4 Aralık 2017 Pazartesi

MUZAFFER BEY

Melek gibi bir adamdı. Çocuksu bir yürek dolusu şefkat, merhamet ile insanlarla, karıncadan keçiye hayvanlarla dost.

Şimdi yatağında ölümü beklerken de öyle. Arada bir uyandığı uykusunda yüzü, işini bitirmiş, onu götürecek otobüsü bekleyen biri gibi. Dingin.

Evinde ona özenle bakan yakınlarına da geçmiş bu. Keder elbette ama derin de bir huzur var yüzlerinde.

*
Az önce haberini aldım.

Otobüsü gelmiş.


İyi ki yaşadın Muzaffer Bey!

3 Aralık 2017 Pazar

ŞEHİR AĞAÇLARI

Gözüm onlarda. Gökyüzü ve ağaçlar.

Seçe seçe, taammüden onlara bakıyor, bakışıma can veriyorum, onlar da benim şehir duyguma.



Bozkır göğünün eşi benzeri yok. Pençe pençe renklensin, fırtına bulutlarıyla kudurgan bir denize dönsün, içini çalkalar. Nispeten tek renk bile olsa farklı bir zemin sunduğu çoktur –şimdi mesela, selofanından yeni çıkarılmış pahalı bir gömlek mavisi.

Ayağım yereyse gözüm de göğe basar. Şehir susar, o konuşur. Yani kulak verecek olursan şehirden gevezesi, gürültücüsü yoktur da başını yukarı kaldır, oradaki şöleni gözlerinle de dinle, dünya alem susmuş, sözü ona bırakmış gibi olur.

Ve şimdi de ağaçlar.



Betona odaklandığımda azalan, önemsizleşen, ihmal edilebilir ayrıntılara dönüşürken dikkatimi onlara kaydırdığımda çoğalıyor, öne çıkıyor, gümbür gümbür bir varlık oluyorlar.

Şehir ağaçları.



Çınarlar, olanca görkemi, tuttukları yeri dolduran kallavi gövdeleriyle, atkestaneleri, parklarda, apartman bahçeciklerinde salkım söğütler, çıplağı yapraklısından bile daha fazla hoşuma giden –ne desenler, siluetler!- kavaklar. Çamlar, kimi sağlıklı kimi hastalıklı, kızıl kızıl dökülmekte. Burada ardıç var mıdır? Adını bilmediklerim, bazısını öylece bırakırken bazısına da benim bir ad verdiklerim.



Ağaçlar. Kenti canlandırıp güzelleştirerek aşan, gönlümü toprağa, doğaya, asıl prize bağlayan (avuntu değil hayır, şehri görmezden gelmeye, ondan kaçmaya çalışmıyorum) varlıklar.

VAR-lıklar, evet.



Gözümle sarılıyorum onlara. Yüzümü haftadan haftaya, derken günden güne değişen, sona yaklaştıkça zenginleşen renkleriyle yapraklarına gömüyorum. Acı acı yaprak kokularını ayazla birlikte içime çekiyorum. Hışırtılarıyla kulaklarımı dolduruyorum.




O vakit beton önemsizleşiyor, göğün işaret ettiği zaman ölçeğinde ihmal edilebilir bir ayrıntıya dönüşüyor, ağaçlar da, başka bir varoluşun ulakları, onaylıyor bunu.










2 Aralık 2017 Cumartesi

HAKSIZ MIYIM, SÖYLE

Adamakıllı incinmiş, belli. Yüzü karara, sesi tıslaya onu çileden çıkaran davranışa saydı döktü.

Savcı suç isnadında gerekçe olarak başvuracağı yasa kitabını açıp altını çize çize okur gibi dayanak aldığı normları bir solukta sıraladı. Terbiye. Arkadaşlık. Dostluk.

Haklıydı işte! Ona ters davranan ise haksız.

Yetmiyor, yüreği bir türlü soğumuyordu. Yaralanan kalbiydi, o aklına sığınıyor, genel geçerli saydığı, öyle olmasına gereksindiği kuralları kılıç ve kalkan ederek iyileşmeye çalışıyordu ama olmuyordu tabii. Elin kanarken gidip ayağını sararsan kanama durur mu?

Aslında yerine oturmadığını içten içe bildiği haklılık iddiasında yandaş arıyordu.

Benim de yüzlerce defa yaptığım.

Birden fazla kişi karanlıktan daha mı az korkar?

Müttefik yerine sana sunabileceğimin daha iyisini sunayım ister misin? Böyle karşında otururken apaçık görüneni geri yansıtmamı?

Gerçi başka birine, birilerine karşı aynı fikirde, bitişik olmanın sıcaklığını, güvenini, doyumunu vermez (dedikodu da bundan beslenmiyor mu; birini orta tabağına yatırıp kendimizi haklılığın, doğruluğun, sağduyunun, dirayetin hakiki temsilcileri görerek şehvetle kesip biçmiyor, ruhsal yamyamlık yapmıyor muyuz?) ama uzun vadede işine daha çok yarayabilir belki.

Boş ver dayanaklarını, hak iddiasını. İncindin, o kadar. Duygunu kat kat çaputtan soy, çıplak kalsın, öyle bil. Karşıdan beklediğin dikkatle, ilgiyle yaklaş hissine, sar sarmala. Hiçbir yandaşın, haklılık onayının ulaşamadığı bir derinlikten dokun, gereğini yap.

Göreceksin, o zaman kanama şıp diye kesiliyor. Ne yandaşa gerek kalıyor ne karşındakilerin sana beklediğin gibi davranmasına.

Karşındakine gelince, senaryosunda en fazla ikincil bir kişiden ibaretsin –kimse kimsenin senaryosunda baş rolü, filminde yönetmenliği o kişinin kendisinden alamaz. Kafalarımızın içinde elişi alemlerimizde yaşayıp gidiyoruz işte. Şu her köşeye sıkıştığımızda “normlar, doğrular, kurallar, medeniyet!” diye sarıldığımız fikirler insana davranışını hepsi hepsi üzerindeki baskıdan kurtulma (karşıdakinin dırdırını kesmek ya da tezahürü kurtarmak) isteğiyle zoraki değiştirtiyor. Bir davranış zoraki ne kadar değişebilirse artık. Haklılık iddiasında olanın mahcup etme, suçluluk hissettirme tehdidi altında.

Yani aslına bakarsan düpedüz zorbalık.


Haklı mısın haksız mı, bilemem ama tepkin, hak talebin ne senin ne kimsenin işine yarar, yüreğini ısıtır, aklını keskinleştirir bir adıma dönüşüyor.



Bu sabah gün canhıraş bir çığlık gibi doğdu

1 Aralık 2017 Cuma

GÜNAYDIN SEDA

Uyandım. Hemen fırlamadım. Rüyada gittiğim yerleri şöyle bir aklımdan geçirdim. Düşlerin ruhumun damağında bıraktığı tatları, çalılarına takılıp kıvrımlarından hâlâ sarkan latif malzemeden, varlık ile yokluk arası şeritlerini, parçalarını kolaçan ettim. Kendim de düş ile gerçek arasındaki ara haldeyken tamam ama kalkıp güne kollarımı sıvamamla uzaklaşıp başkasınınmış gibi görünecekler. Şimdiyse ne kadar şiddetli olabilseler de incelikli tatlarıyla henüz iç içeyiz, senli benli.

Rüyaların da ötesinden içimde olup bitene kulak verdim.

Günaydın Seda. Nasılız bugün?

Gerilim, heyecan, yayılma, daralma, sertlik-yumuşaklık hallerini yokladım. Kapalı-açık? Sevecen –abus? Şakacı, oyuncu-nemrut? Kucaklayıcı-itici? Kurşuni bir Kasım sabahı gibi yeknesak ve nötr?

Selamlaşmak ama laf olsun diye değil, muhatabının gözünün içine bakarak, varlığını, başka her şeyi dışarıda bırakıp duyarak, kulak kesilerek selamlaşmak iyi şey. Seni o an, oraya getiriyor, kafa içi spekülasyonların sellerinden hayatın sıkı sıkı dolaysızlığının ayak basılır, adım atılır zeminine.

Kendinle ne diye selamlaşmayacaksın ki? Şu, bir yandan toz kondurmadığın, biri yan bakacak, lafını eğecek olsa sırtını kamburlaştırıp tırnaklarını çıkardığın gibi açık ya da kapalı savunma-saldırıya geçiverdiğin, bir yandan da farkına bile varmadan iç-dış ölçütlere vurup durduğun, sürekli kıyasladığın, bir az bir çok, bir yeterli bir yetersiz görerek iki yana savrulduğun, başka biri yapacak olsa ilişkini çok fena duygularla oracıkta keseceğin şeyleri akıl almaz bir kıyıcılık, hoyratlık, duyarsızlık, anlayışsızlık, kavrayışsızlık, aşağılayıcılıkla kendin ettiğin, hepsine birden Ben deyip kasap satırıyla ortadan ikiye yararak makbul-makbul olmayan parçalarına böldüğün varlıkla? İşine gelen yanıyla gül gibi geçinip giderken zorlu, zorlayıcı yanlarından ikrah ettiğinle?

İnsanlarla nasıl ilişki kurduğunu söyle, kendinle nasıl ilişkilendiğini söyleyeyim.

Sırtüstü dönüp kollarımı geriye uzattım, belkemiğini esnetirmiş, rahat değil ama iyi bir şey diye yaptığım bir gerinme.

Günaydın Seda.

Seyretmeyi öğrendikçe açılan, berraklık kazanan bir ilişki bu da, seyretmeyi öğrendiğin her şey gibi. Berraklık her zaman anlayıştan gelmiyor, onun daha safı. Tepkiselliğin, telaşın, nevrotik bir reddin aradan çıkmasıyla ortaya çıkıyor. Durulmak.

Sakin sakin bakıyorsun. Bir şey yapmak, tavır almak (ya da “koymak”) zorunda değilsin. Olumlu-olumsuz bir tepki vermek. Trene bakan bir inek gibi, önünden geçen kalabalıkmış tenhaymış, düdüğü avaz avaz ya da sessizmiş, havayı kömürüyle kirletir ya da elektrik temizliğiyle geçermiş, hiç fark gözetmeden, yansız ama derin bir ilgiyle izlemeyi öğreniyorsun. 

Seni iplerinin ucunda dinamik bir kukla eden koşullanmalarından özgürleştirecek belki de en büyük adımı.

Önce bir dur, bak, gör, dinle, anla.

Günaydın Seda. Nasılız bu sabah?

Onun adına cevabı yapıştırmıyorum. Komşu teyzenin sorusuna çocuğu yerine atılıp karşılık veren bir anne gibi yapmıyorum. Kafadan gelen karşılıklar çabuktur (hazırdır çünkü, dünden pişmiş, bayat). Hakiki bir etkileşimde sorduğunun karşılığını beklemeyi bilmelisin. Derinlerden, loşluktan yavaş yavaş yükselir. Mahcup bir his olarak, ürkek bir dişi kedi gibi. Kulak kesileceksin. Zihin, dost ziyaretlerinde sazı kimseye bırakmayan geveze ev sahibi koca gibi zırt pırt araya girer, yapar, doğası o. Dikkatini çeler, sen derinden gelene ha, öyle miymiş demeye kalmadan hikayelerinden birini anlatmaya başlar: “E tabii öylesindir, çünkü..” Seyri öğrenme sanatının önemli bir bölümü de zihin ile ifrazatı düşünce gevezeliğini hemen bir yana (atmak değil, yok, inatlaşmaya hiç gelmez, bütün gücüyle dikkatini istila ediverir) almaktan geçiyor. Usulca nefesine dön, şimdi-oradaki fiziksel gerçekliğe, kulağını dış seslere çevir. Dikkati zihinden kaydır ve iletiminde laf kullanmayana geri gel. Hislerle anlatıyor o. Bedene de yansıyan, tıpkı rüya malzemesi gibi ama daha tensel dokunuşlar, akımlarla. Farkına varmak için, hayata dair uydurduğun hikayelerin gürültüsünü, çiğ ışığını geride bırakmalısın. Ağustos böceğini Taksim meydanında işitemezsin.

Günaydın Seda. Nasılsın?

İndiğin düzlemler inceldikçe inceliyor. Zihnin işleyişine, gerçek diye yutturduğu hikayelerin parazitine bir kez uyandıktan sonra kaba tuzaklarına artık bir daha pek düşmüyorsun ama ötesi gibi zihnin kendisinin de inceldikçe incelen halleri var. Kaba seviyelerde ben hiç de öyle değilim dediğin insanlık hallerinin ince, çok ince seviyelerde bal gibi sende de karşılığı olduğunu görmek ürkütücü. Gaddarlık, merhametsizlik, zorbalık, kindarlık, nefret. Bunları zihninle keşfedecek olsan (edemezsin pek ya) dehşete kapıldığın gibi tabanları yağlar, hemen ardından “Yok canım, ben aslında..” diye başlayacak sonsuz bir ego cilalayıcılığa, üstünü kapatıcılığa girişirdin. Zihin/ego kusuru ancak dışında görebiliyor, kendine toz kondurmuyor.

Diplerden, derinlerden yükselen hislerin dolaysız iletiminde sadece olan var, özne/ego yok. (Yani yargılama ve hükümler de yok. Onlar olmayınca savunma ve saldırı da. Nihayet korku da yok oluyor.) Misal, son derece gaddarlaşabiliyorum diye tercüme edilebilecek olanı bugün hava yağmurlu dengi bir bilgi olarak alıyorsun.

Durup sadece kulak verdiğinde. Çözmeye, düzeltmeye, örtbas etmeye davranmadığında.

Treni seyreden inek gibi olduğunda.


Günaydın Seda! Seni seviyorum.