31 Mart 2010 Çarşamba

Adnan Çoker - Seda işte - Picasa Web Albümleri

Adnan Çoker - Seda işte - Picasa Web Albümleri

ADNAN ÇOKER



Görmeyeli uzun zaman olmuş, karşılaştığımdaysa bamtelimi titreştirmiş resimleri şimdi nasıl algılayacağım merakıyla da gittim Adnan Çoker retrospektifine.

Bana tam da Bach’ın biçime, renge damıtılmış hali gelmişti.

Boşluk duygusunu olanca yoğunluğuyla veren siyah üzerinde armoni geometriyle, melodi –sözün çoğunu bu ikisine bırakarak- degrade renklerle dile gelmiş gibi.

Bach’ı akışının özüyle tek bir anda seyretmek..

Aldığım haz değişmemiş. (Sadece tuvaller bir tür zaman aynasına dönüştü; o vakitler karşılarında duran benle şimdiki arasındaki farkı özlerindeki yalınlık, doğrulukla yansıttı. Çarpıcıydı.)

Salona girdiğimde Bach’ın Orkestra Süitleri çalıyordu. Ardından Çello Süitleri başladı.

30 Mart 2010 Salı

PİYANO

Üzerinden uçtuğum vakit boyunca ekranda adı kalan Port Moresby, hayalimi uyaran hedeflere katılmıştı. Isabella Tree’nin Yeni Gine üzerine kitabını o iştahla açtım, okuyorum.

Daha dünü Taş Çağında, bugünü 21. yüzyılda, küreselleşmeyi kendince yaşayan ilginç bir ülke. (Cola içen kabile şefleriyle bir reklam afişi durumun iyi bir özeti görünüyor.)

Yazarın dünyanın herhalde en izole başkenti dediği Port Moresby’den nispeten tek güvenli yol olarak havayoluyla ulaşılan dağlık bölgelerin coğrafi yapısı, birbirinden kopuk yaşayan yüzlerce kabilenin ortaya çıkmasına yol açmış. Her birinin kendi dili var. Sayıları yedi yüz elliye yakınmış bu dillerin. Almanlarla İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelandalıların da oyuna katılmasıyla dil konusu iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmiş. Hepsinin çok basitleştirilmiş bir harmanıyla kendiliğinden oluşan karma lisan şimdi ortak dilleriymiş.

Oraya yerleşen Avrupalılar burun kıvıradursun, işlevini gayet iyi yerine getiren bir dil bu anlaşılan. Gramer hak getire, telaffuz, arkası basıla basıla giyilen pabuçlar gibi kullanana uydurulmuş. Yazılması şart olduğunda da söylendiği gibi yazılıyormuş. Kavramlaştırma ise yerlilerin bilinenden türetme, yani çokça benzetme yapmasına dayalı.

Jeneratör, masin bilong mekim lektrik imiş mesela.

Oraya yerleşmiş yabancılar yine de, böyle bir dilin pratikliğini ileri sürenleri piyano örneğiyle yerlerine oturtmaktan yanaymış. Piyano deyip geçmek yerine derin bir soluk alıp bütün şunları söylerlermiş:

Wan bikpela bokis insait i gat planti teet olsem sark na taim missus i hitim na kikim bikpela bokis i singaut tumas.

Yani:

Evin hanımı vurup tekmeledikçe bir sürü gürültü çıkaran, içinde köpekbalığı kadar çok dişi olan büyük kutu!

Hoş bir kitap.


Isabella Tree: Islands in the clouds, Lonely Planet Journeys

29 Mart 2010 Pazartesi

AKUSTİK TOPKAPI

Kalabalıkla daralan kapıdan yavaş yavaş, içim -dişsiz bir yaşlı gülüşüyle- genişleyerek geçtim. Diller, yüzlerle kaynayan bir havuza karışarak kimliğinin belirginliğinden sıyrılmak her zamanki kadar hafifletici, ayakları yerden kesici geldi.

Az ıslak yağmur göğü altında uca kadar yürüdüm.

Gök gri, yer rengarenk.

Ama bir süre sonra baktım, sarayı kulaklarımla gezmekte, kaydetmekteyim.

İki avlu boyunca sesler birbirleri üzerine tırmanıp yükselmeden, yoğun ama alçak bir yosun örtüsü yumuşaklığında bir uğultu halinde yayıldı. Üstlerinde kesifliklerini artıran koca, sessiz bir kubbeyle sanki.

Arada sivrilip fırlayan bir kahkaha, uzakta birine bağırış..

Hazine dairesinin oradaki dev ağaç kovuğunun toprağa daldığı yeri fotograflarken seslere de zoomladım.

Sağımda, çok sıcak patates ağızda şöyle bir çevrilip yutulmaya çalışılır gibi hararetle, hep birden konuşulan İspanyolca.

Önümden geçen ve çivi yazısını andıran Korece.

Dört bir yanımda batıp batıp çıkan bin bir şivesiyle Almanca.

Sırtımı yalayan, tozlu bir yüzeyde başparmağımı dolaştırıyormuşum hissi veren Arapça.

Hepsinin sesini bastırdığı gibi kulağımı bıkkınlıkla dolduran büyük bir okul grubu.

Döndüm. Aslında onun için geldiğim, sultan atomobillerinin Has Ahırlarında açılan Kremlin Hazineleri sergisine girdim. Küçük (ne gözü doymazlık!) ama zengindi.

Asıl hedefim hoş bir ayrıntıya dönüşmüş, kulaklarımsa bayram ederek ayrıldım Saraydan.