5 Nisan 2020 Pazar

ÇÖZÜMÜN SORUNU


Teker teker torbalanmış ekmeklerin önünden geçerken yılını yeni dolduran plastik torba sınırlamasını düşündüm. Şu bir iki haftada ekmeklerin konulduğu torbalar bütün bu süre içinde tasarruf edilene yaklaşmıştır herhalde.

Sonra aklım maskelere gitti. Atıldığında büyük gezegen çöplüğünde ufak bir ülke kadar daha yer tutacak milyonlarca, milyarlarca maske, eldiven.

Sorun çözmek, kel bir adamın bir tutam saçını kah sağa kah sola taramasına benzemiyor mu?

*
Bir plastik torba konusu bile öngörülmez ne olasılıklara gebeyken koronayı engellenemez bir hedefe doğru adım adım ilerleyen hesaplı kitaplı bir komplo olarak görebilmek, önündeki çöp adam çiziktirmesini Hakikat saymakla aynı.

Gücü elinde tutanların tepe tepe kullanacağı, ağı biraz daha sıkılaştırmanın gerekçesi edileceği belli bir kriz bu. Ama yere tebeşirle çizilmiş seksek kareleri üzerinde ilerleyen kontrol sahibi bir strateji tahayyül edebilmek için hayatın karmaşıklığını hiç algılayamamış olmak gerek herhalde.

4 Nisan 2020 Cumartesi

FARKINDALIK MI DEMİŞTİNİZ?


Yolu kesilen karınca kafilesinin kısa süreli bir şaşkınlığın ardından yeni bir güzergah bulmasına benzedi. Korona günleri kendi rutinini, işleyişini yaratıyor.

İçe çekilmenin sessizliğini seviyorum. Çok elverişli bir arka plan bu. Sadeleşmeyi esinliyor.  Elin ve aklın bir seferde tek bir şeyde olmasını.



Birçok yararının yanı sıra tek şeye odaklanmanın huzur verdiğini böyle bir bağlamda yeniden keşfediyorum.

Bu, dikkat anlamına geliyor ki kazadan beladan kaçınmak gereken bu günlerde en değerli koz.

Kapandığımız ev, verdiği güvende olma hissi ve kendini salma ile en sık kazaya uğradığımız ortamlardan.

Mutfakta, banyoda, merdivenlerde, eşya kaldırıp indirirken, görse Thich Nhat Hanh’ın benimle gurur duyacağı bir oradalık halindeyim. Korkulu bir kendini kasma değil bu. Katıksız bir dikkat hali.

Zihni gevşetmeden derinden dinlendiren bir uyanıklık.

Bir uzantısı, kaynakların ekonomik kullanımı. Su, elektrik (umumu da gözeterek), erzak kadar girdilerin (haberler, oyalanma araçları, üşüşen düşünceler, bin bir rengiyle basan hisler) dizginlenmesiyle kafa ve algılarda da tasarruf. (Kendimi daldan dala atlamaya, dağılmaya bıraktığım aralar var ama oturduğum yerde; bu sırada elimde mesela bıçak yok.)

Olağanüstü zamanlarda zihin zıvanadan çıkmaya hazır. Onun çoğalma eğiliminin panzehriymiş meğer odaklanma. Kulak vermek. Dinlemek. İşitmek. Bedenini, ruhunu, ötekini.

Flüt çalmak nasıl bir ruh haliyle başlarsam başlayayım, hiç şaşmadan bana bunu veriyor. Aynı kıvamı artık havuç soyar, soğan doğrar, temizlik yapar, raflardan bir şeyler indirir, suyu açar kaparken de yakalamak bu inzivanın hoş bir armağanı oluyor.

3 Nisan 2020 Cuma

TAKMAK TAKILMAK


Korona
Kokoş
Koko
Nana
Korko

Ciğerlerimize takılıp kendini bize coğalttırıyormuşun ha, seni küçük edepsiz protein molekülü!



Marifetin hayatlarımıza sekte vurdu, tamam. Can, sağlık, mal, ekonomi bırakmadı.

Ama iş takmak, takılmak olunca elimize su dökemezsin sen (biz onu 20’şer saniyeler boyunca döne döne kendimiz yapıyoruz!).

Seni beyinlerimizin sorun çözümüne hizmet etmeyen nerelerine takıyor, bir mikroskopluk bir teleskopluk ederek etrafında fır dönüyor, en derin korkularımızın içine kendi kendimize sokuyor, bunları hasta öksürüğü şiddetiyle her yanımıza yayıyoruz.

Sen ciğerlerimizi oyadur, beyinlerimizi fikrinle biz hallediyoruz.

*
Sonunda gidip nizami maske aldım. Kendimi, insanları koruyucu, olasılık düşürücü.

Bu işin senlik faslı.

Benlik yanı için de seni kafamda ehlileştiriyor, kılıktan kılığa sokuyorum.

Kah bir çizgi roman figürüsün.

Kah Disney karakteri.

Odadan odaya gidip gelirken basket topu gibi yanımda seni sektiriyorum.

Avuç içime ufaltıp çimen yeşili, yumuşakça bir stres topu ediyorum.

Ayaklarımı uzatmış tv seyrederken şişirip helyum basıyor, ipi bileğimde, psikedelik renkli balon halini tavana salıyorum.

Bir arkadaşımın güzelim şarkısının girişini adına uyarladım, sabah perdeleri açarken onu söylüyorum:
KO-ROO-NAA (do-sol-la)
KO-ROO-NAA (re-sol-la)

Takılacaksak biraz da sen bana uyacaksın, napalım!

Bugün bulutlu, sen de kara gözlüklüsün. Kafandaki karanfillerin sağ tarafı mor, sol tarafı fosfor sarısı.

İnsana çattın yavrum.

Sen istedin.

Takmak öyle olmaz, böyle olur.

1 Nisan 2020 Çarşamba

DİBİNE DÜŞTÜĞÜMÜZ AĞAÇLAR


Annem pırpır yürekliydi. Kuruntulu. Biraz güçlenen bir esintiyi “Eyvah!” veya “Ya.. (üretken hayal gücünün bir anda yarım düzinesini döktüğü olasılıklar) olursa” diye karşılardı.

Kaygısı dırdırcı, gürültülü, gösterişli değildi. İçin için yanardı. İbresi tir tir bir sismograf (kendi yakıştırması) gibiydi daha çok. Karıncanın hep hareket halindeki antenleri.

İyiye, güzele sonuna kadar açık gönlü, arka kapıdan dalıp hayatı her an alt üst edebilecek türlü tehdide de bir o kadar açıktı.

Yaşam güzel bir şeydi, ufacık şeylerle tatlanır, sundukları insanı aşka getirirdi. Ama ne kadar da tehlikeliydi. Saflığı her an bozulabilir, kirlenip kararabilirdi.

Sadece yakınları için değil, herkes için sevinir, herkes için de korkar, endişelenirdi.

Babam korkuya, kaygıya pabuç bırakmazdı. Toprak kökenliydi, bedeni pekti. Ölümle iç içe olunan köy kültüründen geliyordu. Trajedinin hep güldürüye döndüğü bir anlatıdan.

Annemin vesvesesinden (kendisinden de) uzak yaşadı.

Onun toplumsal olarak kaygı duyduğuna bir tek 12 Eylül’de tanık oldum. Cumhuriyet aydınıydı. Kaybedilenler için yazıklanırdı. Ama yaşananlar hiçbir zaman kişisel bir korku konusu olmadı. Toplumsal olaylara bakış açısı geniş ve dışardandı.

Kendisi için kaygılanmadığı gibi başkaları için de endişelenmedi.


İnsan hayatı karşılamayı annesinden öğreniyor, algısını gözden geçirmeyi de babasıyla belki.

Son yıllarını babamla geçirmenin paha biçilmez bir armağanının da bu olduğunu yaşadıkça idrak ediyorum.

Nabzımı anneminki gibi hızlandıran şeyler biraz durup babamı çağırmamla duruluyor. Soluğum ve bakışım genişliyor, ferahlıyor.