4 Mayıs 2013 Cumartesi

BAŞKA GÜN


Güneş doğuşunu yirmi dakika geçire, hiç fena olmayan bir uykudan uyandım. (Pervanenin tam göbeği altına şişe geçirilmiş yengeç gibi serilmek işe yarıyormuş.)

Kıyıya indim. Okyanus sabah idmanını yapıyordu. Kamçı gibi art arda şaklattığı 2-3 metrelik dalgaların şiddetine göre su çizgisi 15-20 metre oynuyor. Bunu, aşağı yukarı düz ilerleyeceğini varsaydığım çizgiye giderken yarı yolda beni belime kadar ıslatıp bir o kadar daha devam eden ilk yalama ile anladım.



2004’te güneydoğudaki (buraya çok yakın) Yala Milli Parkını kötü vuran tsunamide bütün ailesini  kaybeden bir kadının anılarını okuyorum. Önce sadece köpükler varmış, anormal bir mesafeye, berideki palmiyelere kadar uzanan sakin su çizgisi. O kadar.

Gücünün, ayağımı hışımla yalayıp çekilişindeki şu tadımlık örneği bile gerisini tüylerin ürpererek hayal etmeyi ne kadar kolaylaştırıyor.




*

Kahvaltı meditasyonundan:

Yolculukların en iyi gelen tarafı insanı esnekleştirmesi. Nereye olursa olsun. Aşina olduğum, dayanak, bir anlamda mihenk taşı yerine geçen şeyleri bunun için sürdürmüyorum. Okumak (bulduğum yerel yazarlar hariç). Kendi müziklerimi dinlemek. Internet. Anı bütün tazeliğinde sen de taze, yeni, çıplak, “boş” karşılamak, en derininden meditasyona çok yakın. Alışılmışın dışında geçirilen hiçbir ana bu açıdan paha biçilemez.

Aslında o tozlu, uyuşuk, hantal kanıksamışlık örtüsünü sıyırdığımız saniye bütün bir yaşam öyle değil mi? Nerede, nasıl olursak olalım. Hayatın kendisi, bu uçsuz bucaksız haz, doyum bulduğum yolculukların en hası?

Ama etkisini, tutuculuğunu gün be gün pekiştirdiğimiz o örtüyü sıyırmak nasıl bir sıçrama gerektiriyor: İçgörüsü şimşek gibi çakıp da insan bir anda uyanmadıkça dışarıdan gelecek bir dürtü. Gömüldüğün balçık zeminden tutunup kendini kıyıya çekeceğin bir dal gibi. Pundunu bulduğumda herhangi bir an gerçekleşen bu silkelenmeyi, çıkışı, pundunu bulamaz olduğumda yolculuklar işte böyle sunuyor.

Bilenmiş bir farkındalıkla yaşamak. Anlamak, hissetmek için bakmak. Dokunmak. Bir olacak kadar yaklaşmak.

*

Hadi bakalım Kella, api yamu!

Tangalla’nın içi pek güzelmiş. Temiz, derli toplu. Bugün gördüğüm bütün kıyı zaten.



Büyük şehirlerinden Matara’dan geçerken otobüs terminalinin olduğu koyda durduk. Müthiş bir esinti denizden havalandırdığı su zerrecikleriyle görüşe tül gibi inmiş, dalgalar dövebilecekleri her şeyi dövmekte. Bir köprü, biraz açıkta kayalık üzerine kurulu tapınağı karaya bağlıyordu.

Tapınağın adı Parey Dewa imiş (Sudaki Kaya). Köprüden geçip sandaletlerimi çıkardım, verdikleri sarongu şortumun üzerine bağladım. Bol Buda heykeli tabii ama en hoşuma gideni tapınağın aşağısında, renkli kumaşlar geçirilmiş çardağın bir köşesinde oturanı oldu. Rüzgar bezleri yırtmış, parçalamış. Rengarenk dalgalanan paçavralardan açılan pencerelerden kudurgan okyanus görülüyor. Demirlere tüneyip Buda’ya göz kulak olan kargalar.. Ve asıl, tapınağın şu konumu.


Şehri çıkarken “İyiymiş” dedim. “Colombo da böyle midir?”

“Çok kalabalıktır. Nefes aldırmaz.”

Sangeeth sonunda “Ne yapacaksın Colombo’da?” diye sormuştu. “Yani seni anlamaya başladığımı sanıyorum. Doğa seviyorsun, tarih seviyorsun, sakinlik. Colombo’ya iş için gidiyorsan iyidir, merkez orası. Ama binadan başka şey yok. Yeşil yok. Sıcaktan sokaklarda doğru dürüst yürüyemezsin.. Galle etrafında harika kumsallar var. Colombo yerine hoşuna giden bir yerde bir iki gece fazla kalsan?”

Bu çocuğa kulak vermeli.

Önerdiği, Lonely Planet’in de ona katıldığı yerler arasında Mirissa da vardı. Gördüğümde nedenini anladım. Kolları hindistancevizleriyle kaplı, Tangalla’dan daha ufak (“ama yüzülebilir”) müthiş bir koy. Sorun, buradaki az sayıda yerin sürekli dolu olması. Haftalar önceden yer ayırtmak gerekiyor ya da Nisan sonu-Temmuz arası gelmek (ama o da muson zamanı). Koyun sonundaki tatil köyünde durduk. Gezi dergilerinden fırlama bir yer. Bir ananas lassi söyleyip hülyalara daldım.



Taprobane’ı mutlaka görmek istediğimi söylemiştim.

Taprobane, çok isimden geçmiş Sri Lanka’ya Romalıların verdiği ad.

(Sömürge dönemindeki Seylan, Sinhalalar Adası anlamına gelen yerli ifadeyi kendi söyleyişlerinde Ceilao, Ceylan ve Ceylon’a çeviren Portekiz, Hollandalı ve İngilizlerden. Yerliler için ise burası, efsanevi krallarının adıyla oldum olası Lanka/Llankai imiş. Bağımsızlıktan sonra başına aziz anlamına gelen Sri eklenmiş.)

Weligama’da, cezir zamanı yürüyerek ulaşılacak kadar kıyıya yakın bir adacığın da adı bu. Ve burası, Sri Lanka’ya geliş nedenim.

Paul Bowles’un yolculuk notları Travels’ta rastladığımda mıknatısa çekilen toplu iğne gibi olmuştum. “Tamam, Sri Lanka’ya gidiyoruz!”



Bowles, parasını at yarışında kaybeden eski sahibinden satın aldığı adayı, herkesin düşlediği böyle bir yer vardır diye anlatıyor. Kapıyı arkanızdan kapadığınızda dünyanın kiri pasını geride bırakarak huzuru bulacağınız bir köşe. Adacığın fışkıran yeşilinden çatısı şöyle bir seçilen antika mimarili evi gördüğünde “Burası!” demiş. Spider’s House romanını burada yazmış.

O ev bugün bir otel. Geceliği de sezonuna göre 1–2bin dolar arasıymış. Adanın giriş kapısı kapalıydı ama açık bile olsa o sık yeşillik içinde bir şey görebileceğimi sanmıyorum.



Sangeeth, Galle Fort’un (ya da yalnızca Galle) içi değil de birkaç kilometre ötedeki Unawatuna kalmak için daha iyidir demişti. “Galle sıcaktan kaynar. Oteller de daha pahalıdır.” Yer ayırttığı pansiyona geldik. Yol üzerindeki Summer Garden. Önce irkildim ama dönüp birkaç kere daha bakacağım kadar yakışıklı adamı görünce dikkatim dağıldı. İliklerinden başlayan bir gülümsemesi var. Tamam, gayet iyi, dedim. Hem zaten trafik saat kaça kadar sürer ki. Deniz üstündeki çepeçevre açık lokantası gerçekten tam bir yaz bahçesi. Oda tertemiz, klimalı, denize bakıyor ve balkon kapısını açtın mı trafiğin sesi okyanusun gümbürtüsü altında silinip gidiyor.

Sıcak biraz yatışsın, Galle’a ineceğiz.


(arkası yarın)

3 Mayıs 2013 Cuma

GÜNEYİN DE GÜNEYİNE


İnsan, afişlik, klişelik sahiliyle okyanus huzurunda klostrofobi hissedebilir mi? Hissedermiş.

Birkaç saatlik uykuyla Ella’dan ayrılıp düzlüğe, Sangeeth’in bile yakındığı ıslak sıcağa indim. Kendime şimdi sorsam ilgilenmediğim ama yol programına koymuş olduğum Bunduruwagala tapınağına saptık. Daracık yollardan içlere doğru giderken yanlarından geçtiğimiz gölcükler, verdikleri yansımalarla beni biraz canlandırdı. Nasılsa daha hızlı gitmiyorsun, fotograf çekerek yürüyeceğim biraz, beni takip et deyip arabadan indim.



Bir Budist tapınağı daha! Bağış adı altında toplanan giriş parasını heyecansızca kapıdaki rahibe uzatırken kalan dişleri de çok geçmeden gidici bir yerli yanı başımda belirdi. Savuşturmaya halim yoktu, bıraktım rehberliğini yapsın.

“Bu yeni” dedi sandaletlerimi çıkarıp yöneldiğim yapı için. “Ben sizi asıl heykellere götüreyim.”

Götür bakalım.

Çok sık bir yeşil örtüsü içinden arkalara uzanan yolu süpüren adamı kardeşim diye tanıttı. Sonra bir iki kişiyi daha. Kendini birkaç kuşaktır bu tapınağa adamış bir ailedenmiş.

Yolun sonunda birden karşıma çıkan şeyle gözlerim dört açıldı.



Masif bir kaya (granit) ve ondan yontulmuş dev figürler!

En büyükleri, barış, sükunet simgeleyen ayası dışa açık eliyle ortadaki Buda idi. İşini çok ciddiye alan rehberim konuşmayı kesti. Birleştirdiği avuçlarının parmak uçlarına doğru başını eğerek Buda’yı selamladı. Sonra devam etti.

“Dikkat ederseniz bu kütle fil biçiminde. Yerin adı da Budist heykeller kayası anlamına geliyor. Buda’nın yanındaki küçük oyuktan baş ağrılarına iyi gelen bir yağ sızar. Heykeller bin yıllık. Taliban’ın Afganistan’da yok ettikleri en büyük Buda heykelleriydi. Bunlar 17 metreye varan uzunluklarıyla şimdi artık eski dünyanın en büyük figürleri.”

Gerçekten etkileyici.

“Kayadan oyulduktan sonra üzerlerine bir alçı tabakası çekilerek renklendirilmişler. Tabakanın kalıntılarını, üzerlerindeki çok soluk renk izlerini Buda’nın yanında görebilirsiniz. Beni anlayabiliyorsunuz değil mi?”

Eksik ön dişleri kulak kabartmak gerektiriyordu ama evet, anlıyordum. Sri Lankalıların konuşmasına alıştım.

“Figürlerin üzerindeki delikler, vaktiyle heykelleri yağmurdan korumak için yapılan ahşap çatının kayaya geçirildiği yerler. Çatı abanoz ağacındanmış.”

Sonra heykellerin simge diline geçti. Okuma yerine geçmiş sanatın zengin dili. Satır satır ve zihinle okumak yerine bir bakışta ve dolaysız kavranan bir anlam aktarımı.

“Ayağınızın ucunda bir bukalemun var.”

“Hani nerde?”

Gösterdi, bir daha gösterdi. Neden sonra seçebildim.

“Yılan da boldur burada. Engerek, kobra..”

Çayırdan yanındaki kumlu patikaya sıçradım.

“Dedem bir pitonla karşılaştığını anlatırdı. Timsah da çıkar.”

“Monitor diyorsun herhalde?”

“Hayır. Monitorlar bir buçuk metre filandır. Timsahlar daha büyük olur.”

Akrepleriyse sormadım bile.

Dönerken kalabalık bir yerli turist kafilesiyle karşılaştık. Bu kadar insanı getiren otobüs o dar yoldan nasıl geçmiş? Cevabını yolda aldım. Biz giderken gelen birkaç minibüs, bir de otobüs ile. Balkon parmaklığında karşılaşıp yere atlamadan kendi yollarına giden kedilerin sadece onlara özgü sandığım akrobatlığıyla suya yuvarlanmaya santimler kalacak şekilde karşılıklı geçerken.



Tangalla’ya doğru gök pustan aklaşmış, konturlar silikleşmişti. İçimi de öyle hissediyordum. İsteksiz. İstememek değil de, isteğin yokluğu. Birer fincan çay içmek için durduğumuz sinekli bakkal-fırın-pastaneden aldığım (bir köşedeki o baharatlı, kızıl, yabancı bağırsağı düşmanı çerezler dikkatimi çekti) ambalajlı tuzlu krakeri kemirip iyice ısınmış suyumu bitirirken, yanından geçtiğimiz dekoratif yol tabelasını bezginlikle okudum. Tangalla 68 km. 3 saat eder! Susmaya devam edersem varlık sahnesinden temelli silineceğim.

“Tamil dili sizinkiyle aynı kökten mi?”

“Hayır. Ayrı bir dildir.”

“Sizin yazınız Sanskrit dilinden geliyor değil mi?”

“Evet. Onların yazısı da farklı, biliyorsun.”

“Tamilleri görünüşlerinden ayırt edebilir misin?”

“Konuştuklarında fark edilirler ama giyimleri de kendilerini belli eder (erkekler şalvar, kadınlar sari, bir de pottuları olur –iki kaşın ortasına boyanan kırmızı nokta). Karşımdakinin Tamil olduğunu bir şekilde bilirim, evet, ama nasıl olduğunu açıklayamam.”

“Hissedersin..”

“Öyle.”

“Savaş sırasında halk (Sinhalalar) Tamillere düşmanlık duyuyor muydu?”

“Hiçbir zaman! Biz Tamili, Sinhalası, Müslümanı, Budisti, Hıristiyanı ile hep birlikte, iç içe yaşadık. Bu, halklar arasında bir savaş değildi.”

Tıpatıp aynı cevabı sorduğum başkalarından da almıştım.

“Gerilla ile iktidar arasında bir çatışmaydı.”

İlk şoförüm Neel, “Ve aslında iki taraf da sürmesini istediği için o kadar uzadı. Bu işte büyük paralar dönüyor” demişti.

(Sri Lanka asıllı yazar Nayomi Munaweera’nın Island of a thousand mirrors adlı romanında bu uzun, kanlı dönem, “Biz hep kardeşçe yaşadık” tekrarının belletilmiş bir inanç ve gerçeğin yarısı olduğunu düşündürecek şekilde anlatılmış. Çatışmanın yoğunlaştığı kuzey bölgesinden uzaktakilerin bunu başka bir dünyadaymış gibi yaşadığı, “orada” olanlardan habersiz ve bunlara ilgisiz kaldığı, resmi terane ile kafalarını kuma gömdüğü. Ürpertici benzerlikler..)

Sonra, birkaç yıl önce Tamil Kaplanları art arda iki büyük saldırı gerçekleştirmiş. Bir kasabaya, ertesi gün de okul otobüsüne. Şimdiki Başkan (tacir gülümsemesiyle afişleri her yerde), buraya kadar! demiş. Nihai barış görüşmeleri başlamış.

“Liderleri ölmüştü. İkinci adamları şimdi parlamentoda! Kaplanları da orduya, polis teşkilatına aldılar. Yoğun olarak yaşadıkları kuzey bölgesine büyük teşvikler veriliyor. Evler yapılıyor, fabrikalar kuruluyor. Bunlardan yoksundular. Çok fakir.”

“Terörden” korkuyorsan insanlara kaybetmekten korkacakları şeyler ver.

“Hepsi de bizim paramızla oluyor. Yeni vergilerle. Fakat, derdi ne, gerçekten bilmiyorum ama ayrılıkçı Tamillerin arkasında Hindistan var.”

Bunu da duymuştum. Hindistan’ın Tamil destekçisi siyasi partisinin açıktan açığa Sri Lanka aleyhtarı bir tavır benimsediğini.

“Ve Tamil’i Sri Lanka’ya getiren de kim, biliyor musun? İngilizler!”

Evet. Ezelden beri adada yaşayan Tamil bir azınlık varken İngilizler çay plantasyonlarında çalıştıracak adam bulamayıp Hindistan’dan ilave Tamil işgücü getirmiş. Çatışma da bunların aşağılanması, ezilmesiyle başlamış.

Telefonu bir kez daha çaldı. Açtı. Dakikası 1 rupi imiş. Yani hiçbir şey. Bundan mıdır, yoksa zaten konuşkan olduklarından mı, bu insanların telefon konuşmaları da yol süreleri kadar uzun. Cevabı tek kelimelik sorular (“Boş odanız var mı?”) bitmek bilmez bir gevezeliği tetikliyor.

Kulağa bilyeleri dağılmış bir rulmanın dönüşü gibi gelen, patlamalı hecesi bol, çakırtılı bir dil. Gırtlaktan değil. Sert ve kuru. Şefkat vaaz eden Budizmleriyle ne yapsam bağdaştıramıyorum. Şöyle pespembe bir aşk filminde yahut bir şairin ağzından dinlemek isterdim. Yavrusunu yatıştıran bir anneden, ölüm döşeğindeki babasına konuşan bir evlattan.

Yeni yapılan Mattala havaalanının orada (”Bir dahaki gelişinde sakın buraya inme. Karmakarışık bir yer!”) yol çift şerit oldu. Hızımız da 50’den 70’e çıktı. Baş döndürücü.

Sonunda Tangalla. Gördüğünde bir gece daha kalmak isteyebilirsin deyip lagün kıyısında klimasız ve ucuzundan bir otel bulmuştu. Kıyıya saptık, yerleşimle arasına kalın bir tampon gibi girdiğini hissettiğim bir labirente daldık. Dar yolun iki yanında yüksek duvarlar arkasına çekilmiş yapılar, aralarda sık yeşillik.

Otelin önünde egzozu patlak bir ruhla arabadan indim. Etrafa içime çöken siyah pusun ardından baktım.



Bu işte çok para var, daha oda yapalım anlayışı kokan ek inşaatın yanında, (olmuşsa) parlak zamanını geride bırakmış asıl bina. Daktilo dönemi vergi dairesi havalı resepsiyona girdim. Karşılıklı kapalı suratlarla usulen selamlaştık. Anahtarımı aldım.

Geniş, temiz bir oda. Kalın duvarların hapsettiği sıcağa en yüksek devrinde pervane kar etmiyor. Duvarlarda iki kertenkele, sonsuz sivrisinek.

Lagünü geçip kumsala indim. Okyanus burada bayağı haşin. Ta ilerde, havuzlaşmış kayalık cepte suya giren yerlilere kadar yürüdüm. Güzeldi olmasına ama orada olana.



Birkaç hafta önce epey yabancı varmış, sezon kapandı kapanacak, şimdi sadece birkaç yerli turist.

Kendimi dizginsiz özgürlük simgesi koca okyanusun karşısında işte böylece kapatılmış, sıkışmış hissettim.

Odaya döndüğümde cibinliksiz yatağımda bir kurbağa vardı. Ilık suyuyla duşun altına girdikten sonra, kucağımda bir maymunla uyanmamak için balkon kapısını kapayarak yatacağım; başka bir gün olacak yarına kadar ne kadar uyuyabilirsem uyuyacak.

(arkası yarın)

2 Mayıs 2013 Perşembe

ELLA, ELLA


Gecenin tatlı serinliği (üzerime battaniye örttüm!) güneşle birlikte dağıldı. Tepeye karşı bir kahvaltı ve Zion View’dan ayrıldım. Ella’nın hemen dışındaki Rawana çağlayanına doğru büklüm büklüm yola çıktık.


Kendimi direksiyonda hayal ederek soldan trafiğe zihinsel alıştırma yapıyorum. Kolayını buldum: Orta çizgiyi sağına alacaksın. Aslında arabayı doğru yerde tutmak büyütülecek şey değil. Ama yok! Trafikte eşeğin büyüğü, yerlilerin tavrını, refleksini edinmek. Kendi ülkemde iğne deliğinden geçebilirim. Ama bunu şoförlüğümden çok insanların nasıl davranacağını kestirerek yaparım, ipuçlarını “okuyarak.” Buradaysa ne kadar zihinsel alıştırma yaparsam yapayım yaya kalıyorum. Sonra bir de şu levhalar. Yön göstermek değil de dekoratif oldukları için dikilmiş gibiler (yeşil fonda o tatlı Sinhala ile daha ciddi, derli toplu görünen köşeli Tamil yazılarıyla gerçekten de öyleler). Şehirlerde bazı kavşaklarda bunlardan var. Yollardaysa daha azı. Üstelik yanlış da olabiliyorlarmış. Yani gideceğiniz yerleri avucunuzun içi gibi bilmedikçe hayırları dokunmuyor.

Yükseklerden gümbürtüyle dökülen çağlayanı köprü başında bozulup kalmış döküntü otobüsün yolcularıyla birlikte seyrettim.



Oradan kaya tapınağına. Kella’sının (Nissan’ına böyle sesleniyor, kız demekmiş) daha ileri gidemeyeceği yerde Sangeeth beni indirdi. Şimdiden sırılsıklam olan bandanayı yüzüme sürmekten vazgeçip patikayı yürüdüm. Başta peşime takılan iki küçük oğlan dışında kimse yok. Kah acelesizce otlayan bir ineğin kah ağaç altlarında ailece piknik yapan maymunların yanından geçerek düz yoldan ilerledim. Tepemde güneş, yer gök seyrine doyamadığım yeşil, vazgeçilmez Bo ağacı ve büyük bir kayanın altına yapılmış tapınağa kadar gidip döndüm.

“Eski köprüye?”

“Eski köprüye.”



Yamacın, tam daracık toprak yolda sıkışıp kalacağımızdan bir kez daha korkmaya başladığım noktasında (“Merak etme. Olmazsa geri geri gideriz!”) bir evin U dönüşü yapılabilecek girişinde arabayı bırakıp ev sahibinin tarifiyle aşağı, sık ağaçlar, çalılar arasından demiryoluna inen belli belirsiz patikayı bulduk. Geceki yağmurla balçıklaşmış, suyu yeni yeni çekilen toprak zeminde kaya-toparlaya raylara vardık. Aralarından yürümenin, bir azman olan asıl sahibinin yolunu böyle işgal etmenin çocuksu sevinci. Köprüye doğru iki yanda kaçacak yer olmayan daracık bir geçide girdiğimizde “Tren saatlerini biliyor musun?” dedim. Gülerek omuz silkti. “Sabah olması lazım. Geçmiştir şimdiye.” E, Sri Lanka’da köprüsünü görmeye giderken tren altında kalarak ölmek de bana yakışırdı. Raylarla birlikte son bir dönemeci de döndükten sonra dokuz gözlü yüksek taş köprü olanca haşmetiyle karşımıza çıktı. İngilizler zamanındanmış. Diğer başındaki tünelde boyunlarında kameralarla bir grup genç belirdi. Badulla treni gelmek üzere dediler. Ne şans! Gerçekten de, aralarında plantasyonları seyredip fotograflayacak turistler için eklenen “gözlem vagonu” da olan rengarenk tren şen şakrak önümüzden geçti. (Beni izleyip peşimden bu gece kalacağım pansiyona gelen Fransız çift, trenin içinden yaşandığında pek öyle olmadığını söyledi. Kandy’den bindikleri ilki yolda bozulunca birkaç saat ikincisini beklemişler. Aldıkları birinci sınıf biletlerin o izdihamda bir kıymeti kalmamış, yolun sonuna kadar birkaç saat de ayakta dikilmişler. “Ama plantasyonlar arasında ne manzaraydı!”)





Dönüşte Sangeeth, yerleşimden uzak, yolun üst tarafındaki 98 Acres tatil köyünü gösterip orda yemek ister misin, dedi. “Ella’nın içindeki yerlerden daha ucuz, çok daha iyidir.” Tamam. Panoramik bir uca kurulu tesise çıktık. Çepeçevre tepelerden tatlı serin bir esinti. Böyle bir yerden beklenmeyecek kadar makul fiyatlı mönüden bir Şeytani Tavuk ile üstüne hurma kreması tatlısı söyledim.



Sri Lanka mutfağı enfes. Hint yemeklerini sevemiyorum. Ayrıntıları unutulmuş bir kabustan kalan ağır duygu gibi geliyor. Sadece tatları değil, dokuları da bulanık bir yelpazede ayırt edilemeyecek kadar birbirine yakın bulamaçlar. Sri Lanka yemekleriyse billur gibi. Diri, net, renkli ve çok zengin.

Arkadaşının pansiyonuna indik. Akşam için pilav-köri sipariş ettik. Gevşeme vakti. Duş, siesta ve Ella’da bir yürüyüşün ardından Ayurveda masajı.


Adım başı böyle masaj salonları var. Sahicisini bilerek gitmek gerek. Sangeeth, vıcık vıcık şöyle bir ovmaya Ayurveda dediklerini, geçenlerde bir kadının (daha) tacize uğradığını işittiğini söyledi. Suwamedura’yı Lonely Planet de tavsiye ediyor. Hadi bakalım, bu işin aslı nasıl oluyormuş, görelim.

Usul usul ayurvedik müzikler çalan loş bir odaya alındım. Masöz, gencecik bir kız, kendini tanıtıp önce tabureye buyur etti. Gözlerimi kapayıp meditatif bir hale kendimi bıraktım. Susam yağı kokusuyla birlikte parmakların bedenimde yumuşak ama çok etkili, canlandırıcı hareketi başladı. Saç diplerinden ayak parmaklarına akupunktur noktalarının uyarıldığı, kasların yılankavi, dairesel kesintisiz dönüşlerle çözüldüğü bir saatlik bir muamele. Yüzümün ayrı kremlenip ovulmasıyla son bulduğunda kuşlar gibiydim.

Akşam yemeğinden sonra bahçede. Yıldızlar hindistancevizlerinin tepesinde ışıl ışıl. Bitişiklerinde yarımay.

Ve biraz ötede ses provası kesilip kesilip yeniden başlayan Sri Lanka müzik şovu. Özgün müzikleri ayağıma geldi diye seviniyordum ama reggae’den girip Batı Afrikamsı bir karışımdan çıkıyorlar şimdilik. Aralarda bıraktıkları boşluklar cırcırböcekleriyle doluyor.

*

9’a doğru hâlâ başlamamışlardı. Boş bir araziye kurulan sahneye gidip baktım. Aydınlatma, dev hoparlörler, platformda kuyruklu bir piyano.. hepsi tamamdı. Futbol sahasına yakın, deşilmiş toprağı çayırların tuttuğu alanda yerini almış aileler, akın akın gelen gençler, meraklı birkaç turist. Arazinin tel örgüsüne metrelerce ışıklı kordon sarılmış. Eh, piyanodan başlayarak bunca hazırlığa bakarsan öyle bir iki saatlik şey olmayacağı belli.

Yarım saat sonra hoparlörlerden iman tahtama vurup ikinci bir masaj yapan ses yükseldi. Bir daha da kesilmeden sürdü gitti. Müzik beşinci sınıf bir yerel pop’tu. Bizdeki “Eller havaya!” melodilerine, ardından biraz Afrika’ya yaklaşıyor, Hint müziğini şöyle bir andırırken sıradanlığı bol davul ve elektro org gürültüsüyle örtülüyordu.

Solist ve aralarda ne anlatıyorsa durmadan konuşan, aynı bet sesli adamdı. Saat 11 olduğunda, mikrofonun yardımıyla bile ses telleri daha fazlasına dayanamaz. 5-6 parça sonra bitirirler diye umup kulaklıkları taktım, dış ses bastırıp sızarken kendi müziklerimden bütün bir albüm dinledim.
Ses telleri varsayımım da çökünce tıkaçları gittiği yere kadar kulağıma tıkıp yattım.

Tamam, böyle sabahlayacağız anlaşılan. Kabul edelim de, her parçanın ardından kibar bir veda olacağını umduğumuz o feci uzun ara konuşmanın perde perde yükselerek ahaliyi gaza getirip yeni bir dümtek havasına bağlanmasıyla hüsrana uğrayıp durmayalım bari.

Saate son baktığımda 2’ye geliyordu. Belirleyici olan yaşadıklarımız değil, onlara nasıl tepki verdiğimizdir düşüncesinin kulaklarında tıkaçlarıyla canlı bir numunesi olarak tuhaf bir yarı uykuya kayarken bir şeyin eksildiğini hissettim: Hoparlörler susmuş!  


(arkası yarın)

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ELLA


Bu kez kapıda bir Nissan Sunny var. Kontrol paneline de meditasyon pozunda seramik bir Buda yapıştırılmış. Beni Kandy’den Ella’ya götürecek olan, otuzlarının başında, çok koyu renkli bir genç. Sangeeth. “Hint ismi değil mi bu?” Evet, ama kendisi Sinhala imiş.

(Ada halkını oluşturan bu iki etnik grubu, çoğunluktaki Budist Sinhala ile Hindu azınlık Tamilleri ayırt etmeyi öğrenemedim. Benim için tenlerinin koyuluğu da, fizyonomileri de kafa karıştıracak kadar çeşitli, hepsi birden alışılmadık bir kitle. Aralarında dönüp bir daha bakacağım kadar alımlı pek azını gördüm. Bir tabla içinde sonuna dek yanmış çeşitli uzunluk ve kalınlıkta kavruk kibrit çöplerini andırıyorlar. Bir haftada alabildiğim bütün yol, ifadelerini okumada başta isli bir sis gibi gözüme perde çeken koyuluklarının engel olmaktan çıkması oldu. En kolayını yapıyor, doğrudan gözlerine bakıyorum.)

Programınızı şoförünüzü tutmadan kesinleştirmemek en iyisi. Sadece haritaya bakarak doğru bir fikir edinilemiyor. Belirleyici olan yol durumu, onu da en iyi şoförler biliyor.

Daha Kandy’den çıkmadan programım adamakıllı değişti.

Altı saatlik gece yarısı tırmanışının beni aştığına çoktan karar vermiştim. (Toprak yol olsa neyse ama bir de düzensiz olduğu söylenen yüzlerce basamak..) Yolu iki katına çıkaracak Adem Tepesinden vazgeçtim. (Çehov’a göre dünyayı görmüş olmayacağım ama ne yapalım.) Rotayı Nuwara Eliya üzerinden gidecek şekilde çevirdik.

Sangeeth de bu işi doğru dürüst yapanlardan. Deneyimli, doğru mesafeyi koruyor. Aksanı şimdiye kadar en rahat anladığım.



Kandy’ye geldiğim gibi çıktım. Virajlardan. Kısa bir süre sonra yol, derin vadileri kaplayan çay plantasyonlarının arasından kıvrımlanmaya başladı. Rotschild mülkü tabelalı bir yerde durup içlere yürüdük. Yeşili ışıklı, yaprakları taze kokulu çaylar arasında. En kaliteli Seylan çayı en üstteki yapraklardan (onda da işlendiğinde beş kilodan elde bir kilo kalacak şekilde) çıkarmış. En pahalısı (orange pekoe), her bir fidanın en tepesindeki küçük, altın yaprak denen tek bir yapraktan. Bay Lipton’un ruhu şad olsun, ne diyeyim.



Yeşil, yamaçlarda tırmandığı yere kadar çay tonunda yayılıyor, daha yükseklerdeki dev ağaçlarla birlikte koyulaşarak pus perdesine karışıyordu. Tepelerin arasında onlarca metreden dimdik inen şelaleler, onlara yataklık eden masif kayalıklar, vadi tabanlarında pirinç tarlaları, muz plantasyonları. Sık sık, filmlerde gördüğüm, gerisini de hayal ettiğim Vietnam, Hindiçin aklıma geldi. Öylesine cengelleşmiş bir yeşil.



Virajları giderek sıklaşarak yükselen yolda tuktuklar yine de eksik değildi. Araç geçmek bura alışkanlıklarıyla bile imkansız hale gelmiş, hızımız çoğu yerde 20-30 kilometreye düşerek ilerledik. Ama nasıl bir manzara içinden!

180 kilometrelik yolun ortasına, Nuwara Eliya’ya saatler sonra ulaştık.

Nurlar şehri anlamına gelen Eliya, koloni geçmişinin bugüne karıştığı hoş bir yerleşim. 1200 metre irtifayla platonun en yüksek noktasında. Yamaçlarda bizim Toros yaylalarını andıran evler, rengarenk, alelusul, hepsi başka telden. Yanı başlarında golf, kriket sahaları, hipodrom. Büyücek taşra çarşılarından az ötede parklar içinde Hollanda, İngiliz mimarisi taş oteller, banka, karakol binaları. Bu yeni yıl kutlaması ne zaman bitecek? Trafik durmuş, sokaklar adam almıyor, tekne yarışlarıyla bir panayırın sürdüğü göl ve kıyısı da.

Araçlara, bol cipe bakıp “Zengini çok mu buranın?” diye sordum. “Hem de nasıl! Pek çok büyük şirketin merkezi burada.”



Kuzeydeki kırsal kesimden bambaşka bir hava esiyor.

8’de yola çıkıp öğleden sonra 3’te Ella’ya vardık. Dağlar arasında küçük bir yer. Ama konumu, manzarasıyla doğada şöyle aktif bir inzivaya çekilmek isteyenlere öneriliyordu. Bol trekking parkuru ve.. bakın şu işe, bana bir teselli ödülü gibi gelen Küçük Adem Tepesi ile.

Epey bir mesele olan oda bulmayı Sharon’un Yerinde Faiesz bey sonu gelmez telefon konuşmaları ve yalvar yakar ile sadece ilk gece için çözmüştü. Zion View diye (benim yine adına tav olarak seçtiğim) bir yerde.

İki yönlü ama bir arabadan sonra tek yayaya yer kalmayan bir yolda (yanlarından geçerken çalılara gerilettiğimiz iki talihsizden biliyorum) keçi gibi tırmanarak hedefe vardığımızda görüntüyle soluğum kesildi. Derin bir vadinin öte yanından yükselen Ella Tepesi ile ötelerde, iyice kapayan havada başkalarının belirsizleşen siluetleri.



Bavulumun kilidini bozmayı henüz başarmıştım ki sıkı bir yağmur başladı. Mevlam neylerse güzel eyler. Aldırmadım. Burnumu çıkaramayacak olsam bile sırf şu yol, kat etmeye değerdi. Yarım saat sonra, tamam, kabul sınavını geçtin dercesine kesildi.

Büyüğünü atladık, vuralım bakalım şu Küçük Adem Tepesine.

Kasabaya (köye?) inip arka tarafındaki tepeye çıkmaya başladık. Annesi yaşında olduğum Sangeeth’ten çok daha iyiydim. Yeniden çiselemeye başlayan yağmurdan kameraları korumak için başımdan geçirdiğim plastik panço altında Fin hamamında ölmeye bırakılmış doksanlık bir ihtiyar gibi terlemekteydim gerçi ama nefesime diyecek yoktu. Tam, asıl tepeyi de yapabilirmişim derken basamaklar, onlarla birlikte de canım çıkmaya başladı. Kimi ayağımın yarısı kadar kısa kimi ötekilerin üç katı yüksekliğinde, müteahhidini merak ettiğim, hiç ara vermeden devam eden çimento basamaklar. Boynumdan eksik etmediğim bandanam daha fazla ter çekmez olmuş, plastik yağmurluk altında tüterken. İşte, dedi, şimdi benden az hallice olan Sangeeth, Adem Tepesi bunun yüz katı! Ne iyi. Bulutlar bir kez daha açıldı, çiselti kesildi, ışık, o yağmur arası nüans zenginliğiyle yaklaşan günbatımının tatlılığına büründü. Belki ölürdüm ama artık bu tepeye çıkacaktım.

Dar bir sırtta, iki yanımızda vadiler, tepelerle hareketli bir görüntü akışının ortasındaydık. Plastik yağmurluğu çıkarıp son yirmi beş tanrı cezası basamağa hamle ettim. Ufak, doğal bir platform olan zirvede küçük ama zafer olan finalde kalan soluğumu koyverdim.

Ta aşağılarda, öbür gün güneye, okyanusa doğru koyulacağımız yol kıvrımlanıyordu. (”Sadece 25 kilometresi. Sonrası düz.”)



Panoramik çekimi gözlerimle yapıp döndüm. Bir daha döndüm.

Değermiş!

Şimdiye kadar ilgilenmediğim Ayurveda masajı önerisi bir de Sangeeth’ten geldiğinde peki dedim. Belimin bir tarafı tutuk, bedenimin hissi burulmuş kalın halat gibi, iyi gelebilir. Salonlardan birinden yarına randevu aldık.

Oda rezervasyonu yaparken de şoförlerin fikrini sormalı. Ella’da ikinci gece için Sangeeth bir arkadaşının iki odalı pansiyonuna götürdü. Yeri de insanları da gözüm çok tuttu. Tamam, o kutsal kitap illüstrasyonu olacak manzarasından yoksun ama Zion View’un yarı fiyatından daha azına.

Aşçı yeni yıl iznindeymiş, akşam yemeği maalesef dediler otele döndüğümde. “Bana bir karışık omlet yapamaz mısınız? Açlıktan ölmekten kurtarırdınız..” O olur deyip getirdikleri omletin başında, gök karaltısından biraz daha koyu taş karaltısı anca seçilen tepeden geriye yıldızlar, cırcırböcekleri, ünlü trenin sesi kalmış terasta oturmuş yazıyorum.

(arkası yarın)