Koyda tek kul ben değilim bugün. Kısmet. İndiğimde biri
suda, üç genç vardı. En uçtaki yorgun şezlonga havlumu serdim. Suya girip
çıkayım da bir, flüt çalışsam rahatsız olurlar mı diye sorarım. Su.. dupduru. Boy
boy saydam, uçuk türkuaz, koyu mavi, lacivert. Şımarık Akdeniz çocuğunu mutlu
edecek kadar da ısınmış. Saçlarımda, gözlerimde, genzimde. Kollarımın altından,
bacaklarımın etrafından, gövdem boyu dolanıyor, akıyor, kaldırıyor. Geriye
attığım başımla tepelere eteği sökülmüş tül perde gibi pusu düşen gevşek
bulutların seyri. Haydi uç! Koyun ağzına kadar hızla yüzüp döndüm. Notaları
çakıllara yayıp usulca üfürdüm şöyle bir. Kıyıdakilerden biri sudakiyle avaz
avaz bir sohbet tutturdu. Konusu zıpkınlanmış balıkların kaçıp kaçamayacağı. Torbamı
omzuma vurup ağaçların arkasından yamaca çıktım. Az pürüzlüsünden bir kaya
seçip çamın iğneli gölgesine oturdum. Isınıp kurumuş reçine kokusunu içime çektim.
Tenimin tuzlu kokusuna da kızıl toprağınki karıştı. Cırcır böceklerini dinledim
önce. Sahneyi paylaşacaksak.. Yükseliş alçalışı insan kalabalığınınkiyle birdi.
Üflemeye başladığımda biraz seyreldikten sonra daha da sıklaşması rastlantı da
olabilirdi tabii ama “Bu da kimlerdenmiş” diye kulak kesildiklerini hayal etmek
hoşuma gitti. Koya burada biraz yüksekten, dallar arasından bakış güzeldi.
Başladım. Bunlar sadece egzersiz çocuklar. Sadece deyip geçmeyin ama.
Parmaklarınızı, nefesinizi önlerine gelecek parçalarda başlarına geleceklere
hazırlıyorlar. İlk anda çalıverdikleriniz. Önünüze duvar gibi dikilenler.
Fındık fıstık ile çetin cevizler. Adım adım, ağır ağır, belli belirsiz evrilen
acemilik. Helva kavurur gibi birlikte kavrulmak. Tepede güneş, yol yol ter,
şakaklarımda, ağzımın etrafında, parmaklarımda. Siz kurusunuzdur cırcırlar.
Biyoloji dersinde böceklerin terlediğini öğrettiklerini hatırlamıyorum. Flütle
biz ise sırılsıklam, çok sıvı, az biraz katı. Böyle böyle akıcılaşıyoruz ama.
26 Haziran 2016 Pazar
17 Haziran 2016 Cuma
AKIŞKAN
“Sigarasızlık nasıl gidiyor?” dedi Hüseyin.
Bir an durdum.
“Sigarasızlık mı?. Hiç içmemişim gibi.”
Fatoş gülerek, “O öyledir” dedi benim için. “Yedi ay boyunca burayı ballandıra ballandıra yaşar, sonra bir İstanbul’a gider, unutur.”
Neredeysem o, dedim. Fena bir şey mi ki bu?
6 Haziran 2016 Pazartesi
PORTO'NUN S'Sİ -2
Hava tahmini yağmur diyordu ama gün ışıl ışıl başladı. İş
saatine denk geldiğim sıkışık metrodan dara dar indim. Teresa gör demişse bir
bildiği vardır diye dün atladığım Aziz Francis kilisesine yollandım. Haklıymış.
Yoksulluğu erdem bilen tarikatın 13. yy’da sade bir yapı olarak başlayan
kilisesi yıkım, onarım ama asıl güçle ilişkisindeki değişimle katman katman
zenginleşmiş. Taş yapı, 17-18. yy’da giydirilen altın yaldızlı ahşap oymalar
arkasında neredeyse kaybolmuş. Dövülmemiş yanı kalmayan dövme tutkunlarının
vücudu gibi. Zamanla mimari ve bezemeye yansıyan bu dönüşümü görmek ilginç. Bitişiğindeki yapının bodrum katındaki duvar mezarlığı da.
İnişler, yokuşlar, kalabalık caddeler, ıssız geçitlerde
yönsüzlükle büyüyen mesafeler boyu yürümek yürümek. Sol dizime arada bir
saplanan ani sancı dışında bedenim akıyor. Bunu uzak olmayan bir gelecekte
hasretle hatırlayacağımın, hareketliliğin nasıl bir lütuf olduğunun
farkındayım. Hala sahip olacak kadar genç, değerini bilecek kadar yaşlı.
Derken.. Clérigos kilisesinin şehre panoramik bir bakış
sunan çan kulesine tırmanmak isteyenlerin kuyruğuna girdim. Bir görevli inen-çıkan
trafiğini düzenliyor, sayıyı eşit tutuyordu. Dar, yüksek basamakları dönerek
çıkar inerken karşıdan gelenin iri yarı olmamasına dua ediyor,
karşılaştığınızda nefesinizi tutup duvara yapışıyorsunuz. Şehir, ırmak bu
yükseklikten hoş görünüyor ama mazgallar, kalın duvardaki açıklıklarla
beklenmedik çerçevelenişlerine birkaç saniyeden fazlasını ayırmak, parçası
olduğunuz kalabalığın mekanik hareketinde imkansız. Turistik kalabalık,
parçalarının toplamından çok daha küçük, beyinsiz, anlamsız bir.. şey.
Hava kapadı. Kırmızı otobüse atladığımda silecekleri bir
iki çalıştıracak kadar atıştırdı. Serralves-Modern sanat müzesini bu zamana
düşünmüştüm.
Aslında bir sergi binasıymış. Silvestre Pestana ilgimi
çekti. Şiire antifaşist direnişin görsel dili olarak yaklaşan 60’ların Portekiz
deneysel şiir grubundanmış. Dili eğmiş bükmüş, parçalarına ayırmış, yerinden
oynatıp başka anlatımlarla birleştirmiş.
Serralves’in geniş bahçesi başlı başına bir sanat.
Hava yeniden açmıştı. Karşıya, yüzlerce yıllık şarap
üreticilerinin tadımlık ve satış yerleriyle ırmağın Gaia kıyısına geçtim.
Şaraphanelerin, önlerindeki lokanta, kahvelerle eski, renkli, hoş bir yapı şeridi
ve suda şarap fıçısı dolu tarihi-güya tarihi teknelerin hemen arkasında gri,
özelliksiz yeni yerleşim yükseliyor. Porto’yu, tarihi kordon boyunu bir de
sırtımı Gaia’ya vererek seyrettim. Ezbere söylediğim Porto şarabını epey
bekledim. Lello Kitapevinin saygıdeğer Domingo beyi başını esefle iki yana
sallar, güneş altında bekletip durdukları müşteriler etrafında ilgisiz,
etkisizce ayak sürüyen garsonlara kitapevinin görkemli vitrayındaki sloganı
işaret ederdi: “İşiniz saygınlığınızdır.” Müşterinin evrildiği biçimi hesaba
katar, yeni hizmet kuşağından anlayışını esirgemezdi. “Ama yine de.. kiminle ne
şartlarda olursa olsun, işiniz hakikaten saygınlığınızdır mirim.”
Karşılaştırma imkanım olmadan (ilk ve son Porto
kadehimdi) şarabın her yudumuna kulak kesilerek içtim. Ayaklanan duyularımdan
yükselen nidaları süzmeden sıralıyorum: Tatlı ve oturaklı, koyu, kızıl, çekici
bir loşluk içinde tınılı. Daha kesin bir ifadeyle çello dengi bir his aldım.
Bahtiyar oldum.
Evet, ama pilim de bitmişti. Onu oraya konduranın
ecdadına rahmet okuyarak teleferikle yukarı, köprü başındaki metro durağına
çıktım.
Koma benzeri uykudan uyandığımda akşam yemeği vaktiydi.
Pastanelerle bir et lokantası dışında bir şeye rastlayamadan yürüdüm. Sonunda
karşıma El Corte Ingles çıktı, İspanyol Yeni Karamürsel’i. Altıncı katındaki restoranda
bu defa dile kulak vermek yerine bir Cuma akşamı eş-dost, aileleriyle gezmeye gelmiş
Portekizlileri seyrettim uzun uzun.
Bir kez daha Afrika-Akdeniz-biz çağrışımları. Avrupalılığı
fazla gelen bir ceket gibi çıkarıp sandalyenin arkalığına astı asacak bir kendine
özgülük.
5 Haziran 2016 Pazar
DÜNYANIN EN GÜZEL KİTAPEVLERİNDEN: LIVRARIA LELLO
Fazla kalabalıklaşmadan görmeye niyetlendiğim Livraria
Lello’ya yine de biraz geç kalmışım. Dünyanın en güzel kitapevlerinden biri
olarak tanınalı ilgi o kadar büyümüş ki turist akınlarının önünü biraz almak
için bilet kesmeye başlamışlar –ama kitap alırsanız bilet parasını düşüyorlar.
Tadilatta olan cephesi perde arkasında; başlı başına görülmeye
değer tasarımının şöyle bir dışından seyrine varıp onunla hazırlanarak
giremiyorsunuz içeri.
Lello, 19. yüzyıl sonları Porto’nun önde gelen aydınları
arasında sayılan Lello biraderlerden başlayıp tasarımı gerçekleştiren mühendis Esteves'e, 52 yıllık kitap satıcısı Domingo
beye, burayı bir buluşma noktası etmiş yazarlar, aydınlar, sanatçıların kitap
aşkıyla ortaya çıkmış. Neo gotik mimarisi, bezemeleri okuma-yazma ve ona
yüklenen anlamlardan esinlenmiş, cesaretlenmiş (o merdiven!). J.K.Rowling, bir
yandan İngilizce öğretmenliği yaparak Harry Potter’ı Portekiz’de yazarken bir
rivayete göre Lello Kitapevinden ilham almış.
Ama ellerinde telefonları, kameralarıyla girip çıkan
benim gibilerin kesintisiz kalabalığında durup atmosfere sarınarak şöyle
sakince kitap karıştırmak bile zor iş. Girişte elinize verilen broşürde buranın
kitaba adandığı hatırlatılarak olabildiğince saygılı foto çekilmesi, selfie
çubuklarının kullanılmamaya “çalışılması” rica ediliyor. Ortam, demlenmişliği
insanı ne kadar derinleşmeye çekiyorsa vızır vızır hareket o kadar yüzeyde,
diken üzerinde tutuyor.
Burada çalışmak da Majestic Café’deki kadar zorlayıcı
olmalı. Oysa kıdemli satıcı Domingo bey (kitapevi kadar ağırbaşlı ama candan
hayal ettiğim sesiyle) örnek bir kitapçıyı şöyle tarif etmiş:
Tüm mevcudu yazarlar, başlıklar ve yayın yıllarıyla
ezbere bilmeli.
Nadide baskıları teşhis edebilmeli.
Her müşteriye ilgili ve nazik davranmalı.
En iyi müşterilerinden gelecek malumata kulağı açık
olmalı; bu şahıslar sipariş edilecek kitaplara ilişkin önemli bilgiye sahiptir
ve tavsiyelerde bulunurlar.
Ah ah!
(Vitraydaki Latince düstur: Decus in labore, işin saygınlığındır)
Genç satıcılar yine de sabırlı ve kibar. Ortalıktaki
kitaplar ise harcıalem ama asıl hazineler, kimi Lello kadar, hatta daha da
eski, az bulunanlarla ilk baskılar, rafların üzerindeki camlı dolaplarda maymun
iştahlı güruhların hoyrat ellerinden, flaşları, değer bilmezliklerinden
korunmuş.
Zamanın değişmesiyle güzelliği varlık nedeninin önüne geçip onu boğmuş bir yer Lello.
Şimdiki turist akını da bunu canlandırmıyor, başka bir şeye
dokunuyor.
Şöyle sıkı, yoğun, dişe gelir bir şeylerin mayalayıcılığına
duyulan özleme?
Yavanlığın ötesine?
Kıvamlanmaya?
Kim bilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)