28 Eylül 2015 Pazartesi

ESKİT DE..

Sonra sahne değişiyor (içte, dışta ya da ikisinden birden), dün şunu ifade eden artık öyle gelmiyor.

Eskimeyle barış içinde yaşar giderken yenilik birden hoşuma gitmeye başlıyor. Bazen yeniliği daha özlü bir yerde yakalayamadığım, üretemediğim, bazen de bir pipo pipodan ibaret olduğu, beş duyum yenilik istediğinden. Eski rejisör sandalyesinde ne kadar rahatsam yenisini alırken içim o kadar açılıyor. İkisi de ben, iki deneyim de hakiki. Geçicilik, ikisinin de gerçekliğini etkilemiyor. Sadece aynı taşlarla (konu başlıklarıyla) yeni bir oyun kurulmuş. Oyun akarcasına değişirken şeylerin (fikirler, duygular, algı, insanlar) bütün içindeki yeri, anlamı, onlarla ilişki de değişiyor. Büyüyor, ufalıyor, farklılaşıyor, sahneye giriyor, sahneden çıkıyorlar.

Bunları güçlü, baskın oldukları bir karede dondurup şu şudur (dolayısıyla öyle olmalı/kalmalı) diye kurallar, ölçütler, nirengiler sabitlemek ne ayak bağı.

İç-dış çelişki, sürtüşme, çatışmaya davetiye.

Deneyime değil, deneyimleyene bakmalı.

Bir şeyi enine (insanın kendi ve zaman içinde) boyuna (insandan insana aldığı farklı hallerde) görebilmeli.

Bugün ak dediğim, başkasının ya da başka zaman benim kara dediğimle o vakit eşdeğerli.


Dikkati oyunculardan oynattıkları taşlara kaydırmaksa bir yığın tercüme hatasına gebe.

26 Eylül 2015 Cumartesi

ESKİT

Dağın başı (aslında eteği) bu işe çok uygun.

Şehirli bitişikliğinden, ölçütlerinden uzaksın. Nasıl göründüğün burada hiç önemli değil. Ne de sahip olduğun nesneler ve temsil ettikleri. Sana kimliğinin sıfatlarını (zevk sahibi, modern, şehirli) bahşedenler.

Burada geçer akçe sahip olmak değil, olmak. Hayatla sosyal çevre üzerinden, etkinliklerle, nesnelerle ilişkilenme gereği, bunun imkansızlığıyla birlikte ortadan kalkıyor. Parmağını doğrudan prize sokabilir, tatmini şunu yaptım-bunu ettim-onu aldım sayıp dökmesinde değil, nefes almada, aldığın her solukta doğayı içine çekip onun içine erimede bulabilirsin. Basit, hakiki, derin.

Bu da eşyayla ilişkiyi tümden değiştiriyor. Vitrinim olma zorlanımından kurtulmuş, kendi yaşamlarını sürüyorlar. Eskiyor, yıpranıyor, demode oluyor ve gözüme hiç batmıyorlar.

Tersine.

Onları özgürce eskimeye bırakmada tatlı bir his var. Çocuğun eprimiş oyuncak ayısındaki gibi, birlikte olmaktan, zamanı üzerinden birlikte geçirmekten gelen yoğun bir aşinalık. Şefkate varan kadifemsi bir sevgi.

Bana sunduklarından, asli işlevlerinden öte bir beklentim olmadığından, uzantım olarak görülmek gibi tatsız bir iş yüklemediğimden birlikte ama kendi yollarımızda geçinip gidiyoruz.

Elementlere, tuzlu deniz rüzgarları, yağmurlar ve kavurucu sıcağa ömürleri yettiğince maruz kalıyorlar. Yenisini, daha iyisi, güzelini alma baskısıyla gözümden düşmemeleri bir yana, tepe tepe kullandıkça gönlümde daha çok yer ederek kırılana, yırtılana, onarılmaz hale gelene kadar yaşıyorlar.

*

Beden de bir yanıyla nesne (vitrin) olarak görülebilir. Ama eşyadaki bu koşulsuz kabulüm konu vücudum olduğunda gelişigüzel. Kırışıklar, sarkmalarla hiç sorunum yokken saçımı boyatmaya devam ediyorum mesela.

24 Eylül 2015 Perşembe

Rüyamda bir otobüs terminalindeydim. Gelişleriyle gidişlerinin birbirine karıştığı bir grup içinde. Geliyor muyum gidiyor mu, bilemeden büfelerin önünde dolanırken birinin tezgahındaki karton kutu dikkatimi çekti. Durdum. İçi üflemeli doluydu. Huni gibi dipleriyle kısacık zurnaları andırıyorlardı. Ama kalın kartondan. Geometrik desenli rengarenk yüzeyleri cilalı, parlaktı. Türkuaz ağırlıklı birini çekip aldım. Huniye yakın kısmına kısık kedi gözü biçimli ve eğik iki çentik açılmıştı. Sesler buradan yapılıyordu demek. Sesini üflemeden işittim. Tatlıydı. Yumuşak. Gelmeyi de gitmeyi de unutmuş kalmıştım ki acele eden grubun geri çağırmasıyla oradan koptum.

*
Sabahları, flütün serin sentetik gövdesine parmaklarımın artık lap diye oturuşunu özlemiş olarak tepelere doğru yola koyuluyorum. Hevesle.

Bugün, kayaların içlere doğru cep yaptığı tarafta değil, denize baktığı yerin üstlerinde oturdum. Manzaram yine su ama berrak sığlığında diplerin suluboyalaşması yerine, azarak kayalara çarpıp kırılan dalgalar. Dışı lacivert, astarı camgöbeği, etrafı köpük köpük. Güneş gözlüğü yerine de parçalı bulutlar.

Çaldım, çalıştım. Vakit geldi geçti. Kendimi alamıyordum. Hadi bir de sesi çatlatmadan ne kadar yükseltebildiğine bak. Sese temizliğin ötesinde ne katabildiğine. Kişilik? Ruh? Böyle böyle gamı parmak egzersiziyle birleştirip çeşitlerken tam artık kalkmaya niyetlenmiştim ki bir çocuk şarkısı (Sansar ve Avcı) belirmeye başladı. Üç nota, dört, beş.. Bozuldu. Tamam, bozulduğu yere dön. Bir iki başa dönüşün ardından baştan sona çıkıverdi.

Flütün sevgime küçük bir armağanı gibi.

Teşekkürler flüt!

*
Psikologlar araştırmalarında uzun ömürlü tatminin, yaşam hoşnutluğunun nesnelerle değil, deneyimlerle geldiğini göstermiş. Buna göre daha akıllıcası, (parasal ve ruhsal) yatırımı öteberiye değil, yaşantılara yapmak. Yolculuklar, keşifler, öğrenme..

Un elenip kalbur duvara asıldığında üzerinde kalan bunlar. Aldığın yeni yeni cep telefonları, mobilya vd çerçöp değil demeye getiriyorlar.


Flüt de buna şen bir Si ile karşılık veriyor.

23 Eylül 2015 Çarşamba

LA

Dikkatin tatlı noktası da izlediği hiçbir şeyle (iç-dış, olumlu-olumsuz) tepkimeye girmeyen sakin uyanıklık. Yargılamayan, kıyaslamayan, olanı olanda görüp kavrayan saydam bir bakış. (Notaları ancak birbirlerine göre adlandırabilen göreli kulağa karşı kendi içlerinde bilen mutlak kulak gibi.)

Bundan kaydıkça benmerkezli olmaya, açıklığı, duruluğu da takıntıya, saplantıya doğru bozunuma uğramaya başlıyor.

Uçlarda artık her şeyi kendi bildiğine, istediğine göre yontmaya bakan, olmadığında sonu gelmez gevişlerle sadece kaygı, endişe, öfke, nefret doğuran yıkıcı bir dikkate dönüşüyor.

Daha oralara gelmeden karardığı bir aralık var ama.

Blok flüt birden gözüme çarpmadan önce oradaydım.

Ülkenin, bölgenin kavurucu karmaşasına aklımı ve yüreğimi kaptırmış. Çırılçıplak ve ben olarak değil, İnsanın alabildiğine kırılganlığını acıtıcı bir derinlikte hissederek. Çıplaklık (ikinci el yorumlar, açıklamalar, koşullanmalar bir yana atıldıktan sonra), hiçbir şey bilmediğimin teslimiydi. Sığınılacak kağıttan kaleler, hazır yutulmuş inançlar olmadığında gelen o korunmasızlık.

Aslında, dümeni tatlı noktasındaki dikkate bırakmak için elverişli bir kabuk kırılması, açıklık. Ve insanı takıldığı yerden çıkarıp yürünecek bir yola koyan da o.

Ama duyguların (acı, endişe, korku) girdabına kapılmıştım.

Ortalığı içimde yatıştıran, dikkati doğru ses verdiği aralığa getiren küçük plastik flüt oldu.

Sanki panik içinde sekiz kolunu birden boğazıma, yüzüme dolamış sıkan irice bir ahtapot vardı da debelenmeyi kesip sakince onu kenetlendiği yerden sökerek omzuma koydum. Sonra da yuvasına bırakıp dalışa devam ettim. Zihinsel enflamasyon öylece yatıştı.

Bir şey tutturup ortalığı ayağa kaldıran çocuğun dikkatini başka noktaya kaydırır gibi. Ham halinde zihin, tutunacak, yapışacak şey arayan, bulduğunda dünya bundan ibaretmiş gibi asılan ama onu başka bir tutamakla değiştirmeye her zaman hazır bir ahtapota benziyor. Ve 7’sinde neyse 70’inde de o.


Heyecan, heves duyacağı bir konuyla yatıştırıldığında ise yozlaşmaya açık dikkati yerini tatlı noktasındaki duru dikkate bırakabiliyormuş demek. Her sabah yaptığım gama (an’a) kulak kesilmek bana bunu gösteriyor.