29 Mayıs 2013 Çarşamba

EFYEN

Ötenazi tartışıla, umarsız hastalar ne bedellere hayatta tutuladursun, fikir, en basit haliyle gürültü patırtısız uygulanmış. Eskide. Tıp henüz uzaklardayken. Babamın köyünde. Ama herhalde hayatın dallanıp budaklanmadan yaşandığı, öyle de bitirildiği zamanlar ve başka yerlerde de.

Hikayeyi üçüncü elden dinledim. İyice yaşlanmış, elden ayaktan düşmüş, bir türlü de ölemeyen insanlara efyen verirlermiş. Afyon. Ne şekilde, anlatan da bilmiyordu. Ama Araf’taki yaşam birkaç gün içinde mışıl mışıl askıdan iner, toprağa gidermiş.

Dinlediğim hikayede, köye uzun zaman sonra dönen biri, o ayrıldığında yatağa düşmüş bir tanıdığın akıbetini sorduğunda yakını, “Ha, o mu” demiş. “Efyen verdik. Tütün gibi tüttü gitti.”

Bu kadar.

23 Mayıs 2013 Perşembe

SERENCAM

Babam yol notlarımdan başını kaldırdı.

“Deden,” dedi, “14 yaşında evin kalabalığından bunalmış. Kış vakti, ayağında yarım yamalak pabuçlar, Torosları yürüyerek aşıp Hacı Bektaş’taki amcasının yanına kaçmış. Dergaha vardığında o gitti, demişler. Şimdi Merzifon’da. Kal, seni de derviş yapalım. Ve ahırlarda hizmetten başlatmışlar. Bunu da sevmemiş. Bir kervana katılıp yola devam etmiş.

“Saman kağıt derler, kaba, mürekkebi dağıtan kağıttan kalın bir deftere yolu, başına gelenleri hikaye etmiş. Adına da Serencam demiş. Uzun kış geceleri millet toplanır, yazdıklarını okuturmuş. (Bu defter sonra kayboldu gitti.)”

Güldü. “Sen ona çekmişsin. Bunlar da senin Serencam'ın.”

Kaldığı yerden okumaya devam etti.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

SOUND CHECK


İçim kıpır kıpır, boş salonda yer seçip oturdum.

Sonunda, konser öncesi piyano çalışması, ardından ses provası ile işin mutfağında bulunma isteğim, nazım geçen bir sanatçıyla yerine gelmiş.

Patricia Barber sehpayı ayarladı. Durup derin bir nefes aldı ve başladı.

Gamlarda inip çıktı. İşleklik ve koordinasyon için beyin devrelerini pekiştirecek daha ne gerekiyorsa aralarında dolandı.

Tam hızlanmışken kesilip başka şeye geçilen cümleler, parçalar, tezgaha yığılan meyve sebze kabukları, çekirdek ve kemikler gibiydi. Malzemenin çöpü havada çözünen türüyle mutfaktaydım işte!

Mekanik çalışın bir anında bir fikir beliriyor, onun peşine düşüyor, şu ya da bu açıdan ele alıp evirip çeviriyor, arayarak derinleştiriyor, sonra bir başkası ortaya çıkıverene kadar yola dönüp devam ediyordu.

Serbest yazma seansları gibi dedim. Kelimeler yerine sesler, yoksa aynı şey. Sıradan tekrarların ortasında birden heyecan verici bir buluş, sezgi. Ateşi tutuşturacak çıra.

Derken diğer müzisyenlerle onlara son anda katılan gitarist geldi. Ses provasına geçtiler. Normalde sadece ses düzeninin kurulup denenmesi olan bu fasıl, şimdi aynı zamanda bir tanışma idi. Bir grup ve daha önce hiç birlikte çalmadıkları dışarıdan gelen sanatçının nabızlarının tutup tutmayacağına bakması.

Baştan sona tek bir parça bile çalmadılar. Müziğin dilinde koklaştılar sadece. Parçadan parçaya atlayarak kendilerine gerekeni, iyice kodlanıp konsantre hale gelmiş bir dilde ilettiler.

Sözlüğüne belki ama ruhuna hiç yabancı olmadığım bu dildeki akıcı iletişimlerini yüreğim hızlanarak izledim. Anlaşma fantezilerimin somutlaşmış haliydi. Derin ve doğrudan.

Çıkışta, Patricia’nın “Sıkıcıydı değil mi?” diye soruşuyla bunun onlar için “işin” sıradan bir parçası olduğunu hatırladım.

Benim içinse Yaradılışın İlk Gününü ön sıradan seyretmek gibiydi.

*

Sekerek değil, kalarak yaşadığımda oluşum süreçlerinden nihai sonuç kadar, belki daha bile yoğun zevk alıyorum.

Sanatın gökten inme olmadığını, bastığın yerden yükseldiğini hatırlamak da güzel.

Sıra dışının sıradanlıktan doğduğunu.

Zanaatın, alın terinin payını.