12 Ağustos 2018 Pazar

HAYAL KIRIĞI


Ne anlamsız şey. Gereksiz sıkıntı.

Adı üstünde. Hayal/düş kurmuşun, diğeri de kırmış. Fantezini bozdu diye burulma. Ne kız ne içerle.

Nihayet uyanmışın. Sevin. Ferahla.

8 Ağustos 2018 Çarşamba

NEREDEYSE BEDELSİZ BİR ÖFKE ETÜDÜ


Reçinesi sıcağa rayihasını salan çamların, ısınmış örtüsüyle toprağın, sıcakla depreşen kokularıyla çöp bidonlarının, şu ağacın, bu bitkinin koklaya koklaya yanından geçip kıyıya indim.

Uçta her zamanki şezlonglarımdan birinin zincirini açtırıp havlumu serdim, üzerine serilip hazla içimi çekerek kitabımı çıkardım ki bir aile geldi. Belli ki dışarıdan; görevliye seslenip şezlong kiralamak istediklerini söylediler. Üyelerden kel bir bey kibarca bunların ve dahi duşlar ile kabinlerin site üyelerine ait olduğunu, kiralanmadığını açıkladı. Aile de anlayışla karşıladı.

Patırtı, aile reisinin yanlamasına bitiştirilip zincirlenerek kapatılan şezlonglardan birinin gölgesine oturmasıyla koptu. Diğerleri de onu izleyip torbalarını, plaj çantalarını yere, şezlongların kenarına koydular.


Kel bey birden aksileşerek oradan kalkmalarını söyledi. Aile reisi de buna terslenerek cevap verince dalaş başladı.

Deniz herkese ait. Ama şezlonglar şemsiyeler bizim. Çekin gidin. Hayır, bir yere gitmiyoruz, sıkıysa kaldır. Jandarma çağır. Sen çağır.

Perde perde yükselen sesler. Kabaran göğüsleriyle karşı karşıya gelen, her tehditle mesafeyi biraz daha kapatan erkekler. Kapanan anlayış, kulaklar, hızla dibine çeken öfke girdabı. Gözü döndüren, kulağı sağır eden.

Haklıyım. Haksızsın, ben haklıyım. Haksız olan sensin.

Hak/haklılık duygusundan yoksun neredeyse hiçbir öfke olmadığını söyleyen kimdi?

*
Tam da psikolog Steven Pinker’ın zihin kitabını okuyorum (How the Mind Works). Pinker zihni romantik yaygın kanılar, asılsız inançlar, dayanaksız itirazlardan ayıklayıp berraklaştırdığı evrim kuramı açısından ele alıyor. Böyle bir huy, özellik, alışkanlık vb var; neye hizmet etmek üzere nasıl oluşmuş diye sorarak zihne ters mühendislik uyguluyor. (Mühendislik bir araç, çözüm geliştirmek iken, ters mühendisliği mevcut bir ürünün nasıl gerçekleştirildiğini bulmak olarak tanımlıyor. Sony mühendislerinin Panasonic’in son model kamerasını inceleyerek deşifre etmeye çalışması gibi.)

*
Erkekler kabara kabara birbirlerine gözdağı verirken kel beyin yanına diğer üyeler, şezlong söküp bağlayıcı çalışanlar geldi. Üyelerden kadınlar ise yabancı ailenin kadınlarının yanına gitti. Kadınlar kadınlara durumu açıklamaya çalışırken iki tarafın da tavrı anlamaya, anlaşmaya yatkındı. Erkekler ise kızışmakta.

Pinker, en altta en ilkeli olmak üzere üç katmanlı beyin teorisinin çürütüldüğünü anlatıyor. Buna göre duygularımız ilkel beynimizin ürünü ve son gelişen, düşünceli, medeni davranışlardan sorumlu korteksimiz ile çatışıyor. Öyle olmuyor, diyor Pinker. Bir kere beynin her yanı arasında yoğun bir bilgi alışverişi var. Duygular adabı muaşeret kurallarına ters düşse de hizmet ettikleri güdüler geçerliğini sürdürüyor.

Kadınlar birbirlerini dinliyordu. Doğada ölümüne rekabet hep erkekler arasında ve kadın (kendi soyunu sürdürmek) için olmuş. Erkek, dölün kendine mi ait olduğundan kesin olarak emin olamazken kadının böyle bir sorunu olmadığı için biri alanını sahiplenip kanı canı pahasına korumak dürtüsüyle donanmış. Diğeri, kadın ise kendi ve çocuklarının güvenliği, bakımı için erkeği çekip tutmak üzere stratejiler geliştirmiş.

Şimdi burnumun dibinde aile reisi vazgeçip arkasını dönse karizmayı fena halde çizdirecek, ailesi (ama önce kendi) gözünde itibarı zedelenecek, bunun da ta derinde dokunup sızlattığı bağlantı, hayatta kalma şansıyla ilgili olanı. Tabii geri çekilmek var geri çekilmek var. Tepeden bakarak “Şemsiyeniz sizin olsun, yürüyün çocuklar, başka yere gidiyoruz!” rolünü canlandırmak tezahürü kurtardığı gibi üzerine pekala puan da aldırabilir. Ama belli ki ne o ne kel bey ile diğer erkekler sığ, kısır, ucu 3. sayfa cinayetlerine kadar varan bir repertuarın dışına çıkabilecek. Pozisyonlarından milim geri gitmeden ama yol da alamadan kilitlendiler. Çünkü güçleri denk.

Yanlarına gidip gününüz berbat oldu yazık demeyi hayal ettim tembelce. Gitseniz de kalsanız da iki tarafın da canına okunuyor. Elli bin yıllık mekanizmayı çalıştırıyorsunuz ama bedelini bedenleriniz ödüyor. Tansiyonunuz kim bilir kaça fırladı (reis bir de sigara yaktı), nabzınız.. Adrenalin zehir olup akıyor. Kaslarınız, enzimleriniz, hormonlarınız ne halde. Üstelik onunla da bitmeyecek. Yerlerinize döneceksiniz. Her biriniz kendi hikayelerini anlatacak. Aslan kesilen mağdur hikayeleri. Bana acıyın, anlayış, hayranlık gösterin diye bağıran hikayeler. Her türlü kalp ve hayal kırıklığında kendimizden başlayarak anlattığımız hikayeler. Yakınlarınız da, serde yakınlık var, sizi destekleyecek, anlattıklarınızı doğrulayıp pekiştirecek ve hasar, aynı olayı yeniden yeniden yaşamayla derinleşecek.

Kara girdaba kıyısından tanık olduğum için tuzum kuru olsa da öfke öyle bir şey ki yansız tanığın bile bedeni ona cevap veriyor. Nahoş his.

Bu kadar gözlem yeter deyip kucağımda öylece duran kitabı kapadım. Paletlerimi alıp suya gittim. Bir iki yüz metre durmadan yüzdüm, sonra denize uzanıp kollarımı başımın arkasında kavuşturdum, kulaklarımı o onarıcı su sessizliğiyle doldurdum.

Dönüşte dışarıdan gelen aile bir ağacın altında oturmuştu, diğerleri de biraz ötede küçük bir grup halinde. Jandarmayı bekliyorlardı herhalde. Şu arapsaçının çözümü ondaymış, olabilirmiş gibi.

3 Ağustos 2018 Cuma

HABANERA


Sabah sabah içim açıldı, ferahlatan, kamçılayan bir heyecan duydum.


İşte hiç pratik olmayan, sırtına, omzuna vurup oradan oraya gidemeyeceğin bir alet. Başlı başına bir alet bile değil, bir araya getirilişiyle enstrümanlaşan bir devşirme.

Kurması, hazırlaması bile bir iş. Yani hazır bir sazdan çok daha sıkı bir bağlanma, taahhüt istiyor. Hele sanatçı müziğine bununla başladıysa –muhtemelen başka bir enstrümanla (tuşlu çalgılar, vibrafon, belki arp?) başlamıştır. Öyle bile olsa bu ustalaşma, o devşirme ile sayısız saat hemhal olmayı istemiştir.

Beni heyecanlandıran da o oldu. Kendini bu veriş. Maddi karşılığını, değip değmeyeceği muhasebesini bir kalemde geçen, tek bir şeye (burada sese) böylesine som bir adanma.

Tek parçalık, bölünmemişlik, kendini verme.

Aşk.

Gerçekten de parmakları.. Arp ve yaylı çalgılarda arşeyi tutan eli düşünüyorum, belki bazı parçalarda tuşlular da elleri bir aşığınkiler gibi gösteriyor. Bunun dışında müzikte eller, parmaklar daha çok atletleri hatırlatmıyor mu? Koşan, uçan, döven parmaklar.. Buradaysa kadeh kenarları benzersiz bir duyarlık gerektiriyor -Almanların büyük bir hassasiyet için kullandığı deyiş gibi, parmak ucu hissi. Dairesel hareketler dokunuşu uzatırken sevişme benzeri dipsiz bir duyuş ima ediyor.

Aşk, evet.

l'amour est enfant de bohême, 
il n'a jamais, jamais connu de loi, 
si tu ne m'aime pas, je t'aime, 
si je t'aime, prend garde à toi! 

1 Ağustos 2018 Çarşamba

MİNİMALİST


Nesne biriktirmemek kolay, o zaten ruhumda var. Ama her atıcı bakışta ayıklanacak şeyler çıkıyor. Saç ve tırnak gibi bir artma eğilimine karşı uyanık olmak minimalizm.

İnsana neye neden ihtiyaç duyduğunu sorduruyor. O ihtiyaçların altından da üşenmekten güvensizliğe, aldırışsızlıktan kimlik inşasına, imaj cilasına türlü şey çıkıyor.

Bazısı için mekanın kalabalıklığı, bu yolla bitek olan bir zihnin yansıması. Öylesi kısa bir süre uyarıcı, ilginç gelse de uzun vadede çekimini hissedip hep döndüğüm sadelik, azlık ve arada bol boşluk, alan.

Taze yaşamaya ancak o zaman yer açılıyor.



Mekandan zihne geçiyorum.

Biriktirmenin zihinsel karşılığı kültür. Algının, zevklerin incelip derinleşmesi güzel. Bir enstrüman olarak imgelendiğinde insandan hoş bir seda çıkarma yoluna koyulmak iyi şey. Düşünceyi bilemek, esnetmek, özgürleştirmek. Sormak sormak.

Öte yandan, minimalizme su verdikçe kültür de içimde ikiye ayrılıyor. Ürünlerini dinamik bir algıyı beslemede kullanmak. Çok açılılıkta esin malzemesi, yaşam heyecanında yakıt olarak.

Ve yığma olarak kültür. Nesne, daha önemlisi beyin alanı işgali olarak. Aldous Huxley kültür için aile dedikoduları benzetmesi yapıyor. İçinde yetiştiğiniz bir ailenin anlat anlat bitmeyen hikayeleri. Deli teyzeler, dahi kayınçolar yerine sanatçıları, bilim insanlarını, yapıp ettiklerini koyun. Dışarıdan birinin yabancı kalacağı, yeni dahil olanın ise sıkıntı ve mahcubiyet arasında gidip geleceği bir kapalı ortam. Bu açıdan kültürlü olmak her sorulduğunda (daha da sık, hiç sorulmadan) çıkarılıp gösterilen bir kulüp kartı gibi. İtibar kaynağı, seçkinlik nişanı.

Katalog külliyatı olarak kültür edinme ve muhafaza gereğini battal bir siyah torba içinde zihnimin ön kapısına bırakıyorum, çıkarken çöpe atmak üzere.

Kültür denilenle içli dışlı oluyorum. Senli benli. Artık hiçbir “şöyle olmalı, şunlar şunlar edinilmeli!” buyruğuna koşmuyor. İlgi, merak, hoşlanma, bir bulmacanın eksik parçasını arayış.. Eski yeni, Batı Doğu, şu bu, saflaşıp keskinleşen dikkatimi, bereketlenen zamanımı göbeğimi hoplatan ne ise olduğu gibi ona veriyorum. Alacağımı aldıktan sonra da onu buharlaşıp uçmaya bırakıyorum.

Kültürel minimalizm, yaşam heyecanı sanat-düşünce-bilim ürünleriyle taze taze körüklenen biri yapıyor beni. Arşiv bilgisinin yerinde açıldıkça açılan bol boşluk, bitek alan ile de dahasına iştahlandırıyor.