31 Temmuz 2015 Cuma

İNANCA HENDEK ATLATMAK

Bir düşünceyi-yaklaşımı (durumu, kişiyi) doğal olarak bulunduğun yerden, geldiğin noktadaki birikim ve koşullanmaların ardından görüyor, değerlendiriyor, benimsiyor ya da reddediyorsun veya bir tavır alacağın kadar bile ilgini çekmiyor, şöyle bir oynatılan kalburun altına yuvarlanıp gidiyor.

Karşılaştıklarını elediğin bu kalbur iyi güzel ama kimi zaman, koyulsan seni esaslı yerlere çıkarabilecek yolları en başından kapata da biliyor.

Yine de bazen, mevcut zihin çatında hiçbir yeri olmayan (hatta onunla çelişen-çatışan) bir şey, aklın arkasından dolanarak göbeğini hoplatan bir çekim yaratıyor.

İngilizce’de leap of faith (inanç sıçraması, inançta sıçrama) deyimiyle yer bulmuş önemli bir olgu bu. O anki aklın, mantığınla sınırları çizilmiş olan inancını askıya aldığın gibi bir yol ötesine geçmek, açılmak, denemek. Ürün veriyorsa, işe yarıyor, daha etraflı bir görüş, kavrayış sunuyorsa nirengilerini değişmeye bırakmak, inancını, inançlarını yeniden tanımlamak.

İnanç (kanaat), durduğu yerde kalmaya son derece müsait. Sabit bir çerçeve halinde gözünün, gönlünün parçası haline gelip hayatı öldür allah başka türlü göstermeyecek kadar katılaşmaya.


Değişim, sorgulama, yeniyi deneme, sınama ve kim bilir belki özgürleşme, bazen ona hendek atlatıp sınırlarının ötesine geçmeye bağlı.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

HAŞEMA

Kamera yanımda olsa çekeceğim fotograf: Plajın çakıllı su kenarında iki genç kız. Mayolusu, başına yazlık elbisesini örtüp zemine aldırmadan sere serpe uzanmış. Yanındaki, suya sırtı dönük olan, yarı bağdaş kurup kitabına gömülmüş, gözlüklü ve mavi haşemalı.

İnsanları üzerlerindekine, ondan önce, giydiklerine giydirdiğimiz anlamlara göre ayırmak ne tuhaf!

Görmek istediğin hepi topu aynı kampta olup olmadığımızsa ne âlâ. Köpeklerin de başka köpeklerle karşılaştığında şöyle bir koklaşarak yaptığıyla kalabilirsin.

Ama baktığın insansa, onun bireyliğini gördüğünde benzerliklerle farklılıkların yaklaşa uzaklaşa ne ilginç örgüler oluşturduğu bir doku ortaya çıkıyor.

Her zaman çok daha ilginç bulduğumsa bir nirengi olarak kendimi yekten aradan çektiğimde görebildiklerim.


Plajın çakıllı su kenarında arkası dönük kitabına gömülmüş kız şimdi denizde. Sakin sakin yüzüyor. Yüzünde barışık, mutlu bir gülümseme.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

DENİZ BAĞIRTILARI

Su, sesleri yansıtıyor ama sudakiler de fazladan bağırtkan. Çakılları dövüp şakırdatan, hışırtısı sakinken bile eksik olmayan denize karşı herhalde. Sadece sesinden değil. Belki deniz, başka şeylerle bölünmemiş büyük tuvalinde içindekilere kendilerini diğerlerinden pek kopuk hissettirdiği için de: Bir torbadan saçılan tek tek kelimeler gibiler. Denizin satırsız yüzeyi, anlamlı cümleler halinde bir araya gelmelerine elvermeyen dağıtıcı, yutucu bir fon.

Böylece bağırıyorlar. Yarım metre ötedekilere, daha uzaktakilere. Ve durmadan birilerini bir şeylere çağırıyorlar. Atlamaya, yüzmeye, suya girmeye, sudan çıkmaya. Dört duvardan aksetmesine alışık oldukları sesleri birkaç günlüğüne açık havaya salınmış, yiten yankının yerine hacmi koyarak.

Ya da belki yüksek ses, dokunma kültürünün işitsel uzantısıdır. Sırta şaplak, kola giriverme, konuşurken dürtüp durma veya yanağa, enseye inen tokat gibi.

*
Çağrılan (duymazdan gelindiği için inatçı bir duvara sonu gelmez darbelerle çakılan beton çivisi misali tekrar tekrar tekrar çağrılan) isimler.

Bektaş. Bektaş. Bektaaş!

Alikan

Enes

Emir Ali

Alperen

Göktuğ

 Ve şu anki: Çağrııı!

Tiz, pes, cırtlak, haykıran, yalvaran, yakınan ısrarlı sesler.

Ana babasının (nedense yüzde doksan babasının) dikkatini çekmeye çalışan çocuklar. Çocuklarına yapmak istemediklerini yaptırmaya çalışan ana baba.

Sevinçlerini, hayret ve takdirlerini, sevgi ve kızgınlıklarını aynı iki kelimeyle ifade ederek ses çokluğunu çok eğlenmekle eşitleyen kalabalık “a..na koyiim”ciler.

Dinliyorum. Denizi. İçindekileri. Dışındakileri. Uzanıp gözlerimi güneşe karşı kıstığım yerden. Suda. Uzaklaşırken. İnsan seslerinin arkada kaldığı ses duvarını aştığım açıklarda artık sadece gırtlaksız sesleri.


Hep dinliyorum.

23 Temmuz 2015 Perşembe

YILGINLIK

Dar, uzun kapalı bir mekanda gibiyim. Bayat havası solunmaktan ılınmış. Kaynağı belirsiz ölgün ışığı kahverengimsi. Penceresiz duvarlar arasında dört dönüyorum. İçim başka hiçbir ışık almıyor.

Kalk, denize gir. Nereye olacağını hiç kestiremezsin ama deniz kapıyı açar.

Tuzlu su bedenimi kaldırıyor. Yerçekiminin üzerimdeki etkisi mutlak olmaktan çıkıyor.

Zihin kamanıp kaldığı yerden suya bırakılan çamaşırın kiri gibi çözülüyor. Sorular açılıyor.

Neden Suruç bamtelime dokunurken arkasından intikam olarak öldürülen iki polisi bir haber olarak aldım?

Ölü yarıştırmakla suçlananlar hiçbir yere varmayacak bir yerden yaklaşsa da dokundukları bir nokta var.

Ölüm bizi ne zaman etkiler? Fazla derine inmeyen bir vahvahın ötesine ne vakit geçeriz? Empatinin temeli yakınlık mı? Yakınlığınki de oturttuğumuz bağlam?

Suruç’ta katledilen gençler, yaşamak istediğim ülke tasavvuruyla da mı beni böyle vurdu?

Haber olarak aldığım iki polisin ölümüyle bamtelinden vurulanların epey bir kısmının da Suruç ile derin bir bağ kurmadığı bir ülkede toplumsal barış nasıl olacak?

Öfke bütün bunların neresinde?

Toplumsal değişimlerin büyük bir kısmı altında öfkenin itici gücü var. Ama körleştirici yanı? Müsebbibi teke indiren indirgemeci tarafı?

Yazarların aslanlar gibi kükrediği köşe yazıları neye hizmet ediyor? Kanayacağını bile bile yarayı kaşımanın verdiği rahatlamadan başka?

Boğuntunun altında sorulara bir an önce cevap bulma baskısı var. Yapamadığında ağır bir kedere, yılgınlığa dönüşen bir aciliyet.

Bütün içindeki yerini hatırla.

Ve sakin ol.


Bırak, tuzlu su seni taşısın biraz.