteves'e, 52 yıllık kitap satıcısı Domingo beye, burayı bir buluşma noktası etmiş yazarlar, aydınlar, sanatçıların kitap aşkıyla ortaya çıkmış. Neo gotik mimarisi, bezemeleri okuma-yazma ve ona yüklenen anlamlardan esinlenmiş, cesaretlenmiş (o merdiven!). J.K.Rowling, bir yandan İngilizce öğretmenliği yaparak Harry Potter’ı Portekiz’de yazarken bir rivayete göre Lello Kitapevinden ilham almış.


Ama ellerinde telefonları, kameralarıyla girip çıkan benim gibilerin kesintisiz kalabalığında durup atmosfere sarınarak şöyle sakince kitap karıştırmak bile zor iş. Girişte elinize verilen broşürde buranın kitaba adandığı hatırlatılarak olabildiğince saygılı foto çekilmesi, selfie çubuklarının kullanılmamaya “çalışılması” rica ediliyor. Ortam, demlenmişliği insanı ne kadar derinleşmeye çekiyorsa vızır vızır hareket o kadar yüzeyde, diken üzerinde tutuyor.



Burada çalışmak da Majestic Café’deki kadar zorlayıcı olmalı. Oysa kıdemli satıcı Domingo bey (kitapevi kadar ağırbaşlı ama candan hayal ettiğim sesiyle) örnek bir kitapçıyı şöyle tarif etmiş:



Tüm mevcudu yazarlar, başlıklar ve yayın yıllarıyla ezbere bilmeli.

Nadide baskıları teşhis edebilmeli.

Her müşteriye ilgili ve nazik davranmalı.

En iyi müşterilerinden gelecek malumata kulağı açık olmalı; bu şahıslar sipariş edilecek kitaplara ilişkin önemli bilgiye sahiptir ve tavsiyelerde bulunurlar.

Ah ah!


(Vitraydaki Latince düstur: Decus in labore, işin saygınlığındır)

Genç satıcılar yine de sabırlı ve kibar. Ortalıktaki kitaplar ise harcıalem ama asıl hazineler, kimi Lello kadar, hatta daha da eski, az bulunanlarla ilk baskılar, rafların üzerindeki camlı dolaplarda maymun iştahlı güruhların hoyrat ellerinden, flaşları, değer bilmezliklerinden korunmuş.

Zamanın değişmesiyle güzelliği varlık nedeninin önüne geçip onu boğmuş bir yer Lello.

Şimdiki turist akını da bunu canlandırmıyor, başka bir şeye dokunuyor.

Şöyle sıkı, yoğun, dişe gelir bir şeylerin mayalayıcılığına duyulan özleme?

Yavanlığın ötesine?

Kıvamlanmaya?

Kim bilir.