7 Mart 2016 Pazartesi

İSTANBUL AYARI

Pazar öğleye doğru Boğaz kıyısı.

Bahar kokan mavi bir gün. Sıcak. Gözüm uzanıp yayılmış iri bir kediyi okşar gibi bir uçtan öbürüne yumuşak, kesintisiz yaylar çizerek dolanıyor. Kaldırımlar şimdiden kalabalık. Balık tutanlar arasında kıvrak zikzaklarla yürüyen koşan bisikletini sürenler. Köpekler, bebekler. Satıcılar. Rengarenk. Modası alıp yürümüş fosforlu spor ayakkabıları. Bir helikopter pata patası. Karşı tepelerde yeni inşaatlar. Su. Kiri bu sabah bu yakaya yığılmış. Teşhis edilemeyecek kadar parçacıklarına ayrılmış bir zibil yatağında cam şişeler, alüminyumları ışıldayan bisküvi, ıvır zıvır ambalajları, çürük meyve, cinselliğin, tek parça soyulup atılmış semender derisi gibi suyun ağır hareketleriyle dalgalanan hayaleti prezervatifler. Su daha ilerilerde koyu mavi. Üzerine renkli balonlardan nişangahlarını sermiş müşteri bekleyen tüfek attırıcılar. Martılar. Uğultuyu yırtıp geçen motosikletler. Vapur düdüğü. Tomurcuklanan, açmaya başlayan ağaçlar. Nefis bir kış manolyası, bej içli pembe. Uçaklar. Teknelerin şok emicilerinin inilti, gıcırtıları. Çoğu paslı helezonlarından birbirlerine karışarak yükselen müzikleri. Sıklaşıp ağırlaşan trafik….

Özlemiş misin diye sordu bir yakınım.

Yokladım, hayır. Ama kavuştuğuma çok sevindim.

Epey bir zamandır, neredeysem oradayım. Başka bir yer olmamış, olmayacak gibi.

Birinden diğerine, Ankara’dan İstanbul’a geçiş tuhaftı. Otobüs yolculuğu boyunca annenin yarı uyuşturulduğu bir doğumdan, doğum kanalından geçer gibi geldim. İpi salınmış bir uçan balon gibi hafifleyip uzaklaşan bir kafayla. Sersemlemiş.

O kadar farklı ki bu iki yerin duygusu, olma biçimi, geçişin böyle yavaş, çekimsiz olması belki de en doğalı.

İçe dönüklükten dışa açılmaya, tek renkten cümbüşe, odaklanmaktan yayılıp dağılmaya.


Geçiş tamamlandıktan sonraysa şimdi artık sadece İstanbul var.

5 Mart 2016 Cumartesi

BAMBAŞKA BİR RESİM

Elimdeki çeviriden (Clearing Emotional Clutter, Donald Altman)

“Toplumda zulüm ve gaddarlığın yeniden patlak verip hüküm sürmesine tanık olmak moral bozucu, ümit kırıcıdır. Bunu çoğunlukla kötü diktatörlere, demokrasinin yokluğuna, orman kanunlarına ya da sosyo ekonomik nedenlere bağlarız. İnsanın doğası gereği şiddete eğilimli olduğunu, bunun genlerimizde yer aldığını öne sürenler de var. Yeni epigenetik bilimiyse kökten farklı bir resim sunmakta. Gen ifadesindeki değişimleri inceleyen bu bilim dalı, davranış ve çevrenin genlerimizi değişime uğratabildiğini ileri sürüyor. Bu, şiddet gibi dürtülerin mutlaka insan doğasıyla bütünleşik olmadığı, değiştirilebilir yatkınlıklar olabileceği anlamına geliyor.

"Epigenetik sözcüğü gen 'üstü' ya da 'ötesi' olarak çevrilebilir. Temelde genomumuz, DNA, bilgisayar donanımına benzer. Epigenom ise genlere ne yapacakları –sözgelimi devreye girip çıkmak- talimatını veren yazılım benzeri işler. Araştırmalar, yediklerimiz, soluma biçimimiz, strese nasıl karşılık verdiğimiz, çevreyle nasıl bir etkileşim içinde olduğumuz gibi gündelik yaşantılarımızın genlerimize kendilerini nasıl ortaya koyacaklarının talimatını verdiğini gösteriyor. Bazı durumlarda bu yeni talimatlar –herhangi bir gen mutasyonu olmaksızın- sonraki kuşaklara aktarılıyor. Einstein’ın bilgece öğüdünü gerçekleştirmenin anahtarı epigenetikte yatıyor olabilir: ‘Barış zorla sürdürülemez; sadece anlayışla tesis edilebilir.’”

*

Bu yalnızca olumsuz değil, olumlu yanlarımız için de geçerliyse, nakışlarıyla hazır gelen bir insan doğasından değil, ancak yatkınlıklardan söz edebileceğimizi düşündürüyor.

Gerçekten de noktaları birleştirme biçimimiz ve onun sonucu elde ettiğimiz resmi değiştiren, iyice akışkan hale getiren bir şey.

Anlayışta daha da nice değişime gebe..

2 Mart 2016 Çarşamba

SABIRSIZLIK

Joseph Campbell Mitolojinin Gücü’nde “Gördüğünüz gibi, bilinç iplerin elinde olduğunu sanıyor. Oysa insanın tümlüğünde ikincil bir işleyişten ibaret ve kontrolü ele geçirmeye kalkışmamalı. Bedenin insanlığına tabi olup hizmet etmeli. Yönetimi ele aldığında karşınızda Yıldız Savaşlarındaki Darth Vader gibi birini bulursunuz” demiş*.

Halbuki yerleşik sıralamayı sorgulamadan benimsemeye, aklı baş köşeye oturtup bedene onun hizmetkarı muamelesi yapmaya ne kadar alışığız. Kurgularda yaşayıp gitmeye, bunun fiziksel yansımalarından kopuk olmaya.

Ne ki beden? Açlıklarını doyurmaya bakarken haz da veren, evet ama buna ne kadar değdiğini dönüp dönüp sorguladığımız, zorbalık ya da cazibenin silahı olarak kullandığımız, ilgimizi allayıp pullamak, olmadı şöyle ya da böyle şımartmakla sınırladığımız, sürekli başkalarınınkiyle kıyaslayıp sonucundan hiç hoşnut olmadığımız, süsleme faslı geride kaldığında dikkatimizi bu kez sağlık sorunlarıyla çekmeye başlarken yine mutsuzluk kaynağı gördüğümüz ikincil bir şey.

Hayat, hakikat kafalarımızda, değil mi?

Öyle mi? Yoksa gerçek bildiğimiz aslında tavşanın suyunun suyu mu?

Yaşama bedenimizle değiyor da pek çok düşüncemizi hiç farkında olmadan bedensel hislere, doğrudan algıya dayandırıyor olabilir miyiz? Beden ve cevapları, uydurup uydurup birbirine eklediğimiz, uzayıp giderken ayağımıza dolanan, nefesimizi kesen hikayelerimizi dizdiğimiz ip, süreklilik olabilir mi?

Peki. Bir de tersini deneyelim, bakalım neler oluyor.

Bedeni araç bilmeyi bırakalım, başlı başına bir olgu, algı olarak kulak verelim.
Bir örnek: Sabırsızlık.

Diyelim tıkalı bir trafikteyim ya da birinin seksen sekizinci kere anlattığı hikayeyi dinliyorum.

Sıkışıyor, daralıyorum. Hal sürdükçe öfkeleniyorum, kan beynime sıçrıyor ama ya kımıldayamıyor ya da patlıyorum.

Bütün bu sürede dikkatim, tepki verdiğimde.

Bedene kulak vermek, odağı tepki konusundan tepkinin kendisine çevirmek demek.

Beni çileden çıkaranın maruz kaldığım olay değil, buna tepkim olduğunu görmek.

İşte o vakit bütün hikaye değişiyor. Koşulun çaresiz kurbanı olmaktan çıkıyorum. Hop oturup hop kalkmanın yerini uyanan bir ilgiyle bu şeyi, tepkiyi onun ipinde oynamadan izlemek alıyor. Normalde bir dürtü üzerine kat kat eklediğim kurgu (bu memleketin hali, insanların dayanılmaz sıkıcılığı, kaçma dürtüsü, kaçamayacak olmanın çaresizliği, bütün bunların çağrıştırdıkları, yeni örgüler, ilave çaresizlik) dağılıp gidiyor.

Yalın bir olguyla başbaşayım şimdi: Bedenim hop dedi. Der ya, bunu aklımdan bilip uzattıkça uzatmak yerine sakin olup beklersem kalktığı gibi oturur.

Doğrulamalar, haklılık, daha nice akıl yürütmeyi bir yana bırakıp bunları ateşleyen tepkiye baktığımda Campbell’in işaret ettiği hiyerarşiyi anlıyorum.

-------

* Ben bilinç yerine zihin demeyi tercih ederdim. Kendi haline bırakılmış sıradan aklın çayıra salınmış, rastgele, kaprisli, koşullanmış, kısıtlı hali. Sözün aslı şöyle: “You see, consciousness thinks it’s running the shop. But it’s a secondary organ of a total human being, and it must not put itself in control. It must submit and serve the humanity of the body. When it does put itself in control, you get a man like Darth Vader in Star Wars.”