5 Nisan 2014 Cumartesi

KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN

Ferzan Özpetek’in anlatımı hoşuma gidiyor. Yüzleri çizgi romansı, manga’msı öne çıkarışı (oyuncuları sıkça dükkanların önüne konulan gerçek boyutlu karton insanlar gibi algıladım). Renkler ve hareketle oynayışı. Vurguları. Ve öykü akışı. Dram, trajedi dahil, sıradan bir hikayeyi insanı güldürürken (o İtalyan usulü aile curcunası, insan ilişkileri..) birden gidip iliğine dokunan kuşatıcı bir yelpazede anlatıp şemsiye sapı biçimli yarım bir U dönüşüyle bitirmiş.

.

1 Nisan 2014 Salı

KÖR NOKTA

Biz ve onlar.

İçine doğduğumuz toplumsal ortamın bakışı, değerleri, tepkileriyle yoğrulmuş Biz.

Ve kültür çemberimizin dışında kalmış ötekiler.

Oyunu iki torba erzak ile bir çuval kömüre satıyor dediklerimiz. Bölücü bunlar, terörist dediklerimiz. Başı örtülüyse kafası çalışmıyordur, çalışıyorsa da kötüye çalışıyordur dediklerimiz. Yargılarımızla bile görüş alanımızda yer tutmayan nice diğeri.

Nasıl olur da ortalığa dökülmüş bunca pisliğe, yolsuzluğa, haksızlığa bakmaz, aynı partiye oy verirler, havsalamız almazken açıklamasını tabii canım, koyun bunlar, Aziz Nesin haklıydı, adam olmuyorlar, olmayacaklar tekrarında aradıklarımız.

Görüşümüzün keskinliğinin, doğrularımızın mutlaklığının, burnumuzun biçimi, dünyanın dönüşü kadar doğa yasası hükmünde ve değişimden muaf olduğundan ne kadar da eminiz.

Gitmesek de, görmesek de, uzaklarda olsa da elbette bizim köyümüzde, köylerimizde olan bitene nasıl baktık? Neyin ardından baktık? Ne gördük? Gördüğümüz tavrımızı nasıl değiştirdi?

Akan onca kan ile yaşanan acının bizim olan şehitlerimizle yakınlarına düşen yarısına göz ucuyla bakarken kalanı, bütünüyle ne yaptık misal?

Resmi kurgu, seçtiğimiz gazeteler, maruz kaldığımız diğer medya ve olduğu gibi tekrarladıklarımız dışına çıkıp ucu açık sorular sorduk mu? Tıkandığımız yerde “dış güçlerin oyunu”ndan öte söyleyebilecek şeyimiz oldu mu?

Yolsuzluğa gitmesine kahrolduğumuz milyarlarca doların kanla bir olup oluk gibi aktığı en kronik iltihap, sorunları hep aynı şekilde koyup hiçbir zaman çözememiş partilere gidip gidip oy vermemize engel oldu mu?

Dirliğimiz düzenimizden ötesini ne kadar düşündük?

Oysa bizim oyumuz elbette dağdaki çobanınkiyle bir olamazdı değil mi?

Dolarların ayakkabı kutularına istiflenmesiyle çileden çıkarken birlikte yaşamayı bir türlü becerememenin çözümü olarak silahlara akıtılmasına ne kadar aldırdık?

Birlikte yaşamaktan ne anladık? Ayağımıza dolanmadıkça, hadlerini bilip bizim onlara çizdiğimiz çerçevenin içinde kaldıkça ötekilere lütfedeceğimiz tahammül müydü? Ben başkayım demeyi kendimiz kadar onlara da hak gördük mü?

Ne oldu bunca sahiplendiğimiz uygarlıktan anladığımız? Görünürde Batıya benzemenin derinine ne kadar inebildik?

Vicdanımızı Ata’mızın kemiklerini sızlatmaktan başka neler rahatsız edebildi?

Şimdi nasıl yaşayacağımız, hangi kimliğe bürüneceğimiz en kabul edemeyeceğimiz şekilde dayatılırken duyduğumuz öfke içinde dayatmanın ne adına yapılırsa yapılsın dayatma olduğunun ne kadar farkındayız?

Çember burasından kırılmadıkça sarkaçtan kurtuluş olmadığının?

Özdeşleştiklerimizin, inançlarımızın, doğru bildiklerimizin kör noktasında neler kaldığını ne kadar merak ediyoruz?

Başımızdakiler uzaydan gelmediyse aynı topraklardan bitişimiz elim bir kaza, dış güçlerin oyunu ya da savunma zafiyetinden başka bir nedene dayanıyor olabilir mi?

Eleştiriye, daha yakıcısı özeleştiriye ne kadar açılacağız?


Açılacak mıyız?

.

26 Mart 2014 Çarşamba

VADİDE

Gittiğim yerden uzak olmamalıydı. “Dikmen vadisi ne tarafta?” Evine girerken yakaladığım adam alışveriş torbalarını yere bırakıp tarif etti.



Blokların arasından kıvrılıp kılcallaşan toprak bir yola çıktım. Kıyısındaki gecekondunun önüne on on beş çöp ayıklama arabası dizilmiş. Geri dönecekken arabaların başındaki adam “Geç teyze!” dedi (Teyze!) “Yol aşağı çıkar.”



Aralarda tek tük gecekondu ile inişli yokuşlu dalgalanan bir arazide blok apartmanlar ormanı. Kimi site, hayli pahalı olduğu belli. Duvarların ötesi bakımlı. Berisi ise çoğunlukla asfalt yol. Aşağı doğru tek tarafta kaldırım bile var. Yürüdüğüm tarafsa dar bir şarampole bitişiyor.



Apartmanlar apartmanlar. Kuruldukları çıplak yamaçlar sonra. Ara ara ağaçlarda baharlar patlamış. Mor, pembe, beyaz. Ağaçtan da çok minare. İnişe geçmeden gözümü sık sık kaldırıp kuzeye, çanağın ta karşısına çeviriyordum. Görüntü orada da farklı değil ama bakış hiç değilse iki blok arasına sıkışmadan daha öteye uzanabiliyor.



İnişte sadece bloklar var ve aralarında kıvrılan yol.



Bir dönüş daha ve dedikleri köprülerle vadi yanımda belirdi. Dar, uzun. Derin kırışıklı bir erkek yüzündeki bıçak yarası gibi.



Köprüden geçip aşağı indim.

Çok tenhaydı. Tuhaf bir ıssızlık.



Yürüdüm. Bayağı koyu duygu tonu da yanımdan. Serin rüzgarın ıslığı. Hoş. Rögarlardan sızan lağım kokusu. Nahoş. Kuşlar. Hoş. Bedenimin hareketi. Ne hoş ne nahoş.



Karşıma koca bir adam çıktı. Heykel. Kimlerdenmiş diye baktım. Türkmen şair Mahmutkulu Firaki. Peki.





Vadi, rüzgarın ıslığı için ayarında bükülmüş bir dudak gibi. Bir banka oturup dinledim.




Karşı uçtan tırmanıp çıktım.





Koyu duygu tonunu kağıt külah gibi büküp vadiye fırlattım. Issız bir köşede görünmeyen müşterilerini bekleyen bir taksiye atladım. 


.